26 Kasım 2016 Cumartesi

Cami-okul yararına ortaklık

İçinizde farklı ortaklıklar yapanlar vardır mutlaka. Cami-okul işbirliği yapan var mı bilmiyorum. Eğer böyle bir ortaklık yapanınız yoksa o zaman ilk olma bakımından bu şeref bana ait.

2014 yılında kısa süreliğine görev yaptığım okuluma 100 m. mesafedeki caminin görevlisi yanıma geldi: "Hocam pazar günü seçim var biliyorsun. Gelene gidene okul yararına çay satalım, kazancı paylaşalım. Çay seti ve çay malzemesini ben temin ederim. Okulun önüne kurarız. Okuldan sadece elektrik kullanırız" dedi. Yapabilir miyiz dedim. "Hocam hepsini ben hallederim, ben uzun yıllar market işlettim. Ticaretten anlarım, sen merak etme, sadece çay ve suyun fiyatını gösteren yazı çıkartıver"  dedi. Tamam hocam olur dedim.

Pazar günü okula geldiğimde imam arkadaşımızın çay tesisatını kurduğunu gördüm. Kazanın başında eşi çay dolduruyor, 14-15 yaşlarındaki iki çocuğu da sandıkların kurulduğu sınıflara çay getirip götürüyorlar. Kendisi de tesisatın yanında altına çektiği bir sandalyeye oturarak işleyişi takip ediyor.  Öğleye doğru "Hocam çayı 50 kuruşa indirelim, daha fazla satalım" dedi, sen bilirsin dedim.
*
Akşam 17.00'de sandıklar kapanıp sayılar başlayınca ortağım beni çağırdı hesap görelim diye. Geldim yanına. 260 lira uzattı elime. "Hocam akşama kadar bu kadar birikti. Burada eşim ve iki çocuğum çalıştı. Sen bunlara bir yevmiye tespit et, aldığım malzemeyi de düşelim, gerisini paylaşalım" dedi. Hocam, kendin takdir et; çay, şeker ve ped bardak masrafını da düş, okuluma ne düşüyorsa bana onu ver dedim. Aile bireylerine 30'ar lira uzattı. 50 lirasını da masrafa çıktı. Geriye 120 lira kaldı. "Hocam bu paranın 100 lirasını da iktidar partisi yetkililerinden istedim" dedi. Paranın 60 lirasını bana uzattı. Ortağımın  ticari zekasına hayran kaldım. Onun yaptığı jeste karşılık okulumun payına düşen paradan 10 lirasını uzattım kendisine. 70'e, 50 paylaşmış olalım dedim. Teşekkür ederek ayrıldım yanından.

Hasılat beklediğim gibi olmadı ama ortağıma ne kadar teşekkür etsem azdır. En azından masrafları karşılamadı, zarardayız diye benden para istemedi. Yüzsüzlük yapıp siyasilerden para istemese masraflar cepten çıkacaktı. Okuldan giden elektrik sarfiyatını hesaba katmadık tabii. O da devletten oldu artık. Bereket ortağımızın aile fertleri" Biz 50 liradan aşağıya çalışmayız, 30'u kabul etmeyiz" demedi. Bir de öyle deselerdi pamuk elim cebime gidecekti ve havayı alıp ava giderken avlanacaktık.

Kar edemedik etmesine ama en azından 3 kişiye yani cami ortağımızın ailesine bir günlük iş vermiş olduk. Para, imamın bir cebinden çıktı, diğer cebine girdi yani.

Burada imamın ticari zekasına da hayran kaldığımı ifade etmeden geçemeyeceğim. Aldığı çay masrafını belirlemek için: "Pet bardak şu kadar almıştım, yarısının kullanıldığını kabul edelim, çayın yarısı kullanılmıştır...vs. diyelim. Kalan malzeme de caminin..." demesi yok mu? Hayran olmamak elde değil gerçekten.

Beğendiniz mi benim ortaklığımı?.. Eğer beğendi iseniz, biz de yapalım derseniz bu şanslı ortağıma ulaşmak isterseniz bir telefon kadar yakın olduğumu bilesiniz.   26.11.2016

25 Kasım 2016 Cuma

Münafığın Özellikleri**

Bir ilmihal kitabını açıp bakarsanız inanan insan topluluklarını 3'e, hatta 4'e ayırır: mümin, münafık, kafir ve müşrik diye. Bu inanan tiplerin içerisinde en tehlikelisi olarak münafık zikredilir. 

İçi dışına benzemeyen bu kişi, içten inanmadığı halde dıştan inanmış gibi görünür. Medine'de Peygamberimize kök söktüren, kuyusunu kazmaya çalışan, boğmaya çalışan yine bu tiptir. Ömrü ikili oynamakla geçer, Müslüman dairesi içerisinde yer alır. Müslüman görünür, başkasıyla iş tutar. Pirincin içindeki pirince benzeyen beyaz taş gibidir. Dost görünümlü düşman dense yeridir. Asla sırtını dönmeye gelmez bu tiplere. Hadisi şerifte Peygamberimiz münafığın alametlerini üç olarak sayar:
* Konuştuğu zaman yalan konuşur,
* Söz verir, sözünde durmaz,
* Emanete ihanet eder.
Kur'an-ı Kerim'de cehennemin en alt tabakasının münafıklara ayrıldığı zikredilir. 

İçimizde kim münafıktır, kim değildir bilmem. Herhangi bir kesimi, kişiyi "şudur" şeklinde bir tasnife tabi tutmam. Kişi, kendisini ne ifade ediyorsa öyle tanır, içime sinse de sinmese de öyle bilirim. Yaptıkları ve davranışlarıyla bir kanaat sahibi olsak da kimin neye inandığını Allah bilir. Üstelik bu konunun uzmanı değilim. Bu konuda işinin uzmanı Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI, Karar gazetesindeki köşe yazısında  FETÖ ile ilgili aşağıdaki değerlendirmede bulunur:

"FETÖ’de bu üç alametin de bulunduğunu ayan beyan gördük. 
1- Dünyalarını takiyye, yalan ve aldatma üzerine kurmuşlar. 
2- Devlet ve millete verdikleri bütün sözleri, bütün ahitleri bozdular. 
3-Kendilerine emanet edilen milletin çocuklarına ve onların ailelerine, sivil ve askeri kurumlara, bunların amirlerine, komutanlarına, milletin maddi ve manevi değerlerine, “hizmet” sloganlarına inanarak kendilerine yardım eden sermaye, siyaset, eğitim vs. kurumlarına, velhasıl millete ve devlete ihanet ettiler.

Bir kişide  üç özellik de bulunursa katıksız münafık olur. Fakülteden hocamız: "Bu özelliklerden bir tanesi olursa o kimse % 35, ikisi olursa % 70 münafık olur" derdi... Ya olduğumuz gibi olacağız, ya da göründüğümüz gibi. Allah, içi-dışı bir, samimi kullarından eylesin. 25/11/2016

** 27/11/2016 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.

24 Kasım 2016 Perşembe

Çok da tın *

Kendisini medeni gören tek dişi kalmış canavar AP (Avrupa Parlamentosu), Avrupa Birliğine girmek isteyen Türkiye ile müzakereleri geçici olarak dondurma oylaması yapmış. Yapılan oylamada müzakereleri dondurma kararı büyük bir oy oranıyla kabul edilmiş. Çok da tın ya!

1963 yılında başlamış  bu birliğe girme serüvenimiz. 53 yıl olmuş. Benimle yaşıt yani. Bizden 30-40 yıl sonrasında buraya girmek için müracaat edenlerin hepsi alındı. Nedense bir türlü sıra bize gelmedi. Yarım asırdır kapısında bekletiyor, ne alıyor, ne de kovuyor. Ağza çalınan bir parmak bal ile bizi oyaladı da oyaladı. Devlet politikası haline geldi bizde bu AB aşkı. Her hükümet bu müzakereleri yürüttü, yürütmeye çalıştı, kör-topal da olsa.

2016 yılında gerilen ortam dolayısıyla güya bize had bildirmeye kalkıyorlar. Kendilerini ne sanıyorlarsa. Aslında asıl suç bizde. Ne işimiz vardı onların kapısında bizim? 1963 yılından beri her ne dedilerse "Tamam efendim, elbette efendim, nasıl isterseniz beyefendi..." üslubumuza iyi alışmışlardı. Bizi istedikleri şekilde evirip çeviriyorlardı. İstediği emri veriyorlar. Bu ülkeyi yönetenler de hazır ol vaziyetinde emredersiniz efendim derdi hep. Sanırım böyle davranan yöneticilerimizin çoğunda aşağılık kompleksi olmalı ki efendilerinin karşısında saygıda kusur etmiyorlardı. Biz kim idik ki efendimize: "Efendim yanlış yapıyorsunuz, terörü siz destekliyorsunuz..." şeklinde söyleyecek. Boynumuza takmışlardı bir tasma. İstedikleri şekilde şekil veriyorlardı bize. Mutlak itaat idi bizden istenen.

Son yıllarda alışılmışın dışında bir politika izleyen Türkiye'nin mücadele şekli adamların zoruna gitti. Etliye-sütlüye karışmayan, bir şey diyeceği zaman efendilerinin yolunu takip eden bir politik tavırdan, köre kör diyen bir siyaset dili izlenmeye başlandı. Bir oyun kurulacaksa masada ben de varım, bensiz olmaz diyen bir politika, canavar batıyı kendine getirdi: "Ne oluyor?" demeye başladı. Bu, kölenin efendisine isyanıydı. Efendiler, kölelerinin isyanlarına tahammül edemezler. Tüm endişeleri de bundan.

Türkiye'nin AB kapısında 53 yıldır bekletilmesi bu milletin onuruyla oynama demektir. Çok bile kaldık o kapıda. "Biz ettik, siz etmeyin, gelin ne isterseniz yapalım" deyip ayağımızın altına kırmızı halı da döşeseler, bu milletin ruhuna, kültürüne, medeniyetine, örf ve adetine aykırı böyle bir kulüpte zaten bizim işimiz olamaz. Bu millet ayakları üzerine durmayı da bilir, ölmeyi de. Bir ülke haysiyeti ve değerleriyle yaşar. Hani bir zamanlar: "AB kriterlerinin adını değiştirir, Ankara kriterleri yapar, yolumuza devam ederiz" diyorduk ya. Demokratikleşme ve insan hakları alanında doğuştan gelen hakları vermek için kendi özümüze dönelim. Bir başka yabancı zihniyet bizim içişlerimize karışmasın. Bu ülkede herkesin insanca yaşama isteğini pekala biz köklerimizden alacağımız güçle kendi kendimize halledebiliriz. Yeter ki birlikte yaşama azmini kaybetmeyelim. Etrafımızın düşmanla çevrildiği bu günümüzde bu ülkede bir ve beraber, huzur ve mutluluk içerisinde yaşama iradesini ortaya koyalım. Zaten ilerlemenin yolu da bir başkasını izlemekle olmaz. Kendi köklerimizden alacağımız güçle ilerleme sağlanır. Çünkü taklit ettiğimizin hep bir adım gerisinden gideriz. Asla birinci ve oyun kurucu olamayız.

Öyle müzakereleri geçici olarak durduruyoruz diye aba altından sopa göstermenize gerek yok. Tamamen atmazsanız namertsiniz. Siz uyuşuk, pısırık Türkiye'den değil, bundan sonra gözünü açan Türkiye'den korkun. Elinizden geleni ardınıza koymayın. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.

Bu millete 53 yıldır kapıda bekletilmek yaraşmaz. Bayatlamış yanlışları çöpe atma zamanı geldi. Kendine gel Türkiye! Özüne dön! Başkası değil, kendin ol!..Kendi göbeğini kendin kes! 24/11/2016

* 26/11/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.