Milli Eğitim Bakanlığı, bünyesinde görev yapan yöneticilere zaman zaman il dışında seminer, kurs vb aktiveler düzenlemektedir. Buralarda eğitim ve öğretim masaya yatırılmaktadır. Bu tür seminerler sahil kenarında 5 yıldızlı otellerde düzenlenmektedir.
3-5 sene öncesine kadar bu tür programlar devlete ait hizmet içi eğitim enstitülerinde yapılırdı. Masraflı oluyor diye devlet bundan vazgeçmişti.
Hizmet içi eğitim seminerlerini 5 yıldızlı lüks otellerde düzenlemek sanırım Meb'in kendi tesislerine göre daha uygun olmalı ki, şimdilerde oteller tercih edilmektedir. Etkinlikler genelde kış aylarında yapılmaktadır. Yani otellerin müşteri yönünden sinek avladığı bir sezonda firmalar, müşteri olarak Meb'i ağırlamaktadır. Hikmetinden sual olunmaz ama bu uygulama bana biraz garip geldi. Büyüklerimizin bir bildiği vardır mutlaka. Bize garip gelse de yetkililerin doyurucu açıklaması vardır sanırım. Fakat insanların aklına ölü sezonda firmalara destek olma da gelebilir. Belki de yapılan doğrudur. Ben çağın gerisinde kaldım sanırım. belki de müdürlerin böylesi ortamlarda deşarj olmaya ihtiyacı vardır. Kendilerinin ve eğitimin gelişmesine katkısı da vardır, kim bilir?
Bu konuda kimseyi eleştirme ve ayıplama durumunda değilim. Eğitimde kaliteyi artırmak, çalışanlara bir ufuk kazandırmak, onlara moral ve motive etmek gerekir. Fakat bu tür eğitim çalışmalarının yeri devlete ve kamuya ait tesisler olmalı. Kazanacaksa devletin tesisleri kazanmalı, devlet çalışanları için harcama yapacaksa bu işi yine kendi tesislerine harcamalıdır. Ayrıca bu tür aktivitelerin yapıldığı yerlere katılımcı olarak gelen yöneticiler işin mutfağından gelen bireyler olarak her şeyi enine boyuna konuşup tartışabilmelidir. Sadece üniversiteden getirilen akademisyenlerin sunumu veya Ankara'dan gelen yetkililerin telkin ve tavsiyesinden ibaret olmamalıdır. Sorun tespiti, sorunun çözümü mutlaka masaya yatırılmalıdır. Sorunların üzerine ciddiyetle gidilmelidir. Programlara ortak akıl hakim olmalı, sonucunda iyi bir sinerji ortaya çıkmalıdır. 10/12/2016
10 Aralık 2016 Cumartesi
9 Aralık 2016 Cuma
Yoksa bize ırak Allah’a yakın ol mu diyorsunuz?*
Bir cahil cesaretiyle bir yıl önce başlamıştım gazetemizde
yazı yazmaya. Dün itibariyle tam bir yılı doldurdum. Haftada iki gün karşınıza çıkıp
arzı endam ettim. Çalakalem duygu ve düşüncelerimi ifade ettim. Sizin her
biriniz yazılarım ya da yazdıklarımdan daha güzel şekilde yazabilir, daha
farklı konulara değinebilirdiniz. Bundan şüphem yok.
Hani cahil cesurdur” derler ya. Benim ki de öyle işte...
Bir yıldır yazdım ama neredeyim, okunuyor mu, okunmuyor mu,
iyi mi yazıyorum, kötü mü yazıyorum bilmiyorum. Çünkü doğru dürüst
yeterince geri bildirim almadım. Dönüt geliyorsa da haberim
yok. Bireysel görüştüğüm bazı kimseler sağ olsunlar tepkilerini dile
getiriyorlar. Ama yeterli görmüyorum. Halihazırda kendimi körler ve sağırlara
oynuyor gibi görmekteyim.
Her insan gibi benim de yapıcı eleştiriye ihtiyacım var.
Hani biz söyleriz ya: “Dost acı söyler, yüze karşı söyler” diye. Eksiklik ve
hatalarımı ancak söylenirse düzeltebilirim. Ben yazı yazma konusunda kendimi
bulunmaz Hint kumaşı gibi hiç görmedim. Bilgi, donanım, birikim, kelime hazinem,
Türkçe yazım ve imla kurallarım bakımından eksik olduğumu ilk yazımda da ifade
ettim; Küçük Ayasofya Camisine imam olarak atanan Bekri Mustafa’yı anlatarak.
Hangi iş olursa olsun kendimi hep, “Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman
Çelebi derler” misali “Abdurrahman Çelebi” olarak gördüm. Hasılı hem
acemiyim, hem de bu işin ehli değilim.
Şunun iyice bilinmesini isterim ki, yaptığım işi en iyi
şekilde yapmak isterim. Bunun için de sizlerden dönüte ihtiyacım
var. Yoksa ha varlığın ha yokluğun mu diyorsunuz? Ya da olduğun kadar rezil
olmuşsun, rezillikte iyice piş mi diyorsunuz? Yoksa şu müezzin gibi
miyim? Hani bir köyde hiç namaz kılan yokmuş. Buna rağmen biri, görevli
olmadığı halde üzerine vazife çıkarmış. Camiye gelen olmasa da her gün minareye
çıkıp ezan okuyormuş. Bencileyin adamın sesi de çirkinmiş. (Aslında çirkin ses
yoktur. Eğitilmemiş ses vardır.) Köylüler toplanıp adama: “Arkadaş biz namaz
kılmıyoruz. Camiye de gelmiyoruz. Sen ne diye hep ezan okuyorsun’ demişler.
Adam, ‘Ben Allah rızası için okuyorum’ demiş. Köylü: ‘Ne olursun sen, bundan
sonra Allah rızası için ezan okuma’ demişler. Adam istenmemesine rağmen okumaya
devam etti mi, etmedi mi bilmiyorum. Eğer okuyucularım olarak bir şey söylersek
kırılır, üzülür, gönül koyar, biz söyleyemeyiz diyorsanız, bana: “Allah rızası
için bundan sonra yazma” deyin ben anlarım.
İnsanın hatasının yüzüne karşı söylenmesi kişiyi üzer. Ama
eleştiri de olmazsa olmaz kurallarımızdandır. Gelin şu kuralı bir tarafa
bırakalım da, bana yapıcı eleştiri yapın. Eleştiri yapanı gerçek dostum
bilirim. Yok arkadaş, senin dostluğunu da istemeyiz, bizden uzak durun
diyorsanız, bu da bir eleştiridir. Mutlaka deyin.
Yoksa senin bize, bizim de sana verebileceğimiz bir şey yok. Bizden ırak, Allah’a yakın ol mu diyorsunuz?.. Ne derseniz deyin ama bir şeyler
söyleyin, yazın. En sevdiğim insan tipi ardımdan değil de zoruma gitse de yüzüme karşı söylenendir. Yok senin sevgine de ihtiyacımız yok. Gölge etme,
ihsan istemez; dünya kuruldu, kurulalı böyle eziyet görmedi diyorsanız,
daha ne diyeyim: Allah sizin de benim de hayrımı versin!... Hep birlikte nice
yıllara inşallah! 06/12/2016
* 10/12/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Devlet yönetiminde biraz ciddiyet lütfen!
"Kulu Kaymakamı Hüseyin Avcı, 1 Aralık
tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 2016/681 sayılı kararname
ile Gümüşhane Vali Yardımcılığı'na atandı. Ancak bugüne kadar göreve başlamayan
Hüseyin Avcı'nın, Fethullahcı Terör Örgütü soruşturması kapsamında tutuklandığı
öğrenildi” şeklinde bir haber
değişik gazete ve haber kanallarında yer aldı bugünlerde.
Bu habere ne denir. Trajikomik hafif kalır yanında. Plan yapıp
uğraşılsa böyle vahim bir yanlışı beceremez hiçbir insan, kurum ve kuruluş. Bu
habere ne gülünür, ne de ağlanır. Bu habere konu olan durum kahretmesi lazım
bizi. Bu işi yapanlar nasıl böyle bir yanlışa imza atabilirler, gerçekten merak
ediyorum. İnsan hata yapabilir diye düşünebilirsiniz. Bu hatanın telafisi falan
olmaz. Dostu üzüntüsünden kahreden, düşmanı da sevindiren bir gaftır bu.
Okullara müdür seçilirken bile kılı kırk yararcasına araştıran yetkililer bir
ile vali yardımcısı ataması yaparken aynı özen ve itinayı göstermedikleri göze
çarpmaktadır.
Merak ediyorum devlete atamalar bu şekil mi yapılıyor? İnsanlar
bu şekilde mi araştırılıyor. Üstelik atanan adam son günlerin ihanet şebekesinin içerisinde olmasından dolayı içeride tutuklu. Bu işi yapanların kötü niyetli olduklarını sanmıyorum.
Fakat bu bariz hatanın su götürür tarafı yok. Çok ciddiyetsiz bir atamadır
bunun adı. Aşağıdan yukarıya bu atama işinde pay sahibi olanlar mutlaka hesaba
çekilmelidir. Mevcut görevlerinden el çektirilmelidir. Öyle: “Efendim teknik
bir hata oldu” şeklinde bir açıklama falan paklemez bu durumu.
İyi niyetli olduğu halde köşe başlarını tutmuş, fakat işine
gereken özeni gösterememiş, ya da yaptığı işin önemini kavrayamamış insanların
yeri, devletin üstünde sorumlu bir makamı işgal etmek değildir. Bize işini
düzgün yapacak, titiz çalışacak gözü açık insanlar lazım. Haydi geçmişte bu şer
odağı tanınmıyordu. Günümüzde tüm foyası ortaya çıkan bir yapının tutuklu
elemanının yeri bir üst makama terfi olmamalıydı. Bu işte art niyet yoksa kasıt vardır. Telafi etmez ama. Sorumluların yeri kapı önüne konmaktır.
Sözün bittiği yerdeyiz maalesef. Bu yapılan yanlışın
düzeltilecek bir açıklaması da olamaz. Deve misali her tarafı eğri. Devlet
yönetiminde, devlete adam atamada biraz ciddiyet lütfen! Başka bir şey
istemiyoruz. 09/12/2016
Kaydol:
Yorumlar (Atom)