3 Ocak 2018 Çarşamba

Görgüsüzlük parayla mı sanki?

El kartıma para yüklemek için çarşıdaki bir gişenin önüne geldim. Önümde para yükleyen bir hanımefendi vardı. Ardında sıraya girerek beklemeye koyuldum. Kadın işini bitirdikten sonra ayrılırken yan taraftan gelen biri, sıra bekleyen beni hiç iplemeden gişedeki görevliye el kart ve 2-3 lira bozuk para uzattı. "Delikanlı, sıranı bekler misin lütfen" dedim. Hafif bana bakar gibi yaptı. Hiç istifini bozmadı, tedirginlik de yaşamadı. Gişe görevlisi de, "Lütfen sıraya geçelim" demedi. O da sadece bana bakar gibi yaptı. Nihayet sıra bana geldi. Yükletip ayrıldım.

Sanırım gişedeki ve sıra bekleyen, beni hesaba katmadan işlerini halletmeye devam ettiler. Beni tren sanmış olmalılar ki ikaz etmeme rağmen istiflerini bozmadılar. Sadece bakmakla yetindiler. Dilden bile olsa "Pardon, beyefendi" deseler yine gam yemeyecektim.  'İşim acele' dense yine bir şey demeyecektim. Gözümün önünde cereyan eden bu olay, küçük olmaya küçük. Ama mide bulandıran cinsten.

Delikanlı, adı üzerinde kanı deli. Niye beklesin ki? Sonra benim gibi boş ve avare mi? Kim bilir genç, nereye gidip kiminle buluşacaktı? Sonra benim gibi yaşlılar yaşadıklarına şükretmeliler. Daha fazla ayakaltında dolaşıp gençlerimizi rahatsız etmemeliler.

Bazı gençleri görüyorum; nezaket, yardımseverlik, hak ve hukuka riayet etme yönünden hayran kalıyorum. Bazılarının kabalığını, hak ve hukuk tanımazlığını görünce günümüz kimlere kaldı? Bu ülke bunlarla nereye gider diyorum. Bu ikinci tip genç nesle, kendine Müslüman diyorum ben. Bunlar kendi işlerini çıkaran cinsler. Beklemeye tahammülleri yok. Kazara önlerinde dursan çiğneyip geçecekler. Şükür ki kendimi koruyabildim şimdilik.

İşin garibi zaman zaman bu şekilde kaynak yapanlara karşı bir tepkimiz de yok. Sadece içimizden terbiyesiz deyip geçip gidiyoruz. İçimizden biri bu şekil kaynak yapana karışsa uyardığına bin pişman olur. Çünkü bu durumda büyük çoğunluk sessiz kalınca işini çıkartan, kendine Müslüman tiplere gün doğuyor. Sıraya girip terbiyesizlik yapan, seninle mi tartışmayacak? Gerekirse haddini bildirir, ağzına geleni söyler. Maalesef toplumsal reflekslerimiz kayboluyor ve "Bu devirde işini çıkardığına bakacaksın" sözü ön plana çıkıyor.

İçinizden bu olay basit bir görgüsüzlük, hak ve hukuk çiğneme. Daha buna gelinceye kadar neler var neler diyebilirsiniz. Doğrudur. Fakat kalabalık ve kargaşanın olmadığı bir yerde bile bu şekilde göz göre göre hak çiğneyen hayat ve memat meselesi olan önemli konularda neler yapmaz neler!

Eskiden otobüse binileceğinde otobüs duraklarının önünde turnikeler vardı. İlk başta gelen turnikenin ilk başına geçer, sonradan gelen sıraya geçer, binerken de bir kargaşaya sebebiyet vermezdi. Şimdilerde göremiyorum bu turnikeleri. Nice önce kaldırıldı. Kaldırılması güzel. Çünkü kaldırımları daralttığı gibi çirkin bir görüntü de arz ediyordu. Fakat terbiyesini takınmamış, hak-hukuk nedir bilmeyen birkaç kendini bilmezin mide bulandırmaması için sıra olunması gereken kalabalık yerlerde sanırım yeniden turnikelere ihtiyaç var. Bu turnikeler ne zamana kadar devam etsin? Ne zaman ki birbirimizin hakkını gözetmeyi öğreninceye kadar. Baktık ki hala işimizi gördüğümüze bakıyoruz, gerekirse kıyamete kadar devam etsin. Zira hak, kendini bilene verilir. 03/01/2018 Ramazan YÜCE Konya



Umudun Adı: Piyango ***


Her yılbaşı yaklaşırken satışa çıkan piyango biletini almak için her yerde uzun kuyruklar oluşur. İçlerinde kadını, erkeği, genci ve ihtiyarı var.

Kuyruğu, kuyruktakiler bilir de hiç o tarakta bezi olmayan bir kişi görünce ne düşünür? Ya da çok önce yaşayıp ölmüş biri dünyada ne var ne yok diye öbür dünyadan kalkıp gelse kuyruğu, kıtlık ve yokluk zamanlarındaki kuyruklara benzetir. "Biz gittik gideli, dünyada değişen bir şey olmamış, zira kuyruklar aynen devam ediyor" der. Veya daha reşit olmamış, halen okumakta olan bir öğrenci kuyruğu görse, "Bize derslerde çalışmanın öneminden bahsederler, hatta “herkes için ancak çalıştığının karşılığı var” derler. Okuldaki öğrendiklerimizle dışarıda gördüklerim taban tabana zıtmış. Baksana neredeyse yediden yetmişe küçüğü-büyüğü kuyruğa girmiş, ya çıkarsa deyip avanta peşine düşmüş. O zaman ben niye okuyayım ki; alayım bir bilet, bir de çıkarsa kısa yoldan köşe olur, yattığım yerden para kazanmış olurum. Bu kadar millet toplandığına göre vardır bir bildikleri..." dese kim ne cevap verebilir?

Maalesef görünen bu! Yani alın terletmeden kısa yoldan köşeyi dönme. Zengini, fakiri kuyrukta. Hepsi bir umut "Ya çıkarsa" peşinde. 

Geçmişi ta Osmanlı'ya kadar gitmekle beraber 1939 yılında adı konulan Milli Piyango her kesimden insana umut dağıtmaya devam ediyor. İşin garibi başında da milli ifadesi var ve devlet eliyle yürütülüyor. Bir nevi kumar! Hatta ta kendisi!  Bu işin devlet eliyle yürütülmesi bunu meşru kılmaz. Devlet kendi eliyle vatandaşa kumar oynatıyor. Kendisi yüklü paralar kazandığı gibi milyonlarca satılan biletlerden 4 kişiyi sevindiriyor. Diğer müşteriler, umutlarını önümüzdeki yılın yeni yıl biletlerine saklıyor.

Çoğunluk üzülürken bir anda milyonlara konan ve sevince gark olan 3-4 kişiye iyilik mi yapılıyor yoksa kötülük mü? Bence kötülük yapılıyor. Emek sarf etmeden aynı anda milyonlara kavuşan kişinin sağlığı bozulur, haydan gelen huya gider misali vur paylasın, çal oynasın diyerek harcıyor da harcıyor. Bakmayın televizyonların kuyrukta bekleyenlere "Talihli siz olursanız, bu parayı nasıl değerlendireceksiniz" diye sorduklarında "Efendim! Hacca-umreye gideceğim, Çocuk Esirgeme Kurumuna vereceğim, fakirlere dağıtacağım, cami-okul yaptıracağım, eğitime harcayacağım..." şeklinde cevap verdiklerine. Bekara avrat boşamak kolay dendiği gibi çıkmadan önce bol keseden atıp dağıtanlar eğer kendilerine çıkarsa ekseriyeti sözünde de durmuyor. Ki sözünde dursa bile bu şekilde gelen para hayra harcanmaz. Harcansa bile sevabı yoktur. Hayır da gelmez. 

Devletin, hayır getirmeyen bu işi kendi eliyle yürütmesinin yanında televizyonların  her gün yılbaşı biletlerini haber konusu yapması da vatandaşı teşvik etmektedir. 

Toplumsal tabanı oluşmuş olan bu şans oyunlarından devletin bir an evvel kurtulması, kurtulamıyorsa özelleştirmesi, bunu da yapamıyorsa başındaki 'Milli' kelimesinin kaldırılması yerinde olur kanaatini taşımaktayım. Yok bu iş, böyle geldi, böyle gidecek deniyorsa en azından televizyonlarda özendirilmemesi gerekir.

Allah herkese emeğinin karşılığını aldığı, emek sarf edilmeden para kazanmamayı, alın terletmeyi nasip etsin. Kimi kimseye muhtaç etmesin. Helalinden rızık versin. Bu topluma da emeksiz yemenin ayıp olduğu, asıl olanın çalışmak olduğu bilincini versin. Boğazından haram lokma geçirmesin. 03.01.2018 Ramazan Yüce 

*** 06/12/2018 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.


2 Ocak 2018 Salı

Gül ile Çok Oynamak

İnsanların çok sevdiği bir çiçek türüdür gül. Birçok rengi vardır. Her bir renge ayrı ayrı anlamlar yüklenmiştir. Adına nice şiirler yazılmıştır. Sevgiliye takdim edilen en güzel hediyedir. Hemen suyun içine konur solmasın, kurumasın diye.

Çiçek/gül dalında güzeldir. Hem göze hitap eder, hem de gönle. Buram buram tüter. İnsanın içini açar. Koparmaya kıyamaz insan. Seyrettikçe seyreder. Tasavvuf edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Hz Muhammed'e gül Muhammed denir.

Herkesin yanında özel bir yeri olan gül, narindir, kibardır. Okşamasını, tutmasını bilmeyenlerden hıncını iğnesini batırarak alır. Çünkü dikeni vardır. Gül, dikeniyle beraber güldür. Aynı zamanda kırılgan ve alıngandır. Ne zaman küseceği, neye alınacağı belli olmaz. Belki de istediği; ilgi, alaka ve okşamadır. Çünkü gıdası budur. Yeterince gıdasını alamayınca hayatı zindan olur. Hayat kendisine zindan olunca içine kapanır, kolay kolay açmaz. Açsa da yüz güldürmez. Çünkü kendisi gülmeyince etrafına da zırnık koku vermez. Belki de iltifat bekler. Görmediği iltifat onu yalnızlığa iter. Kendisine tat vermeyen gül; açsa bir türlü, açmasa bir türlü.

Hayatın vazgeçilmezi gülün, günlük hayatımızda var olması, bize koku vermesi, bize enerji vermesi, bizden biri olması isteniyorsa güle gıdasını vermek, gerekirse okşamak gerek. Zira almadan vermek sadece Allah'a mahsustur.

İnsanlar da gül gibi değil midir? Ne zaman kırılıp alınacağı belli olmaz. Zira her insanın bir damarı vardır. Dün bizden biri olan bugün bize yabancılaşmışsa, ırak illere gidiyorsa, içimize girmiyorsa o zaman ortada bir sorun var. Önce bu sorunu bularak başlamalıyız işe. Bunun yolu iletişimdir. Diyalog ortamı olmayınca ortalık üçüncü şahıslara kalır. Var gücüyle nefret pompalarlar. Böyle durumlarda yetkili ve yetkisiz kişilerin ağzını tıkamak gerek. Yoksa iş, birbirine rakip olmaya, hatta kan davasına kadar gidebilir. Bu zeminin oluşmasına tarafların sessizliği, ulu orta meydanlarda birbiri hakkında konuşması tetikler.

Herkesin ağzını tıkamanın yolu, tarafların bir araya gelmesi, alındıklarını ortaya dökmesi, birbirinden bekledikleri hassasiyetleri ortaya koymaları, birbirini anladıktan sonra kamuoyunun karşısına birlikte çıkıp ortak açıklama yapmaları en akıllıca hareket olur kanaatindeyim. Böyle yapılmazsa gül, yüz güldürmez. Biz güle, gül de bize üzülür. Bir zaman sonra kılıçlar çekilir, testi kırılır. Kırılan tek taraf olmaz. İkisinden de alır, götürür. Bundan camia zarar görür.

Unutmayalım ki dostun attığı gül yaralar. Ama güle atılan gül de gülü yaralar. Gülü başkasına yar etmeyelim. Biz güle gülelim, gül de bize gülsün. Biliyorsunuz gülümsemek de bir sadakadır. Haydi var mısınız sadaka kazanmaya! 02.01.2017