18 Haziran 2017 Pazar

İhale etmeyi seviyoruz vesselam!

Son yıllarda toplum olarak her şeyimizi ihale etmeyi alışkanlık haline getirdik. Eleman mı taşınacak? Hemen bir taşıma şirketini buluyoruz, misafir mi ağırlamak istiyoruz? Soluğu lokantalarda alıyoruz, inşaat mı yaptıracağız? Bir müteahhidin kapısını çalıyoruz, bina ve iş yerimizin temizliğini mi yaptıracağız? Bir temizlik şirketi ile anlaşıyoruz, evimizin yıllık ve bayram temizliğini mi yapmak istiyoruz? Eve temizlikçi kadın çağırıyoruz, evin halılarını mı yıkamak istiyoruz? Hemen telefona sarılıp halı yıkama şirketini çağırıyoruz.

Her şeyi ihale etme furyasına askeriyemizde katıldı. Er ve erbaşların yemeklerini yemek şirketine verir oldu. Ne zamandır askeriyenin yemek işleri yemek şirketine verilir oldu? Bilmem. Askeriyenin yemeklerinin de ihale edildiğini geçen ay Manisa’da bir kışlada 1046 askerin  yedikleri yemekten dolayı zehirlendiğini duyunca anladık. Bugün yine ajanslara düşen haberlere göre yine Manisa’da 500 askerimiz zehirlenmiş. Ardı arkasına üstelik aynı ilde vatani görevini yapan eratın zehirlendiği haberini duyunca ister istemez insan ‘Ne oluyor’ demeye başlıyor. Gerçekten ne oluyor? Bu konunun iyice irdelenmesi gerekir. Sonuçta kim suçlu olursa olsun hatta yemek şirketinin hiçbir kusuru olmasa bile askeriye gibi stratejik öneme sahip kurumların yemek işleri başkasına ihale edilecek kadar basit bir olay değildir. Sanki askeriye eleman sıkıntısı çekiyor gibi başkasına ihale etme işi de nereden çıktı? Bu milletin erkekleri vatani görev sırası geldiği zaman kimi aşçı, kimi bulaşıkçı, kimi aşçı yardımcısı olarak askeriyede  sırasıyla bir hizmet ifa etmiştir. Kimse de bundan gocunmamıştır. Dışarıdan olsa olsa bir iki sivil aşçı ihdas edilmiştir. Hiç iş yapmadım diyen masalara servis açmış, patates soymuştur. 1993 yılında vatani görevimi yapmak için gittiğim Burdur’da bedelli bir er olmama rağmen bulaşık yıkadım, masalara servis açtım. Seve seve yaptım bu işi. Ne oldu şimdi askeriyede er sıkıntısı mı çekiliyor, ya da mevcut asker biz yemek yapmayız, patates soymayız diye isyanlara mı oynadı da yemek işleri ihale edilir oldu? Üstelik askeriyenin içerisinde yapılan yemekler komutan tarafından tadılmadan, denetlenmeden erata yedirilmezdi. Gerçekten ne oldu da askeriyemiz bizim sivil hayatta lükse düşkünlüğümüzden ve tembelliğimizden, rahatımızdan ödün vermediğimizden dolayı her şeyimizi ihale ettiğimiz gibi askeriye de bu ihale etme kervanına katıldı? Acaba amaç, askeriyenin bulunduğu illerdeki yemek firmalarına iş bulmak, onların cebini doldurmak mıdır? Yetkililerin buna cevap vermesinde fayda vardır.

Askere gönderdiğimiz çocuklarımızın teröre maruz kalıp şehit olmalarına alıştık. Çünkü vatani görevlerini yapıyorlar ve biz onlar sayesinde sıcak yataklarımızda rahat uyuyabiliyoruz. Ama askerlerimizin yemek şirketlerinin yemeklerinden dolayı pisipisine ölmelerine gönlümüz asla razı değildir. Umarım bu zehirlenme kasti değildir, kusur ve ihmalden kaynaklanır. İhmali bulunanlar gerekli cezayı alırlar. Ya bir de kasti bir durum varsa işte o zaman bunun hesabını millet o yetkililere sorar. Çünkü aynı yerde ikinci defa meydana gelen zehirlenme basite alınacak bir olay değildir. Orada uçan kuştan koruduğumuz çocuklarımız vardır. Oradaki görevlilerin emanetindedir. Bu işler savsaklamaya gelmez, mutlaka inceden inceye incelenip soruşturulmalıdır. Suçu tespit edilenlere en ağır ceza verilmelidir. Bununla da yetinilmeyip eratın yemeği dışarıdan yemek şirketlerine ihale edilmiş ne kadar askeriye kurumu varsa tez elden ihaleler tek taraflı feshedilmelidir. Yemekler önceki yıllarda olduğu gibi sivil aşçı nezaretinde kendi eratımız tarafından yapılmalıdır.

Girişte verdiğim örneklerde görüldüğü gibi devlet her şeyini ihale ede ede vatandaş da işin kolaycılığına kaçar oldu. Amma rahatına düşkün bir millet olduk. Hep başkalarına yüklü miktarlarda paralar vererek kendimizi boşa çıkarmayı bir marifet saymaya başladık. Elimizden gelen şeyleri ihale etmekten ne zaman vazgeçeceğiz? Bunun için kaç insanımızın heba olması gerekiyor? 

Bir babalar gününde evlatlarını size emanet eden babalara en güzel babalar günü hediyesi olarak evlatlarını zehirleme hediyesi verdiniz. Ne güzel hediye! Helal olsun size! 

Evladı zehirlenen babalar! Babalar gününüz kutlu olsun! 18/06/2017

Öğrenciye ödül olarak tablet takdim etmek

Birkaç yıl önce bir derneğin Kutlu Doğum haftası etkinlikleri çerçevesinde ortaokul öğrencilerine yönelik yapacağı Hz Muhammed'in Hayatı ile ilgili bir yarışma toplantısına davet edildim. Sınavın ne şekilde olması gerektiği ile ilgili görüşlerimizi serdettik. Toplantı bitiminde bu yarışmanın öğrenciler için iyi bir sınav olacağını, bu vesileyle kitap okuyacaklarını ve kültürümüze yabancı olmayacakları gibi faydalarına değinildi. Çocukların bilgisayar hastası olduklarını, küçük çocukların ellerinde babaları tarafından hediye olarak alınan tabletler olduğunu, çocukların durmadan bilgisayar ortamında dijital oyun oynadıkları, çocukları elektronik aletlerden uzak tutmamız gerektiği konuşuldu. 

Toplantı bitiminde "Hocam, sınavı yapacağız yapmasına ama dereceye giren çocuklara ne tür bir hediye düşünüyorsunuz" dedim. Yetkili, "Abi, laptop vereceğiz" dedi. "İyi de hocam! Az önce çocukları dijital ortamdan uzak tutalım diyen biz değil miydik, vereceğimiz bu hediyelerle çelişmeyecek miyiz" dedim. "Öyle de abi! Belediyenin elinde dağıtılmak üzere laptop varmış, onlar bize laptop verebileceklerini söylediler" dedi. 

Yarışma sonrasında kendimizle çelişircesine dereceye giren öğrencilere sponsoru belediye olan laptopları dağıttık. Bizim bu durumumuz israftan bahseden bizlerin yemek sofrasına oturduktan sonra envaiçeşit yemeği görünce israfı unutup her şeyi silip süpürmemize benzer. Mükellef sofranın arkasından da bilen birisine yemek duası yaptırırız. O da ellerini açar: "Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez" ayetiyle başlar duasını yapmaya. Orada birinin "Arkadaş! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" dese yeridir ama böylesi de pek sevilmez böyle ortamlarda.

Beni bu tür bir yazı yazmaya iten sebep de dün sanal alemde gördüğüm bir paylaşımdır. Paylaşımda okul müdürü arkadaş, "Hafız olmak için seçme sınavına girip başarılı olan ve kursa katılmayı hak eden okulunun öğrencilerini bir sponsor vasıtasıyla hediye tablet takdim ettiğini" yazıyordu. Bu paylaşımı tebrik eden epey de bir eğitimci gördüm maalesef. Güzel bir hediye diyebilirsiniz. Hediye güzel olmaya güzel ama bu hediye çocukları derslerinden uzaklaştıran bir araç mesabesindedir. Çünkü dijital ortama dadanan bir çocuğun ilk boş verdiği alan eğitim ve öğretim alanıdır. Kanaatimce eğitimci arkadaş çocukları sevindireyim, onların gönlünü alayım, onları motive edeyim, ödüllendireyim derken iyi yapmamıştır. Ödül verilsin verilmesine ama bu, tablet olmamalıydı. Çünkü tablet düzenli bir öğrenciye mesafe koyduran bir silahtır bugün. Eğitimciler ve anne ve babalar mümkün olduğunca bu tür hediyelerden uzak durmalıdır. Burada okul müdürüne de çok kızamıyorum. Çünkü ne hediye alalım dediğinde kitap, defter, kalem, saat vb hediyeleri insanımız klasik buluyor, bu tür hediyelerin demode olduğunu savunuyor. Çaresiz okul müdürü de eleştirenlerin dümen suyuna giriyor.

Çocuklara tablet, bilgisayar, dizüstü, cep telefonu gibi hediyeler vermek çocuklara yapılan en büyük kötülüktür. Çünkü çocuklar bu tür hediyeleri kullanmaya, oynamaya başladıkça derslerden biraz daha uzaklaşacaktır. Bu yüzden başarılı olan çocuklarımızı ödüllendirelim ödüllendirmesine ama bu hediyeler kesinlikle tablet, dizüstü gibi hediyeler şeklinde olmamalıdır. Zaten bunları anne babalar alarak çocuklarına en büyük kötülüğü yapıyorlar. Bir de biz eğitimciler alarak ikinci bir kötülük yapmayalım. 18/06/2017

Kime ne kadar adalet istiyoruz? *

Kimin kuyruğuna basılsa 'Bu ülkede adalet yok, adalet ayaklar altında, tuz koktu artık, siyasetin adalete baskısı var, bağımsız mahkemeler yok...' şeklinde serzenişler duyarız, isyanlara oynarız çoğu zaman.

Bu ülkede ben kendimi bildim bileli adaletimizde sorun var. Adaletten dert yanan herkes haklı. Çünkü adaletimiz hiç gönüllere su serpmedi. Zaman zaman niçin var adalet isminde bir bakanlığımız ve adliye saraylarımız derim. Sahi niçin varlar? Adi suçlarda eh diyebiliriz. Siyasi, örgütlü, organize suçlarda ise maalesef yoklar. Bu tip davalar yıllar yılı devam eder, nedense bir türlü karar verilemez. Onlar karar verinceye kadar yazılı ve görsel medya aracılığıyla siyasiler, akademisyenler vb hemen hemen herkes her şeyi söyler. Onlar susar. Bir iddianame hazırlamak bile ayları hatta yılları alır. Celse üstüne celseler yapılır, hep nabız ölçerler, rüzgara göre hareket ederler, zanlıyı mahkum etmeden ya yıllar yılı içeride tutarlar, ya tutuksuz yargılamak üzere serbest bırakırlar, kamuoyundan gelen tepkilere göre saldıklarını tekrar tutuklama yoluna giderler, nafile turlar devam eder durur. Bir türlü karar çıkmaz. Davalar ya müruruzamana uğrar, ya siyaset hızlandırmak için tutukluluk süresini indirir, ya Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verir, mahkemelerimiz bundan sonra lütfedip karar verme yoluna giderler. Hızları kaplumbağa hızı bile değil. Ya siyasi iradenin beklentisi doğrultusunda ya da onun muhalifi bir karara imza atarlar. Tartışma karar verdikten sonra da bitmez, ilanihaye devam eder durur. Çünkü karar maşeri vicdanı rahatlatmamıştır. Mahkum olanlar taraftarları vasıtasıyla vaveylayı basarlar: “Mahkemelere baskı var. Hakimlere emir verildi,” diye. Karar kimin işine gelmiyorsa mağdurlara oynanır. Kimse suçunu kabul etmez. Karar, istedikleri gibi çıkanlar ise gece gündüz mahkemelerin verdiği kararları öven nutuklar atar. Ne zaman ki kendi aleyhlerine olan bir karar çıkıncaya kadar yargıya methiyeler düzülür.

Bu ülkede yargının verdiği mahkumiyet kararlarının ya eleştirenleri vardır ya da kararları yerinde bulanlar. Kimse hak yerini buldu demez. Aslında esas sorun da burada. Çünkü kimse şeriatın kestiği parmak acımaz düşüncesinde değil. Herkes adalet denilen şeyin kendilerine doğru yontulmasından yanadır. Zaten bu yüzden yargımız hep evlere şenlik olmaya devam etmektedir. Lehte ve aleyhte verilen kararlar dolayısıyla hakim ve savcılarımız, Yargıtay’ımız hep topun ağzındadır. Kimseyi memnun edemezler. Bu ülkede Allah kimseyi hakim, savcı ve yargı mensubu yapmasın. Adaletten memnun olmayan kimse adalet mensuplarını da kendi halinde vicdanlarıyla karar verecek şekilde serbest bırakmaz. Sürekli bir baskı altındadır. Bu baskı siyasi irade tarafında olabildiği gibi toplumsal da olabiliyor. Sonucunda da verilen kararlardan kimse memnun kalmamaktadır. Çünkü yargımız karar verirken bakası ne der psikolojisini yaşamaktadır hep.

Bu ülkede adaletin hakim olması isteniyorsa tarafların yargıyı rahat bırakmaları gerekiyor. Yargı mensuplarına diyecekleri tek söz var: “Elinizi vicdanınıza koyun, kınayanın kınamasına aldırmayın, kimseyi gözetmeyin, suçluya suçunu verin, mağduru kurtarmaya bakın” denmelidir. Yoksa kendimize doğru yontmasını istediğimiz adaletten hiç hayır gelmez bu ülkeye.

Bugün adalet isteriz diyenlerin samimiyetlerini şiir okuduğu için ceza verildiğinde veya Meclis yeter sayısının 367 nitelikli çoğunluk olması gerektiği şeklinde karar verdiği zamanlarda görmek isterdim. Dün, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, rakibimin haddini bildiriyor…” denmeyip mağdurların yanında saf tutulsaydı bugün çığlıklarına cevap bulabilirlerdi.

Adalet isteyelim istemesine. Çünkü çözüm mercii orası olmalıdır. Ama istediğimiz adalet bizi koruyan rakibimize diz çöktüren adalet olmamalıdır. Önce rakibimize yapılan haksızlığa karşı çıkarsak adalette mesafe kat edebiliriz.  Gelin önce bu konuda samimi olalım. İnanın samimiyet her şeyi çözer. Gerisi boştur. 18/06/2017

* 07/07/2017 tarihinde anadoludabugun.com'da ve 08/07/2017'de Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.