2 Ağustos 2017 Çarşamba

Birileri Sevindirilmemeliydi...

Yedi yıldır Diyanet İşleri Başkanı olarak görev yapan Mehmet GÖRMEZ görev bitimine üç yıl kala emekliliğini isteyerek başkanlığa veda etti. Gitmesine çoğunluk üzülürken bir kısım kendini bilmez de sevindi. Utanmasalar zil takıp oynayacaklardı.

Sevinenlerin başında 'Cübbeli' lakabıyla meşhur bir zat var. Attığı tweetiyle "Diyanet'e bundan tehlikelisi gelmemiştir diye düşünüyorum. Rabbim, vatana millete bağlı ve Ehli Sünnete sadık hayırlı bir reis nasip eylesin" diyerek başkana olan kinini kustu. Cübbeli yalnız değil bu konuda. Firari FETÖ tetikçisi de "15 Temmuz'un en kirli karanlık isimlerinden Mehmet GÖRMEZ gitti..." tweetiyle tiyniyetini gösterdi. Daha başka çukurlaşanlar da var. Bu da doğaldır bir insanı herkesin sevmesi mümkün değildir. Camiler çocuk sesinden mahrum kalmasın parolasıyla bazı camilerde oyun alanları oluşturmasına "Camileri kerhaneye çevirecekler" şeklinde evlere şenlik tepki gösteren TGRT'nin sözde ilahiyatçısı da çok sevinmiştir mutlaka.

Geldiği andan itibaren diyanete bir heyecan katan, insanlara ayakları yere basan bir dinin anlatılmasına sebep olan, okuttuğu hutbelerle gündem oluşturup camiye gelenleri bilgilendiren ilim adamı bir başkanın bu şekilde gidişi, görevi bırakması veya bıraktırılması birilerini özellikle bu tipleri sevindirmemek gerekirdi. Yerinde kalacaktı ki onlar gayzlarından çatlamalıydı. Bu sevinenlere inat başkanın yerine gelecek olan GÖRMEZ'in yerini doldurduğu gibi onu aşan biri olmalı. ‘Ki sevincimiz kursağımızda kaldı’ demek zorunda kalsınlar. Sayın başkanın icraat ve tasarruflarından memnun olan büyük çoğunluk da "İyi ki GÖRMEZ gitmiş, yerine gelen onu aratmadığı gibi turpun büyüğü çıktı heybeden. Çünkü bu, başkanın gidişine sevinenlerin korkulu rüyası oldu..." diyebilsin.

Yazıcıoğlu ile başlayan diyanetin itibarı, Bardakoğlu ile gün yüzüne çıkmış, Görmez ile zirve yapmıştı. Halk hiçbir DİB başkanını son başkan kadar sevmemişti. İlmi, samimiyeti, tevazuu, inisiyatif almayı onda görmüştü. Umarım bayrağı devralacak zirveyi koruduğu gibi daha ileriye taşır. Hükümet birilerine boyun eğerek silik bir kişiliği getirmez başa. Zira yaşadığımız 15 Temmuz tecrübesinden sonra ülkenin diyanete daha çok ihtiyacı var. Hiç olmadığı kadar önem kazandı diyanet.

Bu olay içimize sinse de sinmese de olan olmuştur. Bundan sonra kurumsallaşmayı ve kurumlarda kurum kültürü oluşturmaya ağırlık vermek gerekiyor. Ülkemizde maalesef başarı kişilere endeksli. Çünkü çoğu kurumumuz kurumsallaşmadı. Aslında kamu kurum ve kuruluşlarımızda kurumsallaşmayı sağlayabilsek bir yere veya Diyanet İşleri Başkanlığına kimin gelmesi önemli değildir. Siyasi irade istediğiyle çalışır. Atadığı başarılı olur ya da olmaz. Ayrılma esnasında kırılganlıklara sebebiyet verilmemelidir. Kalp kırmamaya özen gösterilmelidir. Çünkü her şey geçer ama gönül kırgınlığı kolay kolay geçmez. Ayrılıklar varsa “Yönetimde veya şu şu tasarruflarda farklılıklarımız ortaya çıktı. İstişare ederek farklı kulvarlarda çalışmayı uygun gördük…” şeklindeki bir açıklama; yorum yapmak isteyenlerin, zanda bulunanların, tarafları zedeleyici fikir beyan edenlerin önüne geçebilir, başkasına malzeme verilmemiş olur diye düşünüyorum.

İlmi derinliği olan, öncekilerden çok farklı bir başkan olduğunu gösteren sayın Görmez, görev süresi dolmadan koltuğu boşaltabilmiş, koltuğa yapışıp kalmamış, makam ve mevkiyi elinin tersiyle itebilmiştir. Hem gönlümüzde taht kurdu, hem de kubbede hoş bir seda bıraktı. Darısı yerine geleceklerde… 02/08/2017

"Kıyafetime karışma!"**

İstanbul Maçka Parkında görevli bir güvenlik görevlisinin moda tasarımcısı bir kadına, "Parka bu şekilde girmenize izin veremem, burada size bir tecavüz olsa sizi kim koruyacak" demesi Türkiye'nin gündemine oturdu. Kıyafetinden dolayı uyarılan kadının şikayetçi olması üzerine olaya katılan güvenlik görevlisi açığa alındı.

Parkta meydana gelen bu münferit ve nahoş olayı kadınlar burada bırakmadı. 29.07 2017 günü Kadıköy'de toplanarak "Kıyafetime karışma!" yürüyüşü yaptılar. Kimi elinde şort taşıdı, kimi döviz. Yol boyunca "Hayatıma karışma, kıyafetime karışma, yeter artık!" sloganları attılar. Gruba az sayıda başörtülü kadın da destek verdi. "Şortuma ve başörtüme karışma" dövizleri de dikkat çekti. Yapılan basın açıklamasının ardından grup dağıldı. Kadınları hak arama, bir araya gelme, organize olma konusunda tebrik etmek lazım. 

Kılık-kıyafet konusunda düşüncesi, görüşü, fikri, zikri ne olursa olsun bu ülkede yaşayan herkesin istediği kıyafeti giymesinden yanayım. Herkes kendine yakışanı gitsin. Kimse giydiğinden dolayı ayıplanmasın, kınanmasın, dışlanmasın, ötekileştirilmesin. Yeter ki ben serbestim, istediğimi giyerim diyerek toplumun kabul etmediği, garip karşıladığı bir vaziyette çıkmasın. Açığında-kapalısında biraz edep olmalıdır. Toplumun örf ve adedi mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Nasıl ki evimize bile misafir alırken giyim ve kuşamımıza dikkat ediyorsak, dışarıya çıkarken de toplumun hassasiyetlerini göz önünde bulundurmada fayda vardır. Maalesef giyim ve kuşamda yine bir orta yol bulamadık. Kimisi ben özgürüm diyerek sanki plajda geziyormuş gibi meydana çıkıyor, kimisi dinim emrediyor diyerek elini, yüzünü ve gözünü kapatıyor. Bu iki giyim tarzı da sıkıntılıdır. Kadınlarımız noırmalleşmelidir bu konuda. Belki de bu durum daha iyi günlerimizdir. Kadınlarda bu modayı takip rüzgarı olduğu müddetçe daha karşımıza ne şekilde çıkacaklar? Ya da elini ve yüzünü kapatanlar merdiven altı din bilgisi ile karşımıza daha ne şekilde çıkacaklar? Bunu da zaman gösterecektir.
***
Hepimiz biliriz ki Türkiye giyim-kuşamda iyi bir sınav vermemiştir.  Bu ülkenin kılık-kıyafet konusunda sicili bozuktur. Açığı-kapalısı nasibini aldı dönem dönem, özellikle kapalısı. Burada amacım geçmişi kurcalamak değildir. Fakat yakın geçmişe doğru bir gezintiye çıkmak istersek bu ülkede ötekileştirilen, horlanan hep başörtülü kadınlar olmuştur. Üstelik mütedeyyin kadınların özellikle üniversite öğrencilerinin başörtüsünden dolayı başlarına gelmedik kalmadı. Hem de devlet eliyle yapıldı bunlar. Okulundan çıkarılmalar, sınıftan atılmalar, derse almamalar, ikna odaları, kürsüden indirilmeler, kürsüye çıkarılmamalar…Sıkma baş, yobaz, gerici, örümcek kafalı gibi alay ve hakaretler yazılıp çizildi, konuşuldu. Kimi okulunu bıraktı, kimi perukla girdi okuluna.  Devlet krizine sebep oldu hep başörtüsü. Ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı, meclis başkanı eşiyle toplantılara katılamadı, meclise başörtülü olarak gelen tek milletvekili zamanın başbakanının fişeklemesiyle haddi bildirilerek meclis dışına atıldı. Kamusal alan girdi hayatımıza. Kurumlarda başörtüsü avına çıkıldı, niceleri görevinden atıldı. Cuma çıkışlarında, meydanlarda başörtüsü ile ilgili yapılan protesto eylemlerini, kızların gözyaşlarını sağır sultan duydu da bizim laikçi elitlerimizin kılı bile kıpırdamadı. Sonunda gitti gidecek denilen laikliğimiz kurtarıldı. Kendilerini devletin tek temsilcisi sanan zihniyet zafer kazanmış komutan edasıyla boy gösterdi hep.

Başörtülü kızlarımıza az sayıdaki başı açık kadın ve kızımız “Bu haksızlık” diye destek verdi. Bugün de açık giyinen kadınlara az sayıdaki başörtülü kızımız destek veriyor. Halbuki dün başörtülülere yapılan haksızlıklara açık-kapalı tüm kadınlarımız destek verseydi, bugün başı açık olanların yaptığı eyleme tüm kapalılar destek vermiş olsaydı Türkiye giyim-kuşam ve kılık-kıyafette çoktan mesafe alırdı. Yukarıda söylediğim gibi açık giyinenlere yapılanlar bireysel sapık hareketleridir; devletin, siyasi iradenin, normal vatandaşın yaptığı bir şey değildir. Türkiye’de sapıktan çok ne var. Üstelik sapıklar sadece açık olanlara saldırmıyor, sadece onları taciz etmiyor. Sapığın uçkuru beynine bağlı. Onun için hayvani isteklerini tatmin önemli. Bahtına ne çıkarsa artık. Kadını görmedim ama Sakarya’da bir çocuk annesi, dokuz aylık hamile Suriyeli kadın öyle zannediyorum, çarşaflı bir kadındı. Bu ülkede öyle sapıklar var ki bırakın açığını, kapalısını…kadının adını duydu mu orgazm olanlar var. Toplumsal infiale sebep olan sapıklık olaylarında azalma olacağı yerde değişik saiklerle kadınlarımız tacize uğruyor. Çünkü tacizin, rahatsız etmenin, tekme sallamanın bu ülkede maalesef cezası yoktur. Bir taciz olayı günlerce basının gündeminde kalır, polis güç-bela sapığı yakalar, ifadesi alınan sapık –şikayetçi daha içeride iken- elini kolunu sallayarak dışarı çıkıyor. Adam sapıklığına niye devam etmesin. Bir defa cezalar caydırıcı olmazsa biz bu tür bireysel olaylarla çok karşılaşırız. Hele ki son zamanlarda hadım etme konuşuluyor. Öyle zannediyorum bu bile caydırıcı olacaktır. Ayrıca biz az bir ceza vermek için tacizcinin illaki tecavüz etmesini bekliyoruz, tacize genelde ceza vermiyoruz, ifadesini aldıktan sonra “Becerememişsin, git adam gibi yap gel” deyip salıyoruz.

Evet, kimse kimsenin kıyafetine karışmasın. Açığı kapalısına, kapalısı açığına. geçmişe oranla açığı-kapalısı arasında bir konsensüs sağlanmışa benziyor. Artık kimse başı örtülüye öcü gibi bakmıyor. Kendisini dindar ve mütedeyyin görenler de edep abidesi kesilip başkasına giyim-kuşam dersi vermesin. Bir saldırıya karşı hep birlikte tepki gösterelim. Yalnız şunu bilelim ki meydanlarda tacize son, kıyafetime karışma sloganları atarak sapıkları yola getiremeyiz, onlar nasihatten, tehditten falan anlamazlar. Hep birlikte bu tiplerin hadım edilmesi için kamuoyu oluşturalım. 02/08/2017

** 11/08/2017 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.

30 Temmuz 2017 Pazar

Bil ki, kibir üzeresin!

Parmak uçları bile birbirine benzemeyen insanın ruhen ve bedenen öyle farklı olanları vardır. Bunları say say bitmez. Burada sadece bir insan tipinden bahsedeceğim. Bakalım bu tip size tanıdık gelecek mi?

Yaralı parmağa işediği hiç görülmese de her şeye maydanoz olmaya çalışır. Makam ve mevkice kendinden büyük olanlara saygıda kusur etmezken her yönüyle aşağısında olanları kendisine bağlamak,  saygı ve iltifat görmek için kesenin ağzını biraz açar. Eksikliklerini parayla kapatır. Kendisine rakip gördüklerini ise ezmeye çalışır, onları hep rencide eder, yaptıkları işi beğenmez, küçümser. Hep burun büker. Fırsat kollar onlara hayat hakkı tanımamak için. Her şeyden nem kapar, alındığı bir şeyi içine atar, belli etmez, arı gibi ne zaman sokacağı belli olmaz. Hiçbir şey yapamasa da burun büker, bakışıyla ezmeye çalışır. 

İçi kan ağlasa da dışına kibir olarak yansır. Boyu-postu, kalkışı, oturuşu hep kibir kokar. Bir yürüyüşü vardır, dağları ben yarattım gibidir. Yaptığı işi büyütür, dağ gibi yapar. İnsanlara tepeden bakmayı iyi bilir. Kendisini dağ gibi görünce insanları da ezilecek karınca gibi görür. Sendelemenle beraber salvo atışlar yapar, yaptığın şeyin içerisinden bir müfettiş edasıyla bir hata ve yanlış arar. Bulamazsa kahrolur. Bulduğu zaman dünya onundur. Ağzı tavana değer.

Kimsenin baktığı pencereden bakmaz. Rakibinin eleştirilebilecek yönünü tespit eder etmez -sevincinden olsa gerek- ne söylediğini, ne konuştuğunu, ne yazacağını bilemez. Çünkü gün doğmuştur. Dam başında saksağan misali  vurur da vurur. Kimse ne olduğunu anlayamaz bile. Konuşmasını ve yazmasını gören herkes denge sorunu olduğunu anlar. Sadece dengesiz olduğunu kendisi bilemez.

Baştan sona hayatını kibir üzere bina eden bu tip kendisine yazık ettiği gibi etrafına da ışık vermez. İnsanlara tepeden bakarak hem dünyasını hem de ahiretini heba eder. Keşke farkına varabilse. İnsanlara karşı nice potlar kırdığını bir bilebilse. Halbuki kendisine ne de güzel yakışır tevazuluk. Değer mi kaprisi için insanları ezmesi? Değer mi daha da yükselmek için insanlara tepeden bakması? 30.07.2017