9 Mart 2017 Perşembe

ÖSYM kriterleri *

Bir ara kopya skandallarıyla bir darbe yemiş olsa da ÖSYM'nin yaptığı sınavlar sınav öncesinden, sınav esnasına ve sınav sonuna kadar her şeyiyle düzen ve tertip çerçevesinde yürüyor. Bu tür sınav sistemine eleştirel bakmakla birlikte milyonlarca kişinin sınavını binlerce görevli bir orduyla tereyağından kıl çeker gibi sorunsuz yapması takdire şayan gerçekten.

Mantığın kabul etmediği kurallara, sınav komisyonundan; salon görevlilerine, sınava giren öğrencisinden; velisine varıncaya kadar  herkes uyuyor, itiraz da yok: 10.00’da başlayacak sınav için öğrenciler  en geç 09.45’de sınav yerinde olması gerekiyor. Gelemeyen durumuna razı olup boynunu büküp geri dönecek. Sınav esnasında ilk 120 dakika çatlasan da patlasan da salon dışına çıkamıyorsun, sınavın bitimine 15 dakika kala kimse yine çıkış yasak. Sınav esnasında kimse kimseyi rahatsız etmiyor, sınav bitmiştir sözüyle herkes kalemleri bırakıyor. Sınava girerken öğrencisinden görevlisine –neredeyse- elbisesinin dışında hiçbir şey ile giremiyor içeriye. Elimizden düşürmediğimiz, neredeyse yatağa beraber yattığımız cep telefonları bile böylesi sınavlarda saatlerce dinlenmek suretiyle istirahate çekiliyor. Cebindeki bozuk paranla bile giremiyorsun, varın siz gerisini düşünün.

Sınavın sorunsuz olmasının kanaatimce en önemli nedeni kurallarının acımasız olması ve kuralların uygulanıyor olması. Bence esas mesele bu. ÖSYM hangi sınav kuralını koymuşsa, kural mantıklı da olsa mantıksız da olsa uygulama imkanı bulması. Burada kuralları yazıp hem vaktinizi almayacağım hem de sayfamı doldurmayacağım. Hiç sınavla alakası olmayanımız bile sanal alemde kısa bir gezinti yapsa kuralları görür. Her şey yasak anlayacağınız. Hele şükür aldığımız nefese karışmıyor. Eğer ÖSYM aldığımız nefeslerden şüphelense öyle zannediyorum nefes almamızı da yasaklar. Şimdilik böyle bir şüphe yok sanırım.

Şimdi sadede gelelim, derdim üniversite sınavları değil. ÖSYM’nin yaptığı sınavlarda birçoğu; acımasız, gereksiz ve mantıksız görünen yasaklar uygulanma imkanı buluyor. Genelde bu ülkede her şeyde bir kural vardır. Her şeyin kuralları belirlenmiştir. Kurallar iyi düşünülüp konulmuş ama bir sorun var. Bu ülkede kurallar hep çiğnenir, uygulanmaz. Bizim huzur, refah, düzen ve tertibimiz için konmuş bu kurallara uysak günlük hayatı kendimize ve birbirimize zehir etmeyiz. ÖSYM'nin mantıksız görünen kuralları tıkırında işliyor da diğer kurallarımız niçin çiğneniyor?  Hayatı zindan ederiz kendimize ve çevremize. ÖSYM sınavında görev alanlar, sınava girenler de bu ülkenin insanı. Dışarıdan ithal edilmiş değildirler.  O zaman mesele nedir?

Mesele kural tanımaz aymazlığımızdadır. O zaman ÖSYM bu işi çözmüşse sosyal, siyasal, ekonomik vb hayatın her alanına ait kuralları ÖSYM koysun. Cezaları da tıpkı sınavlardaki gibi ağır olsun. Cezalar mutlaka uygulansın. Bize biraz kural öğretsin olmaz mı? Hatta biz hiç AB ve Kopenhag kriterleriyle uğraşmayalım, hatta adına Ankara kriterleri de demeyelim. (Şimdilerde bu kriterlerden pek bahsedilmiyor artık.) Tüm kriterlerimiz ÖSYM kriterleri olsun, adam gibi uygulansın. Bizim ÖSYM kriterlerimiz dünyaya örnek olsun.

Kurallarla yaşamaya başlayınca bu ülkeye dirlik ve huzur, birbirimize saygı ve sevgi hakim olur. Kurallara uydukça hayatın anlamının olduğunu bir kat daha iyi  anlarız. Çocuklarımıza yaşanılır bir ülke bırakırız. Bilelim ki bu ülkenin sorunu, kural eksikliğinden değil, kurallara uymadığımızdandır. Kural tanımaz tavrımızdandır.  


Yarın  YGS sınavına 2.265.902 kişi katılıyor. Allah gençliğin baharındaki bu gençlerimizin yardımcısı olsun. Hepsine emeklerinin karşılığını versin, başarılar dilerim. 08/03/2017

11/03/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Uzaklaştığımız değerlerimizden vefa

“Borcunu ödeme,  sözünü yerine getirme, sözünde durma; sevgi, dostluk ve bağlılıkta sebat,  sevgide bağlılık” gibi anlamlara gelen vefa hepimizin bildiği gibi dört harften oluşuyor. Görüldüğü gibi kendisi küçük ama anlamı büyük bir kelime.

Hepimize lazım oluyor bir gün. Bir konuda yalnız kaldık mı hatırlarız bu kelimeyi. Çoğu zaman da dertleniriz; vefa kalmamış, İstanbul'da bir semtin adı deriz. İçimize kapanır, hayata küseriz. 

İnsan büyüdükçe daha çok arıyor bu vefayı. Hele bir de unutulmaya yüz tuttuğu zamanlarda daha fazla bir ihtiyaç duyuyor. Vefa; unutulmamak, hatırlanmak, aranmaktır. İyi günde ve kötü günde dostunu yalnız bırakmamaktır. Sevinç ve üzüntülü anlarına ortak olmaktır. Geçmişte içilen bir acı kahvenin 40 yıl hatırını gütmektir. İyi gün değil, kötü gün dostu olmaktır. Yıllar geçse de bir hal-hatır sormadır, gönül almadır. Dostuna, yanında ayrı bir yeri ve değerli olduğunu hissettirmedir. Sözde değil, özde sevmedir.

Tarihimiz, kültürümüz vefaya ayrı bir yer vermiştir. Örnekleri de çoktur. Vefa sadece dostumuza, sevdiğimize değil; onun çoluk ve çocuğuna da gösterilir, baba dostu tabiri de sanırım buradan gelmektedir. Bize küçüklüğümüzde öf demeyen anne ve babaya büyüdüğümüzde "öf" bile dememekti, bakımlarını üstlenmekti. Onları horlayıp dışlamamaktı. Onlardan ilgi, alaka ve güler yüzü esirgememekti. Kültürümüzde huzur evlerine yer yoktu... Değerlerimiz böyle idi.

Birçok değerlerimizde olduğu gibi vefada da bir yozlaşma söz konusu günümüzde. Anne-baba bir yüktür artık evladının gözünde. Çünkü muhtaçlığı kalmamıştır. Yük olduğu hissini edinen anne-baba soluğu, adına huzur dedikleri kimsesizler ve sahipsizler yurdunda alıyor… Öğretmen için; "Vurduğu yerde gül biter... Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" bakış açısından "Çocuğuma yan bakanın yuvasını bozar, hayatı zindan ederim" noktasına gelindi. Öğretmenin başarısı öğrencinin başarısına endekslendi. İyi öğretmen en fazla net çıkartan öğretmen oldu artık. Kimse öğretmenin değer ve davranış vermesini istemiyor. 

Bir dostumuzdan borç alma dönemi neredeyse bitti. En iyi dostumuz kapısını çaldığımız zaman bize kapısını ve kasasını açan bankalar oldu. O kadar vefalılar ki elimizi verdiğimiz zaman kolumuzu kapıyor. Salmıyor hiç. Ömür boyu müşterisiyiz artık, ona olan borcumuzu ödemek için. Öğrenci ve öğretmen, anne-baba ve evlat, komşuluk, dostluk, amir ve memur vs ilişkileri menfaat ilişkisine dayanır oldu. İşimiz bitinceye kadardır. Çıkarımız kalmayınca bir daha geri dönmeyecek şekilde terk eder olduk.


Dilimizden hiç düşürmediğimiz bu vefanın sözde değil özde olması için bir ve beraber iken isteyerek veya istemeyerek meydana gelmiş hoş olmayan durumları kuma yazmak, gördüğümüz iyilikleri ise kayaya yazmak gerek. Almadan vermeyi alışkanlık haline getirmek, çok büyük beklentiler içerisine girmemek, karşılıksız sevmek, insanları olduğu gibi kabul etmek gerekir diye düşünüyorum. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur dendiği gibi geçmişi hayırla yad etmek için ziyaretler yapmak, hediyeleşmek geçmişi diri tutar, vefayı yarınlara taşır. Vefa gösterenlerden ve vefa görenlerden olmamız dileklerimle!... 09.03.2017

8 Mart 2017 Çarşamba

Bu -gereksiz- bilgileri biliyor muydunuz?

 Süper lig şampiyonluğunda; Galatasaray'ın 19, Fenerbahçe'nin 19 defa şampiyon olduklarını,
·         Türkiye Federasyonu kupasını Galatasaray'ın15, Fenerbahçe'nin 6 defa kazandığını,
·         Başbakanlık kupasını F.Bahçenin 8, G.Sarayın 5 defa kazandığını,
·         G.Sarayın Kadıköy’de F. Bahçeyi yendiği 99 yılından bu yana G.Sarayın 6, Fenerbahçe’nin 6 şampiyonluk kazandıklarını,
·          Galatasaray'ın üst üste 3 kez şampiyon olan tek takım olduğunu, UEFA ve süper kupayı kazanan tek takım olduğunu,
·         Şampiyon olduğu halde Fenerbahçe’nin Avrupa'da Türkiye’yi 2 yıl boyunca temsil edemediğini,
·         Galatasaray'ın bundan sonra Kadıköy'de oynayacağı maçlara Akhisarspor'un formasıyla çıkabileceğini,
·         Türkiye'de futbol oynayan birçok futbolcunun 15 yıl çalışarak kazandığını 65 yaşına kadar çalışan bir prof'un kazanamadığını,
·         Futboldaki fanatizmin hiç bir spor dalında olmadığını,
·         Maça gitmeyenin ya da maç seyredenin konuştuğu kadar profesyonel futbolcunun maç hakkında konuşmadığını,
·         Bazılarına göre, Fenerin Galatasaray'ı, Galatasaray'ın Fener'i yenmesinin şampiyon olmaktan daha değerli olduğunu,
·         Büyük takımların kendi aralarında yaptığı maçlarda rakip seyircinin stada giremediğini,
·         I. Dünya Savaşını kaybeden Osmanlı'nın Çanakkale Meydan Muharebesinde gösterdiği zaferi ön plana çıkardığını,
·         Futbolda asıl olan sezon sonunda şampiyonluk olmasına rağmen, lokal başarı ile günlerce ve hatta 16 yıl boyunca sevinildiğini, haticeye değil neticeye bakılması gerektiğini,
·         Avrupalılara karşı hep geçmiş başarıları anlattığımızı,

·         Sanal alemdeki tek taraflı mağrurluğu görünce hayatında hiç maça gitmemiş birisine bu yazıyı yazdırdığınızı...