24 Ekim 2018 Çarşamba

Çocuklarımın Anası

Düğünümüze gelen eş ve dostun “Allah başa kadar sürdürsün ve aynı yastıkta kocayın” temennileri gereğince 1988 yılında aynı yastığa baş koyduğumuz evliliğimizin üzerinden bugün itibariyle bir otuz yıl geçmiş. Dile kolay! Çeyrek asırdan bir beş sene daha fazla! Yarım asra doğru yol alıyoruz.

İki yabancı idik, dinin yarısı denen evliliğimizle bir araya geldik. Bir aile olduk. Zaman zaman birbirimizi üzdük, kırdık, sevindik; üzüntü ve mutluluğumuzu paylaştık tıpkı ekmeğimizi paylaştığımız gibi. Kol kırıldı, yen içerisinde kaldı. Evimizi ev, eşimizi eş bildik. Gözümüzü birbirimizde açtık. Temennimiz aynı evde, aynı yastıkta kocamak ve kimseye yük olmadan bu dünyayı terki diyar eylemek. Zira pamuk ipliğine bağlı değil evliliğimiz.

Öğrenci iken başlamıştı evliliğimiz. Yokluk en büyük imtihanımızdı. Okulum bitinceye kadar şu iş, bu iş demeden öğrencilikten arta kalan zamanlarda bulabildiğim en iyi işim vasıfsız bir işçi olarak inşaatlarda çalışmak oldu. Kendi kendimize yettik. Zira ayağımızı yorganımıza göre uzattık, aza kanaat getirdik.

Ben baba, eşim de anne olma duygusunu evliliğin 9.ayında tattık. Biz onu büyütelim derken “Bu işi toptan halletseniz daha iyi olur” dercesine ilk çocuğun ardından ikizlerimiz oldu iki buçuk yıl içerisinde. “Nasıl bakacaksınız” diyenlere aldırış etmeden büyüdüler. Bugün en büyüğü 29, ardından gelen ortancalar 27 yaşında. Ortanca diyorum, ikiz ağabeylerinden 12 yıl sonra kambersiz düğün olmaz diyerek evin en küçüğü de geldi. O da büyüdü, boylandı, hepsini bastırdı. Lise 3’de okuyor şimdi.

Büyüdüler ama anneleri de onlarla beraber büyüdü. Özellikle ilkin bakıma muhtaç olduğu bir durumda ardından gelen ikizlerle beraber üçüz büyüttük dense yeridir. Bunu annelerine sormak lazım. Şimdiki gibi hazır bez ya yok, ya da çok lüks idi. Varsa da biz bilmiyorduk. Zira evimize girmedi. Anneleri üçüne birden bez hazır etmek ve bağlamak için durmadan bez yıkadı durdu banyoda her gün. Yemek yeme zamanları gelinceye kadar en büyük gıdaları sütle veya suyla karıştırılarak yapılmış pirinç unu idi. İlk üç Amerikan bezi ve pirinç unu ile büyürken küçükleri bunlardan mahrum kaldı. O hazır bez gördü ve mama ile beslendi. Anlayacağınız sona kalan dona kalmadı. Hazıra kondu, hazır büyüdü. İlk üçe kıyafet alırken birkaç sene giysinler diye bol ve uzunca aldık. Dediğimiz gibi kıyafet ihtiyacı olmadan yıllarca giydiler. Ama sonuncu ağabeylerinin hıncını aldı benden. Masrafsa masraf! Çünkü son tekne kazıntısı tam vücuduna göre aldı hep. Giydiği mevsimlik oldu neredeyse. Zira boylandıkça kilo aldıkça yenisini aldık. İlk üçü bez, pirinç unu ve bol elbise derken bedavaya geldi.

Birken iki, ikiyken üç, üçken beş, sonra altı kişi olmuştuk. Kalabalık bir aile idik artık! Zaman geldi kalabalık aileyi dağıtmaya başladık. Çünkü işlerini aldıktan sonra dinlerinin yarılarını tamamlamaları gerekiyordu. Önce 2014 yılında ilk göz ağrımız, 2017 yılında da ikizlerimiz evlenerek -sanki kız çıkarır gibi- evden uçup gittiler. İlkinden ilk torunumuz dünyaya geldi 2015 yılında. İlk çocuğumuz ve gelinimiz tıpkı bizim 1989’da tattığımız babalık ve annelik duygusunu tattılar. Böylece eşim babaanne, ben de dede oldum bu arada.

Bu yaştan sonra karı-koca olarak en büyük isteğimiz çocuklarımızın ve eşlerinin de babalık ve annelik duygularını tatmaları. En büyük dileğimiz onların evliliklerinin de tıpkı bizim evliliğimiz gibi uzun ömürlü, huzurlu ve mutlu, hayırlı ve bereketli olması. Mutluluk ve üzüntülerini paylaşmaları, bir yastıkta kocamaları! Asrımızın hastalığı diyebileceğimiz pamuk ipliğine bağlı evliliklere inat evliliklerini ömürleriyle taçlandırmaları. Darısı 4 numaramız tekne kazıntısına!

30.evlilik yılına mahsus ne mi yaptım? Lahmacun ile ucuzundan hallettim bu işi. 

Nice yıllara inşallah hem bana, hem de çocuklarımın anasına!

Güçlü Yarınlar İçin 2023 Eğitim Vizyonu ***


---Eğitim ve öğretimle ilgili 3 yıllık yol haritası diyebileceğimiz 2023 eğitim vizyonu nihayet açıklandı.
---Başlığı bile çarpıcı: “Güçlü Yarınlar İçin 2023 Eğitim Vizyonu.”
---Açıklanan bu vizyon hakkında ne dersin?
---Öncelikle şunu söyleyebilirim. Sayın Bakan geldiği andan itibaren önümüzdeki üç yılın bir yol haritasını belirlemek için kamuoyundan biraz süre istemişti. Bu zaman zarfında “Bir milyon öğretmen, bir milyon fikir” başlığı adı altında öğretmen camiasından eğitim ve öğretimin problemleri ve çözüm önerileri ile ilgili fikirlerini aldı. Sadece öğretmenlerle yetinmedi; tüm kamuoyundan görüş istedi. Eğitimin iç ve dış paydaşlarını bu sürece dahil etmesi güzel her şeyden önce.
--- Açıklamanın ardından gelen yorumlar “Hep -cek, -cak ile dolu” şeklinde.
---“cek, cak” ile alıp veremediğimiz nedir? Önümüzdeki üç yılı kapsayan bir yol haritası açıklanan. Elbette -cek, -cak olacak. Başka türlü nasıl açıklanır? Adı üzerinde bir plan ve program ortaya konmuş. Merak ediyorum mişli zaman kipi olan -miş mi diyecekti? Burada kısa bir zaman zarfı içerisinde bir emek sarf edilmiş. İlgili-ilgisiz herkesten alınan görüşler okunduktan sonra 140 sayfalık bir vizyon belgesi hazırlanmış ve bir irade ortaya konmuştur. Her şeyden önce verilen emeğe saygı gösterilmesi gerekir.
---İçerik hakkında görüşün nedir?
---İçerik hakkında konuşabilmek için 140 sayfayı bir iyi okumak lazım. Yalnız ilk etapta açıklanan bu eğitim vizyonunu –beklentilerin altında olsa da- genel hatlarıyla olumlu buluyorum. “Müfredatın yeniden düzenlenmesi, zorunlu ders saati ve çeşitlerinin azaltılması… Sözleşmeli öğretmenlerin görev süresinin 3+1 yıla indirilmesi, okul yöneticilerinin; yetki ve sorumluluklarının artırılması, özlük haklarının iyileştirilmesi, yönetici atamada ehliyet ve liyakatın esas alınacak olması… Okullara bütçe verilecek olması… İlkokullarda not yerine beceri temelli değerlendirme yapılacak olması, liselerde ders saatlerinin yarıya yakın azalacak olması, alan seçiminin 9.sınıftan itibaren başlatılması, mesleki eğitime önem atfedilmesi, farklı meslek liselerinin açılacak olması” gibi maddeler kulağa hoş geliyor.
---Peki başarılı olabilecek mi? Ortaya konan plan ve program üç yıl içerisinde sonuç verir mi?
---Eğitim ve öğretim uzun soluklu bir maratondur. Bugünden yarına bir sonuç vermesi mümkün değil. Burada takdir edilmesi gereken ortaya konan iradedir. Ben bu iradede bir iyi niyet görüyorum. Halihazırda birçok şey genel hatlarıyla soyut şekilde ifade edilmiş. Altı dolduruldukça ve uygulandıkça eğitim vizyonunun başarılı olup olmadığı görülecektir.
---Siyasi irade Bakan’ın ardında duracak mı?
---Bakan, hazırlamış olduğu eğitim vizyonunu sunarken siyasi iradenin orada olması, birlikte açıklama yapmaları desteğin olduğunu gösteriyor. Hem de devlet desteği!
---Okullara nasıl bütçe ayrılacak? Ülkenin mali durumu belli!
---Hazine Bakanı “Mesele eğitimse biz her türlü kaynağı buluruz. Hiç merak etmeyin” demiş.
---Bakan’ı nasıl buldun? Sence başarılı mı?
---Ne yapacaksın, Bakan’ı iyi bulmadım desem beni Bakan mı yapacaksın?
---Yok öylesine sordum.
---Sayın Bakan konuşmasına başlarken “Bana çantadan tavşan çıkaracakmış gibi bakmazsanız sevinirim…bu işi birlikte başaracağız” dedi. Şu cümlesi bile Bakan’ın neyi hedeflediğini gösteriyor: “Bizim bir gayemiz, amacımız var ve bu amacımız göz aydınlığımız olan çocuklarımızı geleceğin dünyasına hazırlamak, mana ve maddeyi kuşatan çift kanatlı bir perspektiften hareket etmek, bizden ama bizden farklı olan çocuklar yetiştirmek. Burası da önemli çünkü bizim gibi olduklarında zaten gelecek tasavvurlarını da kısıtlamış oluyoruz.” Açıkçası Bakan ne yapmak istediğini biliyor, ev ödevine iyi hazırlanmış. İyi bir liderlik özelliği sergiliyor. Bilgi ve donanımıyla birlikte samimiyet ve tevazuunu da ortaya koyuyor. Tüm bu hazırlık ve iyi niyetlerin boşa gitmemesi için eğitimin iç ve dış paydaşlarının aynı iyi niyeti taşımaları, sorumluluklarını üstlenmeleri ve verilen/verilecek ev ödevlerine iyi hazırlanmaları gerekiyor. Yoksa plan ve hedeflenen amaçlar kadük kalır, ölü doğar.
---Ne diyelim, hayırlı olsun 2023 Eğitim Vizyonumuz!

*** 25/10/2018 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

21 Ekim 2018 Pazar

Burnumuza Gelen Kokuları ancak Kral Giderir *

Günlerdir Suud Konsolosluğunda kaybolan Suudlu Gazeteci Cemal Kaşıkçı ile yatıp kalkıyor bizim basın. TV’ler ilk haberlerini merhum gazeteci ile başlatıyor. Merhum diyorum nihayet 18 gün sonrasında Suud Hanedanı “Konsoloslukta çıkan bir arbede sonucu Kaşıkçı’nın öldüğünü” duyurdu tüm dünyaya. Daha doğrusu dünyaya lütuf bahşetti.

Suud'un bu lütuf bağışlaması dünya kamuoyunda bıyık altında gülüşmelere sebebiyet verirken Mısır, BAE, Yemen, Filistin, Cibuti, Ürdün, Bahreyn ve Arap Birliği açıklamayı yeterli görüp destek açıklaması yaptı. Bozacının şahidi şıracı misali Suud'un yanında yer aldıklarını söyleyen bu ülkeler, nasıl ikna olduklarını dünyaya bir açıklasalar çok iyi olacak. Bir açıklama yaparken adaletten ne anladıklarını da bir zahmet açıklasalar dünyayı büyük bir dertten kurtarmış olacaklar.

Son yazısında Arap ülkelerinde fikir hürriyeti yok, en özgürü Tunus diyen yazar bu topraklarda fikir hürriyetinin olmadığını bedeniyle ödedi. Bundan sonra Ortadoğu’da biri devletine rağmen bir fikir serdetmeye kalkarsa akıbetim Kaşıkçı gibi olur şeklinde düşünmesinde fayda var. Fikrini izhar edecekse kellesini koltuğuna almalı. 

Kaşıkçı muhalif olmasının, devletine rağmen olaylara eleştirel yaklaşmasının bedelini bedeniyle ödedi. Ödedi ama orta yerde ceset yok. Adam sırra kadem bastı. Olan da bizim Türk polisine ve savcımıza oldu. Günlerdir Kaşıkçı ile ilgili ne olduğu üzerine inceleme yapan; delil toplayan polis, tanıkları dinleyen savcı şimdi de cesedi arıyor. Nereye baksalar ceset yok.

Cesedin nerede olduğunu en iyi Suudî yetkililer biliyor ama açıklamıyorlar maalesef. Suudi yetkililer dünya kamuoyuna bir lütuf daha bahşetseler de polisimizi, savcımızı ve devlet yetkililerini bu dertten bir kurtarsalar. 

Suud yetkililerinin bu gizemli aymaz tavrını görünce aklıma bir hikaye geldi. Hikayeyi anlatmaya çalışacağım izninizle. Köyde oturan yeğen şehirde oturan amcasını ziyarete gelir. Yatma vakti gelir. Herkes odasına çekilir. Gece yeğenin tuvalet ihtiyacı gelir, fakat bunu söyleyemez ve kendisine tahsis edilen odanın dışına çıkamaz. Ne yapayım, ne edeyim derken yeğen güç-bela da olsa odada büyük çişini yapar. Rahatladı rahatlamaya ama orta yerde bir vukuat var. Bunu ne yapacaktı? Sonunda akıl eder, kakasını pencerede duran çiçek saksısının içine doldurur ve üzerini toprakla örter. Ertesi gün kendisi için yaptıklarından dolayı amcasına teşekkür ederek ayrılır yeğen.

Yeğen gitmiştir ama evde bir koku var. Amca evdeki kokuya bir türlü çözüm bulamaz. Evden olsa gerek deyip kaç defa oturduğu evi değiştirir. Ama nedense ev değişiklikleri evde var olan kokuyu gideremez.

Sonunda amca yeğenini aramış son çare olarak. “Yeğenim! Kaçtır ev değiştirip duruyorum ama evdeki koku bir türlü gitmedi. Gel Allah’ının aşkına şu pisliği nereye gömdün bir söyle” der. Yeğen suç aletini çiçek saksısının içine gizlediğini nihayet amcasına söyler ve amca da çiçek saksısını çöpe atarak hem kokudan hem tekrar tekrar ev taşımaktan ve sürekli kara kara düşünmekten kurtulur.

Kaşıkçı olayının üzerinden yazıyı yazdığım bugün itibariyle 20 gün geçti. Hala burnumuza pis kokular gelmeye devam ediyor. Olayın üzerindeki sır perdesi hala kalkmadı ve düğüm çözülemedi. Şükür ki 18.günde öldürüldüğünü öğrendik. Açıklamanın arkası gelmediği için biz hala saksının içine saklanan ve etrafı kokutan suç aletini arar gibi Kaşıkçı’nın naşını arıyoruz. Biz böyle aramaktansa tıpkı amcanın son çare yeğenini aradığı gibi Suud Kralı'nı veya Veliaht Prens'i arasak sanırım sorunu çözer, iyi bir oh çekeriz. Bence kesin çözüm bu! Çünkü Kral'ın tuzu kuru. Kokuyu o çekmiyor, biz çekiyoruz tıpkı yeğenin pisliğini yeğenin değil; amca ve ev halkının çektiği gibi. 

* 24/10/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.