22 Mart 2017 Çarşamba

Pet şişelerin çilesi



Size bir soru sormak istiyorum ama soruyu duyar duymaz aklından zorun mu var be adam! Böyle soru mu olur diyeceksiniz? Olsun! Ne derseniz deyin. Ben yine de soracağım:

Günlük hayatımızda kullandığımız yan tarafta görünen 0,5 ml'lik pet şişeler ne işe yarar? Sorum bu. Hemen ne için olacak? Su içmek için kullanılır, bir defa içilir, bitince çöpe atılır diyeceksiniz. Doğrudur. Aklın yolu birdir. Ben de aynı şekilde kullanılır cevabı verirdim.

Susadığımız zaman hemen sağımıza solumuza bakarız. Gıda ürünleri satılan herhangi bir yere girer, soğuğundan bir tane alır, ağzını açar, ağzımıza dayarız. Çoğu zaman da bir dikişte bitirir, susuzluğumuzu giderir, sonra çöpe atarız pet şişeyi. Ya da elimizde tutar, herhangi bir yerde çeşme görürsek yeniden doldururuz susadığımız zaman içmek için. Bu şekil su şişesini ÖSYM'nin yaptığı merkezi sınavlarda öğrencilerin elinde, üzerinde firma adı yazılı ambalajı yırtılmış bir şekilde görürüz. Zaten üzerinde başka bir şey ile girmeleri de mümkün değildir. Bir içimlik pet şişelerin böyle bir amaç için kullanıldığını biliyordum. Ama bu konudaki bilgim, fikrim ve görgüm son 6 ay öncesinde değişti.

Benim için pet şişeler 10-15 yaş arası çocukların oyuncağı. Çocuk elindeki  suyun yarısına kadarını içiyor. Geriye kalan suyu ise sıra, masa...nerede bir düz ve yüksek yer bulmuşsa şişeyi havaya atıp düz durdurmaya çalışıyor. Düz durduruncaya kadar uğraşıyor. Çoğu öğrencinin elinde bu şekil  şişe. Birbirleriyle yarış yapıyor. Şişenin ne kafası, ne gözü kalıyor. Durmadan atılıyor. Şişe dile gelip, başına geleni bir anlatsa, şişenin çektiği işkenceyi duyunca kendi derdinizi unutur, şişeye ağlar, kendi halinize şükredersiniz.

Teneffüs saatini bu şekil bitiren öğrenci hızını alamayıp derste de denemek ister şişeyi düz durdurma işini. Öğretmenin derse başlamasıyla birlikte nihayet şişeler sıralardaki yerini alır. Fakat şişe yine dinlenemez. Çünkü derste gözü olmayan öğrenci yine şişe ile uğraşır. Ya yere düşürür, ya sıkıştırır. Ortalığı kulakları rahatsız eden bir ses kaplar. Ya da üzerindeki ambalajı soyacağım diye çabalar. Ardından kağıdını çöpe atmak için kalkar. Hiçbir şey yapamazsa can sıkıntısından suyu içmeye çalışır. Ağzını havaya doğru kaldırır, şişenin kapağını açar. Ağzı ile şişenin arasında üç-beş cm mesafe bırakır, lıkır lıkır içmeye çalışır. Üzerine dökünce de ayağa kalkar: "Selpak mendili olan var mı" diye seslenir. Öğretmen de bu arada ders işlemeye çalışır, eğer becerebilirse.

Bir kişinin susadığı zaman içmesi için üretilen ve satışa sürülen pet şişenin bu şekil amacı dışında kullanıldığını sanırım bir çoğunuz görmemişti. Çocukların elinde oyuncak olan bu şişelerin durumunu görünce onlar adına üzüldüm. Onların başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Allah kimseyi şişeler gibi yapmasın,  çocukların maskarası kılmasın, amacı dışında ayak altına düşürmesin. İyi ki pet şişe olmamışız. 22.03.2017

En güzel planımız plansızlığımızdır

Plansızlık bazı insanların paçasından akar. İşin garibi plansız olduğunun farkında değildir. Bu durumunu söylemeye kalksan -kan akmaz akmaya ama- her an için Filistin-İsrail gibi olmakla karşı karşıya kalabilirsin.  Çünkü yüzünden okunan plansızlığını kabul etmez.

Plânsız olanların kendisine bir şey olmaz. Sadece etrafınadır zararları. Onlara saç-baş yoldurur, dişlerini kırdırır, boğazına döktürür. Yutkunur, içine atarsın, kendi kendine buğzedersin. Kendileri ise etrafına gülücükler dağıtarak hiçbir şeye sebep olmamış gibi hayatlarını yaşamaya devam eder. Nice nesilleri gönderirler öbür dünyaya. Çünkü uzun ömürlü olurlar. Çoğu kimsenin salına yapışırlar diyeceğim ama plansız olduklarından zaten cenazene gelemezler. Hasılı işin bunlara kalırsa dona kalırsın. Cenazen de orta yerde kalır. En iyisi yok kabul edip yoluna devam etmek dersin ama ne mümkün. Çünkü hayatın her alanında bunlarla beraber yaşıyorsun. Hele bir de hiçbir şey olmamış gibi dürüstlük abidesi olarak konuşmaları yok mu? İşte kişiyi kahreden de bu.

Ortak sınav yapacaktır öğretmenimiz. Sınavına gelmez. Sınavını bir başkası yapar. Sınavını da adam gibi hazırlamaz. Yapacağı sınavı önceden haber vermez. Tam derse girerken eline tutuşturulur, sınavı yapıver diye. Halbuki daha önce haber vermiş olsa dersinle ilgili daha önceden tedbir alırsın. Çünkü dersini işleyemediğin zaman bir hafta boyunca o sınıfa bir daha derse girmeyeceksin. O sınıfı diğer sınıfların seviyesine getirmek için epey bir efor sarf etmek gerekir.

Haftaya o sınıfın dersine girip hızlandırılmış ders yapacağım diye bir plan yaparsın. Evdeki hesap çarşıya uymaz. Çünkü bu sefer de okul idaresi eline yapılsın diye kazanım değerlendirme sınav evrakını tutuşturur. Güler misin, ağlar mısın? Eskiden Hababam filmlerinde görürdük böylesini. İzlemeyenimiz yoktur bu filmleri. Orada öğretmen sınıfa girer: "Çıkarın kağıtları, yazılı yoklama yapacağım" der. Bizimki de o hesap. Birilerinin plansızsızlığının ceremesini senin planlı olman çeker.

Ne olur yani. Bir gün öncesinden bu tür sınavların duyurusu yapılsa diyeceğim ama. O zaman biz plansız insanı nasıl tanıyacağız değil mi? 22.03.2017

"Cildiniz de pek kötüymüş!.." -II-

21/03/2017 günü "Cildiniz de pek kötüymüş*" başlıklı yazımı kaleme aldıktan sonra hani bizde laf lafı açar denir ya. İşte öyle. Hemen aklıma 2000'li yıllarda başıma gelen yine cildimle ilgili bir anekdot geldi. Oldu olacak onu da kaleme alalım istedim. Hem böylece cildimin ne kadar kötü olduğunu ben hakka'l yakin biliyorum. Siz de ilme'l yakin öğrenmiş olursunuz.

Babam rahmetlinin sağ ayağının baldırında egzamaya benzer bir şişlik vardı. Sürekli kaşırdı. Zaman zaman da kanardı. Birkaç defa Meram Tıp Fakültesi Cildiye bölümüne götürdüm. Patolojik inceleme için vücuttan alınan parça Ankara'ya gönderilirdi. Aylarca sonucun gelmesini beklerdik. Sonuç: "Yapılan incelemelerde herhangi bir bulguya rastlanmamıştır" şeklinde gelir, birkaç merhemle bizi gönderirlerdi. Babam durmadan sürerdi merhemi, hiç de faydası olmazdı. Merhemle birlikte yumuşayan cilt daha sonra kabuk bağlar, kaşıntıyla beraber dökülürdü. Her yaz geldiğimde bana ayağını gösterir, beni doktora götür derdi. Doktora götürünce de tahlil ve tetkikler uzayınca: "Oğlum ben de bir şey yok, gidelim" derdi rahmetli.

Yine bir defasında  hastaneye götürdüm. Bizi muayene etmeye bir iki hasta kalmıştı. Bu esnada bir yakınım gördü bizi. "Geçmiş olsun" dedikten sonra "Ne hayır" dedi. Durumumuzu anlattıktan sonra: "Bu yaşlı amcayı burada niye bekletiyorsun, çık yukarıya özel muayene yaptır**" diye yol gösterdi. Yukarıdaki hocaya muayene olsak da bizi parça alınsın diye aşağıya polikliniğe gönderirler, dedim ise de, "Hastalık bu, ihmale gelmez. Buradaki doktorlar daha öğrenci. Sen yukarı götür, adamcağızı burada bekletme. Bu gibi durumlarda para düşünülmez" deyince kınayanın kınamasına aldırarak soluğu özel muayene sekreterliğinde aldım. O günün şartlarında 60 lira olan ücretini ödedim. Şimdilerde sanırım muayene ücreti 250 lira civarında. Babam, ben ve yanımda bir arkadaşımla beraber PROF'un odasına girdik. Babamın ayağını gösterdim. Ne dokundu, ne baktı, ne de muayene etti. Yerinden kalkmadan uzaktan baktı: "Amcayı aşağıya polikliniğe götür, oradan parça alıp patoloji sonucunu bekleyeceğiz" dedi. Sonra bana döndü. "Sen iyi misin, babandaki bu şişliklerden sende de var mı dedi. Hayır dedim. Hayret bir şey! Sen babanı boş ver. Senin cildin çok hassas. Sarısın. Sarı cilt  pek makbul sayılmaz.  Güneş'ten kendini koruman lazım." dedi. Şapka giyiyorum dedimse de şapka falan kurtarmaz seni. Sen fötr şapka giymelisin. Yok yok. Fötr dedimse de kamıştan yapılanı giyeceksin" dedi. Tamam hocam, dediğin gibi olsun deyip ayrıldık. 60 lira bayılmıştık ama boşa gitmedi. Nasıl korunacağımla ilgili bir çuval laf işitmiştim. Kim verirdi buncacık paraya bu kadar bilgiyi. Tıp sadece muayene, tetkik ve teşhisten ibaret değildi ki. Koruyucu hekimlik denen kısmı da vardı. Sayın hocamın yaptığı da buydu.

Biz babamızı muayene ettiremeden aşağı polikliniğe döndük tekrar. Az önce parasız sıra bekliyorduk. Şimdi ise paralı bir şekilde sıra beklemeye başladık. İnsan para verince kendinden emin bir şekilde bekliyor sırasını... Verdiğimiz paraya mı yanayım, muayene etmediğine mi? Üstelik adamın "Cildin pek makbul değil" demesi de işin tuzu biberi oldu. Sözümü uzatmayayım. Zaten maksat da benim cildim idi. Sanırım mesele anlaşıldı. Benim başıma böyle bir şey gelmedi, ilginçmiş derseniz. Bir telefon kadar yakınım size. Siz yeter ki cebinize parayı koyun gelin. ben sizi o doktora götürmeyi garanti ederim. Ama ağzından sizinle ilgili ne çıkar onu garanti edemem. Bu kıyağımı da unutmayın efendim!

Meraklısı için söyleyeyim. Alınan parça Ankara'ya gönderilmiş olmasına rağmen cildin üzerinde ben buradayım diyen şişlikten herhangi bir bulguya rastlanmadı sonucu geldi. Sonunda bizi AÜ. Tıp Fak. İbni Sina Hastanesine sevk ettiler. Orada da sıra beklerken birinin: "Dışarıdan gelmişsiniz, niye burada oyalanırsınız, çık yukarıya muayene ettir babanı**" demesinden sonra yine soluğu yukarıda aldım. Özel muayeneden sonra  alınan parçanın sonucunu bir hafta sonra  tekrar hasta ile birlikte hastaneye giderek öğrendik. Hastamızın "Bowen hastası" olduğu ortaya çıktı. Yatırdık hastaneye. Eşin-dostun: "Aman bıçak vurdurma" demesinden babam etkilendi. Ameliyat olmaktan vazgeçti. Hastaneden çıkarttım. Ertesi yıl babamı ikna ederek Meram Tıp'a ameliyat için getirdim. Bu sefer kalbi el vermedi yaşından dolayı.

Son zamanlarında rahmetli sağ ayağını pek kaldıramıyor, kütük gibi olmuştu. üstelik kıvıramadığı gibi yürüyemez de olmuştu. İçinden akan irin koku da yapıyordu. Ölümü ayağından oldu. Karın ve bereketin bol olduğu bir Cuma akşamı (03/02/2017)   Hakka yürüdü. Mekanı Cennet olsun. Ayağından çok çekti. Namaz ehli biri idi. Varsa günahı, ayağından çektiği inşallah günahlarına keffaret olur. Allah rahmet eylesin...

*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2017/03/cildiniz-de-pek-kotuymus.html

**Bugün geriye dönüp bakınca biri Konya'da diğeri Ankara'da olmak üzere iki kişi özel muayeneye yönlendirdi. Parayı bayıldıktan sonra tekrar polikliniğe geldik. Düşünüyorum da acaba bu iyilik meleklerini özel muayene doktorları görevlendirmiş olmasın. Şu içimden geçirdiğime bakın hele... Dedim ya: "Cildiniz de pek kötüymüş" diyene içim de öyle diye. Sanırım dışım gibi içim de kötü. Ne yaparsınız benim içim de bir, dışım da. katlanacaksınız buna... 22/03/2017