8 Haziran 2017 Perşembe

Açlık ve yoksulluk sınırı denen ne menem bir şey ki?


Yan taraftaki tabloda TES-İŞ'in dört kişilik bir ailenin bir aylık açlık ve yoksulluk sınırı gösterilmiştir.

Özellikle sendikalar her ay rutin olarak açlık ve yoksulluk sınırı araştırmalarını kamuoyu ile paylaşırlar. Tabloyu değerlendirirken 2017 asgari ücret net maaşının 1404 lira olduğunu, evli ve üç çocuk sahibi birinin eline yaklaşık 1500 lira geçmektedir. 

Tabloya şimdi yeniden göz atalım.Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı; 1528, yoksulluk sınırı ise 4979 lira. Bu tablo neye göre hazırlanıyor, bilmiyorum. Ama bu araştırmalar ciddi bir şekilde yaşıyorsa dört kişilik bir ailenin insanca yaşayabilmesi için eline 4979 lira geçmesi gerekirken maalesef asgari ücretlinin eline 1500 lira geçiyor. Bence sendikalar açlık sınırını belirlemekten ziyade bugün açlık sınırının altında ücret alan insanların nasıl yaşadıklarını, niye hala sağ kalıp ölmediklerini araştırmaları gerekiyor. Araştırma sonucu çıkan sınır ile verdiğimiz maaş bu ülkenin yüz karası görünüyor. Bugün asgari ücretli insana verdiğimiz para ile ölmeden yaşayabilirsen yaşa, yoksa kendin bilirsin, daha mezar orada demek gibi bir şey bu. 

Bu ülkede asgari ücretle çalışan insanların sayısı az değil. Burada asgari ücretlilere zam falan isteyecek değilim. Sadece empati yapalım biraz. Özellikle asgari ücreti belirleyen kişiler ve siyasi irade fazla değil sadece bir ay boyunca asgari ücretliye layık olarak gördüğümüz maaş ile geçinsinler. Eğer geçinebiliyorlarsa hiçbir şey demeyeceğim onlara. Aldıkları da helali hoş olsun, diyeceğim. Fakat asgari ücretliye reva görülen bu para işverenin ve bu ülkeyi yöneten insanların dişinin kovuğunu dolduracak kadar bir çerez parası bile değildir. O zaman niye empati yapmıyoruz. Kendimize yapılmasını istemediğimizi niçin başkasına yapıyoruz? Ülkenin imkanları çerçevesinde niçin sorumluluğa göre hakça paylaşım yapmıyoruz? Biz böyle her yıl yüz lira gibi komik bir rakamla zam verdiğimiz bu insanlar içimizde bu şekilde yaşadığı müddetçe bu ülkede sosyal adalet dengesini kurmamız mümkün değildir. Bu insanların huzurlu, mutlu olmaları, gelecek kaygısı çekmemeleri mümkün değildir. Aldığı parayla ayın sonunu nasıl getireceğim hesabı yapan bir ailenin çocuklarına iyi bir gelecek vadetmesi mümkün değildir. Yarı aç, yarı tok ölüme terk edilmiş insanlar olarak görmek lazım bunları.

Bu ülkenin yönetenleri, iş verenleri bir araya gelerek bu insanların hayat standartlarını nasıl normal bir seviyeye çıkarırız hesabını yapmalıdırlar.  Sizin yediğiniz önünüzde, yemediğiniz arkanızda olacak şekilde bu insanları aç be aç, naçar bir şekilde bırakmak suretiyle bu hayat bu şekilde devam ediyorsa nasıl yattığınız yerde rahat edebiliyor, nasıl gezdiğiniz yerde rahat dolaşabiliyor, nasıl yediğinizi rahat yiyebiliyorsunuz? Ancak insanda vicdan ve insafın kalmaması demektir bu. Taşıdığınız mide nasıl bir mide? Gerçi siz toksunuz, açın halinden, açlık sınırındaki insanın haleti ruhiyesinden anlamazsınız. Yiyin efendiler yiyin! Hem de tıka basa yiyin. Bu insanlar sizler bey gibi yaşarken içinizde yaşamaya ve yaşam mücadelesi vermeye devam etsinler. Eğer buna yaşama denirse. Unutmayın ki bu toprağın üstü varsa bir de altı var. Bu dünyada sorumluluk sahibi olanlar öbür dünyada bunun hesabını nasıl verecekler? Bunu bir düşünmelerinde fayda vardır. Komşusu açken bu dünyada tıka basa yiyenler, unutmayın ki öbür dünyadaki payınızdan yiyorsunuz. 

Yarınını düşünenlere ne mutlu! Yarınını başkalarını düşünerek yaşayanlara ne mutlu! 08/06/2017

Namus 'İki bacak arası' değil, ama soyunmak hiç değildir...

Ar, namus, iffet, edep, haya milletimizin olmazsa olmazlarındandır. Uğruna kavgalar eksik olmaz. Hatta ölüm ve öldürmeler olur. Adına da 'Namusumuzu temizledim, namus uğruna işledim" bile denir.

Ekseriyet namus konusunda hassas iken içimizden bazıları, "Namus sadece iki bacak arası değildir" şeklinde eleştiri getirir. Doğru, namus sadece iki bacak arasından ibaret değildir. Ama tamamen soyunmakta değildir. Tamam her beraber namusu sadece iki bacak arasına hapsedenleri eleştirelim. Ama insafı elden bırakmadan insanların içerisinde anadan uryan soyunan insanlara da söyleyecek iki çift lafımız olsun. Nedense namusu sadece iki bacak arasından ibaret kabul etmeyenleri özellikle sahillerde sadece iki bacak arasını ve göğsünü kapatmış bir vaziyette görmek mümkündür. Mademki halkımızın değer yargılarından olan namus kavramı anlayışı masaya yatırılıyorsa bizlerin de sadece iki bacak arasını kapatanların anlayışını  masaya yatırmamızda fayda vardır.

Namus kavramı ve anlayışına hangi pencereden bakarsak bakalım, öncelikle kadının erkeğe, erkeğin de kadına ilgi duyması kadar doğal bir şey olmadığını bilmemizde fayda var. Ne olursa olsun Allah’ın meşru ölçüler içerisinde izin verdiği faydalanmanın dışında insanların eline, beline ve diline sahip olması gerektiğini düşünmemiz gerekiyor. Yani insanımız uçkuruna sahip çıkmalıdır. Çünkü neslin sağlıklı gelmesinde mutlaka namusa verdiğimiz önem ön plana çıkmaktadır. Uçkuruna sahip çıkmayı Hz Fatıma hayırlı hanımı tarif ederken "Hayaliyle de olsa haramlarda gezmeyen, beyini de haramlarda gezdirmeyen hanımdır." diye açıklar. Yine Hz Ali hayırlı beyi, “Hayaliyle de olsa haramlarda gezmeyen, hanımını da haramlarda gezdirmeyen beydir." şeklinde izah eder. Fark etti iseniz Hz Ali ile Fatıma hayırlı kimseyi tarif ederken hem erkeği hem de kadını konu edinir. Yani namusu sadece kadında aranan bir özellik olarak görmezler.

Kültürümüzde nasıl ki kadınlar tuvaleti, kadınlar hamamı ayrı ise plajlarda da buna dikkat etmede fayda vardır. Yatak odasında bile bulunulamayacak bir kıyafetle pardon kıyafetsizlikle kadının ve erkeğin aynı ortamda denize ve havuza girmesinin savunulacak bir yönü olmasa gerek. Kadının erkekten, erkeğin de kadından kaçınmasında fayda vardır. İki hafta öncesinde bir vesileyle eş-dost ile birlikte bir sahil kenarına gittim. Yüzme bilmem ama mademki denize geldim, en azından içine girip çıkayım istedim. Otelimize ait tahsis edilmiş bölümde suya girdik. Biz girerken eşlerimiz girmedi, onlar girerken de biz girmedik. Fakat tanımadığımız kişilerin içimizde anadan uryan arzı endam ettiğini görünce ne oluyor dedim kendi kendime. İşin garibi ben ve dostlarım bu durumu garip karşılarken yanında eşi veya sevgilisi olan karşıt cinsin erkeklerin içerisinde denize girerek sonra güneşlenmek için bulunduğumuz mahalde hiç kaçınmadan rahat tavırlar içerisinde bulunmaları içine düştüğümüz durumu göstermesi bakımından manidar gerçekten. Ne diyebilirsin böylelerine, “Az öteye git desen olmaz, bu ne hal desen olmaz.” Zaten bir şey söylesek karı-koca, bize namus adına epey bir nutuk atar ve namus dersi verirdi. Sonunda biz uzaklaşıp gittik oradan.

Toplumumuz ne kadar değişirse değişsin, ne kadar dejenere olursa olsun biz mahremimize kem gözle baktırmayız. En azından bakmamamız gerekir, onları korumaya çalışır, uçan kuştan  bile koruruz. Yanımızda çırıl çıplak uzanan kişilere “Bu kadar da olmaz, edep yahu!” demek geçiyor içimden. Allah kadın-erkek, hiçbirimizi haya perdesinden yoksun bırakmasın. 08/06/2017

7 Haziran 2017 Çarşamba

İmam-hatiplerde aranması gereken vasıflar

İlmihal kitaplarına bir göz atarsak namaz kıldıracak kişide bulunması gereken temel özellikleri "Müslüman, akil-baliğ, erkek, Kur'an'dan yeterince ezber bilmesi ve imamın özürlü olmaması" olmak üzere  maddeler halinde bulmamız mümkündür. Burada tüm maddeler üzerinde durmak gibi bir niyetim yok. Merak eden sanal alemden de bulabilir.

İmam olma özelliklerinden biri gördüğümüz gibi imamın özürlü olmaması. Bu özellikler imamda olmazsa olmaz şartlardandır. Sorularla İslamiyet adlı sitede imamın özür durumuyla ilgili, “…Özürlü olmayanlar, özürlü olanlara uyamazlar. Körün imamlığı sahihtir. Ama ondan daha ehil kimse varsa, onun imamlığa geçirilmesi tenzihen mekruh olur.” açıklaması mevcuttur. Acaba bu şartlara yeterince önem veriliyor mu? Gördüğüm kadarıyla dikkat edilmiyor. 1995-2002 yılları arasında görev yaptığım bir ilde mahalle imamının elleri çolak idi. Görüntüsü itibariyle kendi pantolonunu bağlaması bile mümkün değildi. Yine doğup büyüdüğüm ilçemde görev yapan bir görevlinin sağ eli mevcut değildi. Geçen gün şehir merkezinde öğle namazı için gittiğim bir camide imam olmadığı için onun yerine namaz kıldıran müezzinin ise sol eli çolaktı. Dikkat ettim elini dizine koyamıyor, secdeye giderken önce sağ elini yere koymak suretiyle secdeye gidiyor, yine kalkarken zorlanıyor, elini bağladığı zaman sol eli görev yapmıyordu.

Yazımı okuyan bana, “Özür bir Allah vergisidir, insanın kendisinden kaynaklanmıyor…” diye bir eleştiri getirebilir. Böyle bir eleştiriye eyvallah, el- hak doğru derim. Allah kimseye bir engellilik veya özür vermesin. Biz onlara baktıkça Allah’ın kendimize verdiği sağlam vücuttan dolayı ne kadar şükretsek azdır. Bu şekilde engelli kişileri zaman zaman otobüste, iş yerlerinde, çarşı ve pazarda görebiliyoruz. Onlar da yaşayacaklar, onlar da iş-güç sahibi olacaklar ve çalışacaklar ama kamuda, ama özelde. Fakat bu arkadaşların imamlık gibi cemaatin gözü önünde icra edilmesi gereken bir görevde bulunmamaları gerekiyor diye düşünüyorum. Sonra imam olacak kişide aranacak şartları ben koymadım. Ta geçmişten itibaren konmuş kurallardır. Bu arkadaşlar mutlaka kamu ve özel sektörde mutlaka istihdam edilmeleri gerekiyor. Ama bu istihdamın adı,  imamlık ve yeri, camiler olmamalıdır. Her şeyden önce imamlık temizlik isteyen bir vazifedir. Biz iki elimizle temizliğimize yeterince önem veremiyor ve yapamıyor iken bu şekilde engelli olan kardeşlerimizin yeterince temizliklerini yapabilmeleri mümkün değildir. Piyasada bu kadar sağlam insan varken bu arkadaşların sağlam kişilerin önüne geçerek namaz kıldırmaları uygun değil gibi geldi bana. Evet, bu şekilde engelli kişilerin kıldırdıkları namaz her ne kadar namaza mani değilse de tenzihen mekruh kabul edilmektedir. Din görevlilerini seçen Diyanet İşleri Başkanlığının bundan sonra imam-hatip ve müezzin seçiminde  gerekli özeni göstermesini istiyorum. Daha önce ataması yapılan ve halen görev yapan bu şekilde engelli kardeşlerimizin  müftülüklerde veya diğer kamu kurum ve kuruluşlarında memurluk yapacak şekilde planlanmasında fayda vardır.

İmamda aranan beş temel şarttan başka liyakat esasına göre başka esaslar sıralanır ilmihal kitaplarında. Bu özelliklerden biri de ‘güzel sesli olmak’tır. Bildiğimiz gibi güzel ses bir Allah vergisidir. Her insanda bulunmaz. Ama sesin eğitimli olması önemlidir. Hiçbir makam olmadan rastgele Kur’an ve ezan okumak cemaati bezdirebilir. Sesin akıcı olmasında ve terbiye edilmesine mutlaka ihtiyaç vardır. Her Kur’an ve ezan okuyan mihraba ve müezzinliğe geçmemelidir.

İmamlıkta olması gereken özelliklerin her biri önemlidir. Yazımı uzatmama adına burada hepsinden bahsetmeyeceğim. Bundan sonra imam alımında daha önce belirtilen özelliklere azami gayret gösterilmelidir. Hatta yeni şartlar konmalıdır. Özellikle İlahiyat Fakültesi mezunu olan kişilerin sayısında günümüzde bir artış söz konusudur. Pekala, lisans mezunu olma şartı getirilebilir. Yine imamların her şeyden önce ahlaki yönden parmakla gösterilen kişiler arasından seçilmesinde fayda vardır. 07/06/2017