13 Haziran 2017 Salı

Bu Hafta da Tırnaklarımı Kesebildim

Yaşlanıp güç kuvvet ve takattan kesilince vücut fonksiyonlarını tam yetine getirememeye başlar. Yürümede zorlanır, eğilemez, kulak işitme kaybına uğrar, dil eskisi gibi harfleri net çıkaramaz, göz yeterince görmemeye başlar. Vücudun herhangi bir yerinde ağrı, sızı eksik olmaz. Kendimizi dinler dururuz.

Yaş ilerledikçe birçok işi yapmakta zorlanırız. İşte tırnak kesme de onlardan biri. Tırnağını kesmek için hem kuvvet gerekli, hem de özellikle ayak tırnaklarını kesebilmek için eğilmek gerekiyor. Çünkü göz de yakını görmemeye başladığı için uzaktan seçemezsin. Acaba tırnak bıçağını tırnağıma denk getirebildim mi diye. Hele bir de kilolu isen nasıl eğileceksin tırnağı kesmek için. Zor mu zor! Güç bela kesince 'Hele şükür!' der şükredersin. Çünkü kimseye muhtaç olmadan yine kesebilmişsindir. Ya kesemeyip bir başkasını yardıma çağırsan, kimi çağırabilirsin? Ya gelmezse...Haydi geldi diyelim, kestirebilecek misin? Haydi, mecburiyetten bir başkasına kestirmeye kalktın. Biri keserken 'Artık işe yaramıyorum, bir tırnağımı dahi kesemiyorum' diye ah ve vah etmemek elde değil. Sakal tıraşı olmak da bir mesele. Göz tam görmüyor. Tüm sakalları alabilmiş miyim diye aynaya doğru iyice yaklaşman gerekiyor. Bir taraftan da elini yüzüne sürersin sakallar kalmış mı diye. Neyse baktın olmadı, sakal tıraşı için berbere gidersin. Ama tırnak kesme/kestirme işi bambaşka...

Uluırmak Nuraniye Kur’an Kursunda yaz dönemlerinde öğrenci okuturken Konya’da meşhur kilolu bir hocamız vardı. “Mahmut! Tırnaklarımı kesiver,” diye çağırırdı yanımdaki arkadaşı.

Mübarekler ne de çabuk büyüyorlar öyle. Büyüyen tırnağımı gördükçe yaşım da mı böyle büyüdü acaba diye düşünmeden edemiyor insan. Ne zaman doğdum; ne vakit çocukluğumu, gençliğimi yaşadım anlayamadım. Tarancı'nın ömrün 'yarısı' dediği 35'i devireli zaten çok oldu.

Saçlar dökülmeye başladı, bembeyaz ağardı üstelik. Koşamıyorum eskisi gibi. Zaman zaman ayaklarımı kaldıramıyorum, merdiven basamağına kaldıramayacağım diye düşünüyorum. Diz çökünce acaba yerden kalkabilecek miyim diyorum. Nefes zaten daralıyor, kafada sıkıntı hiç eksik olmuyor. Çünkü çoluk çocuk ne yapacak? Bekarları nasıl evlendireceğim, evli olanlar nasıl geçimlerini yapacaklar diye düşünür durursun.

İdrar eskisi gibi değil, bir bardak su içince sağa-sola bakınıp tuvalet arıyorsun. Kaçırmadan tuvalete atabilirsen kendini dünyanın en bahtiyar kişisi sayarsın.

Dişler zaten işlev görmemeye başlar, daha önceden yaptırdığın dolgular da işe yaramamaya başlar. Çekildikçe çekilir. Kolay kolay her yemeği yememeye başlarsın.

Ölüm yavaş yavaş geliyorum dediğini görürsün bu olup bitenlerden. Ya bir de felç olur, yatağa mahkum olursan, eşe-dosta, ele-güne muhtaç olursan işte o zaman yat ağla, kalk ağla artık! Ölümü bekler durursun yatağın içinde. Haydi, yattın diyelim; yemeni, içmeni nasıl halledeceksin, tuvalet ihtiyacını nasıl gidereceksin. Kim bakacak sana o zaman. Varsa çoluk çocuğun, göreceğin en iyi muamele; seni sıraya bindirirler. Sırasını savan diğer aya kadar rahat bir nefes alır. Çocuklarının bu durumunu gördükçe kahrolur durursun. “Yalanmış dünya dedikleri, oyun ve eğlenceymiş” demeye başlıyorsun. “Kimseye muhtaç olmadan yaşayabilirsem kardır” diye düşünür durursun yatağın içinde. Artık tüm sevdiklerinin gözünün içine bakıp durduklarını hissedersin, ölümü bir nimet olarak görmeye başlarsın. Ya dünyadaki amelin iyi değilse ölmemek için hayata tutunmaya, gitmemeye çabalar durursun. Çünkü iyi bir son beklemiyor zahir. Daha gitmeden çırpınır durursun. “Ya Rabbi, bana güç kuvvet versen de adam gibi sana uygun bir kul olarak yaşasam diyorsun ama heyhat! Geriye dönüş yok artık.

Bu durumda ölüm hem yatakta yatan, başkasına yük olan senin için hem de sana bakanlar için bir nimettir, bir kurtuluştur. Başa gelen çekilir dersin ölürsün. Daha önce eşin-dostun cenazesine katılmışsan bir vefa olarak son görevini yapmak üzere cenazene katılırlar. Senden kurtulmak için bir an evvel seni geldiğin toprağa gömmek için yarışırlar kendi aralarında. Küreği biri bırakır diğeri alır. Turşunu kuracak değiller ya! Olması gereken de bu zaten.

Defin işi biter bitmez herkes işine gücüne koyulur ve sen sana giydirilen kefeninle beraber kapısı ve penceresi olmayan dört tarafı toprak olan yeni yerinde ebedi istirahgahına çekilirsin. Nefes alamıyorum, ben karanlıktan korkuyorum desen de fayda etmez. Çünkü seni kimse duymaz. Arkalarına bakmadan çekerler giderler ve sen karşında melekler, amellerinle baş başa kalırsın.

Allah herkese hayırlı ömür ve ölümler nasip etsin, ahirette azığı güzel olanlardan eylesin, hesabı kolay verilenlerden eylesin. Kimi kimseye muhtaç etmesin! 13/06/2017

Gözümüz aydın! Eğitimde aranan suçlu bulundu...-III- *

Eğitim ve öğretimde öğretmenin sorun yok mu? Var elbette. Kimse öğretmende sorunun olmadığını söylemiyor. Öğretmen kendisini geliştirmiyor, yenilikleri takip etmiyor, okumuyor.

Çoğu etüt merkezlerinde gayri resmi ders vererek veya merdiven altı diyebileceğimiz şekilde özel ders verme yoluna gidiyor. Bugünün öğretmenleri ‘Tam Gün yasası’ çıkmadan önceki doktorların durumunu andırıyor. Dün doktorlar özel muayenehanesinde parayla hasta muayene ederek hastaneleri işlev görmez noktaya getirmişti. Bugünün bir kısım öğretmenleri de okul dışında parayla ders verme yoluna giderek okulların içini boşalttıklarının farkında değiller. Bu şekilde özel çalışan öğretmen suçlu olmaya suçlu. Pekiyi bunlara müşteri olanların hiç mi suçu yok? Okullar ‘Tam Gün Eğitim’e geçirildi de öğretmen bu duruma karşı mı çıktı? Getirin tam gün eğitimi…bakın öğretmenden nasıl verim alırsınız. Niyetiniz performans sistemine geçmek ise bunun yolu öğrenci ve velinin öğretmene not vermesi değil, öğretmenin öğrencinin hazır bulunuşluk durumunu nereden alıp nereye getirdiğinin ölçülmesidir esas performans. Bakanlık, “Kalan bir öğrencinin devlete şu kadar maliyeti var” diye hesap yapmasından ziyade getirsin yeniden eleme sistemini, bakın beğenmediğimiz okullarda ve öğretmenlerde kalite nasıl gelir.

Siz, etkinlik etkinlik, proje proje diye gece gündüz rüya gören milli eğimleri niçin sorun olarak görmüyorsunuz? Okula okumak için gelmeyen öğrenciyi niçin sorun olarak görmüyorsunuz? Hiç araştırdınız mı okula gelen öğrencilerin kaçta kaçı kahvaltı yaparak geliyor, ödevini yaparak geliyor? Öğrenciler bugün savaşa gitmek istemeyen Yeniçeri Ocağı gibidir. Ne kadar öğretmene ders işletmezse kar sayıyor. Ders işlemek isteyen öğretmene “Hocam ders mi işleyeceksiniz?” diyerek okulların son bir ayını film izleyerek geçirdiğini kaç kişi biliyor.

Öğretmeni masaya yatıralım, aynı zamanda diğer paydaşları da hesaba çekelim. Eğitim ve öğretimin bu hale gelmesinde akşamdan sabaha mevzuat değiştiren Bakanlığın hiç mi suçu yok?  Daha doğru dürüst öğretmen alım şartlarını belirleyememiş Bakanlık bu sorumlulukta kendisini nereye koyuyor? Okulun altını üstüne getiren çocuklar için onlara kol kanat geren aşırı korumacılıktan başka hiçbir şey yapmayan veli ve milli eğitim yetkililerinin hiç mi suçu yok? Milli Eğitim, sorunu gerçekten görmek istiyorsa kendi yaptığı TEOG sınavlarındaki ölçme ve değerlendirme  ile ÖSYM’nin yaptığı merkezi sınavlardaki uçurumu niçin masaya yatırmaz?

Öğretmenin yeterliliğini belirlemek için sınav yapılsın. Ama bu sınav ‘Öğretmen Strateji Belgesinde’ belirtildiği gibi sürekli olsun, hiç kaldırılmasın. Aynı sınav kamuda çalışan diğer kamu görevlilerine de yapılsın. Kamuda görev yapan üst düzey yöneticilere emri altında çalışanlar puan versin. Onların yeterliliğini görme gibi bir hakkımız niçin olmasın. Sanki diğer kurumlar dört dörtlük görevini yaptılar, bu ülkeye katma değer ürettiler de sadece öğretmen mi kaldı üretmeyen?

Öğretmenler objektif, ölçülebilir her türlü sınava varlar. Siz de var mısınız Bakanlığın kural koyucuları ve kamuda çalışan diğer kimseleri? Hep beraber var mıyız performans ölçen sınavlara? Bizim kağıt ve kalemimiz hazır… Ya sizin ki? Ya da boş verin sınavı, çocuklarınızın başında bir ay ders vermeye, onlara ders anlatmaya ne dersiniz? Öğretmenler tahtayı devretmeye hazırlar, haberiniz olsun. Eğer amacınız üzüm yemekse aklın yolu birdir, mutlaka bir orta yol bulunur. Ama önce eğitim ve öğretimin tek sorumlusu öğretmendir sendromundan kurtulmanız gerekiyor. Yok, hiç öz eleştiri yapmadan yine öğretmenlere vurmaya devam edecekseniz bu vuruşlarla, kaçak güreşle öğretmenler yola getirilemez. Çünkü sürekli eleştirilen ve topun ağzına konan kişilerden asla eğitim ve öğretime fayda gelmez.

Siz en iyisi ne yapın biliyor musunuz? Bugünün öğretmenlerinden toptan kurtulmaya çalışın. Aslında bunun yolunu iyi biliyorsunuz. Daha önce yapmadığınız bir şey mi bu. Hani siz 2014 yılında da okullarda sorun olarak müdür ve müdür yardımcılarını görmüştünüz. Bundan nasıl kurtuldunuz? Bir gecede bir kanun çıkararak dört yılını dolduran tüm idarecileri asli görevi değil diye öğretmenliğe döndürmüştünüz. Öğretmenleri de aynı şekilde değerlendirebilirsiniz. Hiç kimse doğuştan getirmediği bir haktan dolayı hak iddia edemez diyerek mevcut öğretmenlerin görevine son verirsiniz, görevine son verdiğiniz kişilere de öncekilerden ayırt etmek için 'Eğitim azmanı' dersiniz. Okullara sıfırdan her meslekten öğretmen seçimi yapabilirsiniz. Nasılsa dışarıda bugünkü öğretmenlerin alternatifi olan yüz binlerce öğretmen adayı var. Zaten bir kaç yıldır öğretmen seçim yöntemini de biliyorsunuz. Alırsınız karşınıza, onları tek tek mülakattan geçirirsiniz. Bence hiç uğraşmayın bugünkü kaşarlanmış öğretmenlerle. Onlar kırk yıldır kani idiler, bundan sonra da onlardan bir yani olmaz. Bakın bizde çözüm yolu her zaman için vardır. Bu kıyağımı da hiç unutmayın. 13/06/2017

* 21/06/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Gözümüz aydın! Eğitimde aranan suçlu bulundu...-II- *

Bakanlık, veli, öğrenci, kantinci, vatandaş; iyi öğretmen, iyi okul arayışında. Herkesin hakkıdır en iyisini bulmak. Bu konuda herkesin iyi niyet içerisinde olduğunu düşünüyorum. Fakat iyiyi arayan herkes "Niçin, ben ne kadar iyiyim?" diye kendisini sorgulamaz.

Herkesin aradığı bir suçlu. Bu da bulunduğuna göre sorun yok demektir. Kimsenin  kendisine bakmasına gerek yok. Nasılsa karşılarında bir şamar oğlanı var. Bakanlık bu konuda yalnız değil. Hemen hemen herkes öğretmeni suçlu olarak görüyor. Kimse kendisine toz kondurmuyor, burnundan kıl aldırmıyor. İşin mutfağında olan öğretmen bugün bir tavşan misalidir. Savunanı, destekçisi de yok. Gelen vuruyor, giden vuruyor. Tavşan hikayesini anlatarak konumuza devam edelim: "Her gün sabah ormanda içtima yapan aslan, içtima alanına kravatsız gelen tavşanı yanına çağırarak 'Nerede senin kravatın?' der, bir güzel dövermiş. Yardımcıları bir gün aslana, 'Efendim! Tavşanı her gün dövüyorsunuz. Üstelik aynı gerekçe ile yapıyorsunuz bunu. Artık dövme gerekçesini değiştirseniz.' demiş. Aslan, 'Tamam, yarından itibaren gerekçeyi değiştiriyorum, tavşan alana gelir gelmez onu sigara almaya göndereceğim,' demiş. Yardımcıları, 'İyi de efendim! Sigara yüzünden nasıl döveceksiniz' dediklerinde aslan, 'Ona parayı vereceğim, git bir paket sigara al gel diyeceğim, filtreli getirirse niçin filtresiz almadın, filtresiz getirirse niçin filtreli almadın? diye döveceğim' demiş. Ertesi günü içtima alanına koşarak gelen tavşanı aslan yanına çağırır, kendisine para verir, ‘Git bir sigara al gel,’ der. Parayı alan tavşan koşarak giderken geriye dönerek 'Efendim, sigaranız filtreli mi olacak yoksa filtresiz mi?’ diye sorunca bu duruma şaşıran aslan, tavşanı yanına çağırarak 'Gel lan buraya! Nerede senin kravatın?’ diyerek tekrar kaldığı yerden aynı gerekçe ile dövmeye başlar." Evet, hikayeyi okudunuz. Bugün öğretmenin durumu bu. Öğretmen hemen hemen herkesin gözünde suçlu. Semt pazarlarında sebze ve meyve satan pazarcıya varıncaya kadar öğretmen suçlu. Hiç unutmam bir gün karşılaştığım bir pazarcı, öğretmen olduğumu duyar duymaz 'Hiç sevmem öğretmenleri' dedi. Niçin dediğimde 'Ne iş yapıyorlar ki' dedi. Pazarcılar konusunda bu milletin ekseriyeti, onların çoğunun tezgahın önüne kötü malı koyup arkasından kötü mal verdiğini bilir. Buna rağmen pazarcı bile beğenmez öğretmeni. Fıkradan başladık yine bir fıkra ile devam edelim meramımızı anlatmaya: "Japonya ile Türkiye arasında beş kişilik bir mürettebat ile bir tekne yarışması yapılır. Yarışmayı Türkiye kaybeder, yenilen güreşçi güreşe doymaz misali Türkiye'nin itirazı üzerine yarışma yenilenir. Türkiye tekrar yenilir. Bunun sonucunda yenilginin nedenleri üzerine Türk yetkilileri yoğunlaşır. Japon teknesinde olan beş kişi de kürek çekerken Türk teknesinde ise tek kişi kürek çekmektedir. Çünkü teknedeki müdür, yardımcısına; yardımcı şefe, şef memura, memur da işçiye emir vererek küreği çekmesini emreder. Sonunda suçlu olarak işçi tespit edilir ve işçinin işine son verilir." Fıkradaki tekneyi eğitime benzetelim. Teknenin içindekileri de eğitimin paydaşları olarak düşünelim. Buradaki işçi olsa olsa öğretmen olur. 

Kimse kusura bakmasın, bu kadar kötülenen öğretmenden asla verim beklenemez. Öğretmenin yaptığı tatil bile milletin gözüne batar, durmadan tatil yapıyorlar diye eleştirir. Sanki öğretmen kendi başına buyruk istediği zaman tatil yapma yetkisine sahipmiş gibi. Kaldırsınlar tatili, istersen 12 ay boyunca eğitim yapsınlar. Öğretmen ben çalışmam mı diyecek? Öğretmen okumuyormuş. Kim okuyor bu toplumda? Öğrenci zayıf alır, öğretmen suçlu. Öğrenci bir yeri kazanamaz, yine öğretmen suçlu. Herkes yaygarayı basıyor, araya koymadık yetkili bırakılmıyor. Kimse oturup ne oluyoruz deme yoluna gitmiyor, herkes işin kolaycılığına kaçıyor. Çocuk 'Ben okumak istemiyorum, ilgi alanım değil' diyor biz 'Okuyacaksın' diye zorla sınıf ortamına girdiriyoruz. Madem sorun öğretmende idi, o halde ne diye maarif müfettişlerinin rehberlik ve denetleme amaçlı öğretmenin dersine girmesi kaldırıldı Bakanlık tarafından? Madem öğretmeni puanlayacak, o halde ne diye okul müdürünün ve ilçe milli eğitim müdürünün verdiği sicil puanı kaldırıldı? Öğrenci ve veli öğretmene puan verince mi düzelecek bu işler? 13/06/2017

* 19/06/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.