13 Mayıs 2018 Pazar

İftar Sofralarımız Sosyal Medyada Arzıendam Etmesin! ***

Ramazan oruç, ayı olduğu kadar aynı zamanda berekettir, piyasanın hareketlenmesidir, sofraların şenlenmesidir, eş ve dostun evlerde ağırlanmasıdır. Oruçla birlikte ibadete daha fazla zamanın ayrıldığı bir aydır. Yine iftar davetleri ramazan akşamlarının olmazsa olmazıdır. Zira bizim geleneğimizde misafir ağırlamak ve onlara izzet ve ikramda bulunmak vardır. Bu yazımda geçmişte iftar sofralarıyla ilgili yaptığımız bazı hususlara değinmek istiyorum.

İftar davetlerimiz kendi aramızda dönüp dolaşmaktadır. Maalesef aramıza fakir ve gurebayı almıyoruz. Ben sana, sen bana gelmeye devam ediyoruz. Davetin maksadı bu olmasa gerektir.

Kişiler iftar verirken son yıllarda kamu kurum/kuruluşları ve devlet erkanımız da iftar verir oldu. Sofrada da üst tabakanın veya elit tabakanın olduğunu görüyoruz. İftar sofrasını, sorumlu makamda olanlar kendi ceplerinden karşılıyorlarsa keselerine bereket, geçmişlerinin ruhuna Fatiha diyorum. Ama bunu devletin kesesinden yapıyorlarsa bu işe kalkışmadan önce bir defa daha düşünmelerini öneririm kendilerine. Zira devlet imkanlarını belli bir kesime ikramda bulunma gibi bir vazifelerinin olduğunu sanmıyorum. Bonkör ve cömertliklerini ellerini kendi ceplerine atmak suretiyle göstermelerini istiyorum.

Çoğunun borç batağında olduğuna inandığım belediyelerimizin mahalle mahalle dolaşıp her akşam bir yerde bölge sakinlerine iftar programı düzenlemesine sıcak bakmıyorum. Zira iftar için yaptıkları masrafı asli görevlerine harcarlarsa hizmetten tüm vatandaşlar faydalanmış olur. Yeterli miktarda paraları varsa şayet, ihale vb yollarla esnafa yaptıkları borçlarını zamanında ödemelerinde fayda vardır. Öncelik borçlarını ödemek olursa bize en güzel iftarı vermiş olurlar.

Gönüllü üyeler ve vatandaşların yardımıyla ayakta duran vakıf, dernek ve zorunlu üye aidatları ile görev icra eden STK’ların iftar daveti düzenlemede gerekli hassasiyeti göstermesinde fayda vardır. İftar daveti düzenleyecek kadar paranız varsa öncelikle üyelerinizin veya yardıma muhtaç kişilerin ihtiyaçlarını gidermenizde fayda vardır. Eğer dernek, vakıf, meslek kuruluşu, oda veya STK’ların düzenlediği iftarı bir sponsor vasıtasıyla yapıyorlarsa bunu özellikle davetlilere belirtmelerinde yarar görüyorum.

Kamu veya amme adına iş yapanlar, biz hikmetini bilmesek de iftar programı deruhte ettiler, herkesi davet edemeyeceklerine göre sınırlı sayıda bir davetli grubunu davet ettiler, bu daveti ölümsüz kılmak için fotoğraf da çektiler diyelim. Bu davet görüntüsünü davet sahibi veya davete icabet edenler sosyal medyada paylaşmasa, özellerinde kalsa nasıl olur? Bence fena olmaz, çok da iyi olur diyorum. Çünkü davete çağırılmadığı için gönül koyanlar, hatta canı çekenler olabilir. Çünkü yer mükemmel, sofra da mükellef bir sofraya benziyor. Hatta içlerinden bazıları kimin yemeğini kime yediriyor, bir de caka satıyorlar diyebilir.

Yahu bu ramazanda böyle kötü düşünceye sahip olanlar olabilir mi diye düşünebilir içinizden bazıları. Toplumda az da olsa benim gibi kötü düşünceye sahip olanlar, iftira atanlar veya gıybet edenler çıkabiliyor. Bunların ağzını büzemezsiniz. Her şeye rağmen biz davet vereceğiz diyenler davetlerini gizlerlerse, fotoğraf karesiyle ölümsüzleştirmeseler ve bunu sosyal medyada paylaşmasalar çok daha iyi etmiş olurlar.

** 15/05/2018 tarihinde Barbaros ULU ismiyle Yeni Haber gazetesinde yayımlanmıştır.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

Kaderi Suçlamayı Bırakalım Artık! *

Toplumda ne zaman bir doğal afet olsa veya suç işlense, insanımızın yolu cezaevine düşse olayın niçin olduğunu incelemeden hemen “kader…kader kurbanı…kader mahkumu…demek ki kaderi böyleymiş…insan kaderini değiştiremiyor…Allah böyle yazmış…ne kötü kaderin varmış…” sözlerini çokça duyarız. Bu bakış açısı suçu kadere yıkmak ve insanı temize çıkarmaktır. Yani bu işte benim suçum yok, eğer suçlu arıyorsanız suç kaderimdedir, beni değil; kaderimi suçlayın demektir. İnsanın yaptıklarına kılıf bulmasıdır.

Allah evreni yaratırken üç çeşit yasa yaratmıştır. Bunlar: Fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasalardır. Gece ve gündüzün meydana gelmesi, yağmurun yağması, doğa olayları, mevsimlerin oluşması, Güneş’in doğup batması vs birer fiziksel yasadır. Bunlar yaratılırken kendisine ne görev verilmişse aynıyla vuku bulur, insanın dahli yoktur. Canlıların doğumu, gelişmesi ve ölümü ise biyolojik yasalara örnektir. Bu yasa da Allah’ın evreni yaratırken koyduğu ölçü çerçevesinde meydana gelir. Toplumsal yasa ise toplumun oluşum, gelişim, değişim ve çözülmesiyle ilgilidir. İnsanı ve hayatı ele alır. Buna da örnek verecek olursak: Gelir dağılımının adil olmadığı toplumlarda toplumsal barış bozulur, işsizlik ve kuraklığın olduğu yerde göç başlar…gibi. Yine Allah Kur’an’da eski kavimlerin yaptıklarını misal olarak verir: Onlar böyle böyle yapmışlar ve başlarına şunlar gelmiştir. Eğer siz de onlar gibi yaparsanız aynı akıbet sizi bekliyor, demek suretiyle toplumsal yasaya işaret etmektedir.

Her üç yasada da sebep-sonuç ilişkisi vardır ve evrenseldir. Fiziksel yasalarda insanın dahli yoktur. Fakat insanın çevreye verdiği zararlardan dolayı iklim değişiklikleri, küresel ısınma, ozon tabakasının incelmesi ve delinmesi gibi durumlar ortaya çıkabilmektedir. Canlıların GDO’su ile oynamak suretiyle elde edilen ürünler, insanın veya canlıların gelişimine olumsuz katkı sağlaması biyolojik yasalarda da bir değişikliğe sebebiyet verebilir. İnsanın özgür iradesiyle yaptığı şeylerle oluşan toplumsal yasalar da değişmezdir. Mesela Allah, “Bir toplum kendini değiştirmediği müddetçe Allah hiçbir toplumu değiştirmez” buyurarak Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsınız demektedir.

Kader; ölçü, plan, düzen, denge ve program demektir. Yani kaderden anlamamız gereken “Allah’ın evreni yaratırken bir plan ve ölçü çerçevesinde koyduğu kurallar bütünü” diyebiliriz. Yani yukarıda anlatmaya çalıştığım üç yasa kaderin ta kendisidir. Allah, “Ben evreni yaratırken bir ölçü koydum, bu düzen demektir. Siz de hayatınızı bir düzene koyun, bir plan ve program çerçevesinde hareket edin” demek istiyor. Yine Allah, “İnsanoğlunun başına gelenler kendi yapıp ettiklerinden demektedir. Kaderden anlamamız gereken budur. Durum bu iken depremde binamız yıkılır; kader deriz, maden ocağında göçük meydana gelir; kaderden kaçılmaz deriz, hız kurallarına uymadan ölümüne araç sürer, kaza yaparız; kader deriz. Evet depremlerin olması, maden ocaklarında göçüğün meydana gelmesi bir doğa olayı yani fiziksel yasanın bir gereğidir. Binanın yıkılması ve altında insanların kalması depreme dayanıklı ev yapmayışımızdandır. Yani insan eli değiyor burada. Öldüren deprem değil, çürük binalarımızdır. Allah, “Sağlam bina yapmazsanız o yaptığınız binanın altında kalırsınız” ölçüsünü koyuyor.

İnsanoğlu adam öldürür, hırsızlık yapar, cinsel istismarda bulunur, terör eylemlerine vs katılır…Bunların hepsi insanın özgür iradesiyle yaptıkları şeylerdir. Bu ve benzeri suçlarla hapishaneleri dolduran insanlara anlaşmışçasına kader mahkumu, kader kurbanı diyoruz. Allah’tan korkalım böyle derken. Suçu kadere yükleyen kader inancımız öbür dünyada yakamıza yapışır. Kimse yaptığı veya işlediği suçun cezasını kadere yüklemesin. Böyle diyenlere kader kadar başınıza taş düşsün diyesim geliyor. Hele kader kurbanı diye suç işleyen insanları hapisten kurtarmak için genel af ilan etmek veya bunu dillendirmek hakkaniyete uymaz. Suçlu mutlaka cezasını çekmelidir. Eğer suçlu affedilecek ise mağdur tarafların izni olmadan devletin affetme yetkisi yoktur, Meclisin de buna alet olmaması gerekir. Özellikle sorumluluk makamında olanların genel af veya kısmi af gibi sözleri ağzına bile almamalıdır.

Bazıları “Kaderimiz değişir mi” şeklinde soru sorar. Mübarek kaderini biliyor musun ki değişir mi diye soruyorsun. Kader dediğimiz şey, kendi yapıp ettiklerimizdir. Lütfen yaptığımız şeylerden dolayı kaderin arkasına sığınmayalım. İşe ilk önce günümüzde yaygın olan yanlış kader anlayışımızı düzeltmekle başlarsak taşlar yerli yerine oturur; hayatımız düzene girer, yaptığımız ve yapacağımız şeyler için tedbirler alırız.

*14/05/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Aymazlığın Böylesi

İki yazılı kağıdı da aynı öğrenciye ait. İki sınavda da adını soyadını yazmasını istediğim yere adını yazmamış, arka tarafta kağıdın üst kısmına yazmış. Benim istediğim adı soyadı kısmına ise ilk kâğıtta "Arkada yazıyor" yazmış.
Haberim olunca gönülsüz de olsa adını ve soyadını yazdırdım. İkinci sınavda yine istemediğim yere adını ve soyadını yazmış, benim istediğim yere "Arkada bi daha yazmam" yazmış. Üstelik bu sefer hem kodlamayı, hem de ad ve soyadı ve notu tükenmez kalemle yazmış. Olur ya öğretmen görür de yine sildirmeye kalkar diye. 

Bu, nasıl bir öğrenci? Nasıl bir psikoloji? İnatla bildiğini okuyarak burnunun dikine gidiyor. Siz öğretmen olsanız bu öğrenciye adı ve soyadı dahil bir şey öğretebilir miydiniz? Bu arada bu öğrencimiz 8.sınıf. Yine bu öğrenci, okulun yaptığı bir kazanım kavrama testinde adı soyadı kısmına Ata Demirel diye yazmış ve kodlamış. Görünce yine sildirip kendi adını yazdırdım. 

Bakanlık performans sistemini buzdolabına kaldırmasaydı bu öğrenci sene sonunda bana puan verip beni değerlendirecekti. Var mı içinizde ben öğretmen olsaydım bu öğrenciyi şöyle yola getirirdim diyeniniz? Yoksa özel bir öğrenciyle karşı karşıyayım da ben mi farkında değilim? Üşengeçlik, inat, aymazlık, rahatına düşkünlük, öğrenmemek için direnme...hepsi var kanımca.

İşin garibi bu öğrenci boş kağıt da verse, bütün kodlamayı yanlış da yapsa buna vereceğim en düşük puan 45'dir. Çünkü kaynaştırma öğrencisi. Yani ramdan kaynaştırma öğretimi yapılacak raporu verilmiş. Merak ettiğim böyle bir rapor nasıl verilir?