24 Kasım 2016 Perşembe

Dil insanı vezir de yapar, rezil de

Bana hangi dil daha iyi dense iletişim dili derim. Zira Allah'ın insana bahşettiği en büyük nimettir. İnsanı vezir de yapar rezil de.

Günümüzde yanlış anlamaların, dargınlıkların, kavgaların temelinde iletişim sorunu var. İnsan, Allah'ın verdiği bu nimeti yerli yerinde, ön yargısız bir şekilde kullandığı takdirde inanın çözülemeyecek sorunumuz kalmaz. Hani bizde hayvanlar koklaşa koklaşa insanlar konuşa konuşa anlaşır denir ya. Benim de demek istediğim budur zaten.

İletişim dilinin önemini yanlış anlamalarda daha iyi anlarız. İnsan iyi niyetli bile olsa ifade ettiği yanlış anlaşılırsa yine sorun ortaya çıkar. Bu yüzden bin düşünüp bir konuşmada fayda var. Çıktı mı ağızdan bir söz, geriye dönüşü yoktur. Tıpkı bir ok gibidir.

Bazı insanlara ne kadar fasih, ne kadar açık, ne kadar anlaşılır konuşsan da pek fayda etmez. Çünkü bazılarının kulakları iletişim diline kapalıdır. Sanki duvara konuşursun, aynen sana geri gelir. Bu tiplere ağzınla kuş tutsan meramını anlatamazsın.

Bazıları da iyi niyetli olmasına rağmen iletişim dilini iyi kullanamadığı için her konuştuğunda çuvallar. Yaptığı da anlaşılmaz. Hazırında etrafındaki insanları soğutur. Çünkü halden anlamaz. Arslandan kaçar gibi kaçar insanlardan. Kaçak güreşmeyi sever.

Bazıları da iletişim dilini iyi bildiği halde belki de kibrinden insanlardan uzak durur, tepeden bakar onlara. Kendisini dev aynasında görür. Değer vermez insanlara. İnsanların da bir duygusu olduğunu hesaba katmaz. Tek doğrusu kafasındaki doğrudur. Kendisi mesafe koyduğundan dolayı uzak duranları kazanmak için çaba sarf etmez. Çünkü burnundan kıl aldırmaz. Bulunduğu makama sağlanır kalırlar. Makam sahibi olmayanlara karşı yan gözle bakar, acaba makamımda gözü var mı diye. İnsanları üzdüğünün farkına bile varamaz böyleleri. Çünkü duyguları anlayamayacak kadar yabancılaşmıştır kendi meslektaşlarına. Biraz değer verirsem benden bir şey isteyebilir, ya da şımarır vehmiyle kendisine rakip gördüklerinden uzaklaştıkça uzaklaşır. Özellikle yöneticilik yapanların vazgeçemeyeceği tek kural iletişim dilidir. Bu dili kullanamayanlar, kullanmak istemeyenler gün geçtikçe yalnızlaşırlar. Bir müddet sonra yalnızlara oynarlar. Etrafındaki yağdanlıklar dolayısıyla yalnızlaştığının pek farkına varamaz. Farkına vardığı zaman da iş işten geçmiş olur artık. Çünkü incittiği insanların yeniden gönlüne giremez, tamir edemez. İletişim dilini kullananlar aynı zamanda halden de anlamalıdır. Halden anlamayan insanların, iletişim dilinde de başarılı ve verimli olması mümkün değildir. Bunun için makam sahibi olmaktan ziyade arif olması gerek. Arif olunca ona zaten tarife gerek yoktur. Çünkü yol bilir, yordam bilir.

Makam sahibi olmaktan ziyade gönüllerin sahibi olmak, gönüllerin sultanı olabilmektir asıl olan. Çünkü makamlar gelip geçicidir. Makam sahipleri aynı zamanda aile babasıdır. Bir camiayı temsil eder. At, sahibine göre kişner. Meslektaşlarına tepeden bakan, selamı esirgeyen, görünce hal hatır sormadan uzaklaşan insanların kafasında kendince oluşturduğu korku ve vehimler olsa gerek. Sağlıklı bir iletişim için mutlaka bu hastalıktan kurtulması gerekir. 24/11/2016

23 Kasım 2016 Çarşamba

Yaşasın dalkavukluk!

Padişahın biri, patlıcanı çok severmiş. Ne zaman;
‘Şu patlıcan musakkaya bir türlü doyamıyorum’ dese, dalkavuğu da;

‘Aman padişahım, siz söyleyince ağzımın suyu akıyor. Akşam olsa da yesek’ dermiş. Padişah imambayıldıdan söz edecek olsa;

‘Padişahım, şu imambayıldıyı icat edenin mekanı cennet olsun, nefis bir yemek. İnsan yemeye doyamıyor’ dermiş.

Padişah; karnıyarıktan, patlıcan dolmasından, kızartmasından, kebabından, patlıcan salatasından, turşusundan ve reçelinden söz ettikçe, dalkavuk da göklere çıkarırmış...

Gel zaman git zaman, padişah patlıcandan nefret etmiş. Sofraya değil yemeği, salatası, turşusu, tatlısı, patlıcanın (P) harfinin gelmesini bile yasaklamış.

‘Şu patlıcan musakkanın neresini beğenirler de yerler, bir türlü anlamıyorum’ dediğinde, dalkavuk da padişahın sözünü tamamlamış;

‘Aman padişahım, bu musakkanın yenilmesini yasaklamak lazım...’

Padişah, bir başka gün;

‘Bu insanlara hayret ediyorum. O kadar güzel salata çeşidi varken akşam yemeğinde tutup patlıcan salatası yiyorlar... Anlamak mümkün değil!’ dediğinde, dalkavuk sözünü kesercesine atılarak eklemiş:

‘Padişahım, bu insanlarda damak zevki diye bir şey yok. En iyisi, patlıcanın yetiştirilmesini yasaklamalı... Adını bile duymaktan nefret ediyorum...’

Bu konuşmaları duyan biri dayanamamış ve padişahın olmadığı ortamda, dalkavuğa sormuş;

‘- Yahu! Sen bir zamanlar patlıcanı metheder ve adeta göklere çıkartırdın. Şimdi ise patlıcanı ve yemeklerini kötülüyorsun. Nasıl olur da bu kadar değişebilirsin hayret!..’

Dalkavuk da hemen yanıtlamış;

‘- Bana bak arkadaş... Bana bak... Ben patlıcanın değil, padişahın dalkavuğuyum. Anladın mı?...’

DİĞER DALKAVUKLAR

Fıkrayı okudunuz. Şimdi etrafa şöyle bir bakın. ‘Patlıcanın dalkavuğu’ fıkrasındaki insanlar ne kadar çok değil mi?

Çalıştığınız ortamda, iş dünyasında, siyasette o kadar çok ki... Özellikle, mali ve ekonomik konularda, çok var. İçlerinde ‘Zangoç ve Papaz’ fıkrasındaki gibi olanlar da var.

Bir mesleki kuruluşun temsilcisi ya da ticaret odası, sanayi odasının başkanı, bir milletvekili veya bakan ile konuşuyorsunuz. Bazı uygulamaları şiddetle eleştiriyor. Cari açık, işsizlik, kayıtdışı ekonomi, istihdam üzerindeki yükler, ithalattaki artış, ücretlinin, emeklinin, esnafın, işadamının sorunları, dolaylı vergiler, yüksek vergi oranları, yatırım indiriminin kaldırılmasındaki yanlışlık vs. vs... Konuştuğunda, mangalda kül bırakmıyor. Sonra... eleştirdiği konunun muhatabı ile biraraya geliyor. O da ne? Tam tersine konuşmaya başlıyor. Methiyeler düzüyor, eleştirdiği kişinin etrafında, adeta pervane oluyor. Nedeni belli... Kişisel hesapları var.

Boşuna yorulup da bu davranışlarının nedenini sormayın. Onlar, patlıcanın dalkavuğu değiller ki!

Not: Kamil BİLGİÇ'in paylaşımından alınmıştır.

Her boş geçen ders boş değildir...


Devlet kurumlarında çalışan bir görevli işine gelmediği zaman ne yapılır? Hiç düşündünüz mü?  Düşünmeye gerek yok. Onun görevini yanındaki bir başka eleman yapar. Yapacak eleman yoksa gelen kimseye: “O işe bakan arkadaşımız raporlu/izinli/sevkli, falan gün gelecek. O gün gelin size yardımcı olsun” denir. O kurumla işi olan mecburen belirtilen gün gelip işini yaptırması gerekir. İşi olacak vatandaş mağdur olur. O kadar.

Peki işine gelmeyen/gelemeyen öğretmen ise bu durumda ne yapılır? O gün kaç saat dersi varsa dersi/dersleri boş geçer. Normali nöbetçi öğretmenin doldurmasıdır. Ya gelmeyen o gün nöbetçi ise, ya da nöbetçi olan öğretmenin boş dersi yoksa bu durumda ne yapılır? Okulun müdür veya yardımcısı dersi doldurur. Müdür ya da yardımcının dersleri doldurma imkanı yoksa öğrenci ya sınıfta bekletilir, ya bahçeye çıkarılır, ya da inisiyatif alınarak evine gönderilir. Boş geçen dersler nöbetçi öğretmen ya da idare tarafından doldurulsa da öğrenciye sınıfta sadece bekçilik yapılır. Boş olan öğrenciyi tutmak, zapt etmek mümkün değildir. Öğrenci ya arkadaşıyla kavga eder, ya biri hakkında şikayete gelir.

Nöbetçi öğretmen dersi doldurma yoluna gitse de ders işlenmediği için serbest çalışma yapan öğrencileri normal bir seviyede tutmak zor gerçekten. Dersi dolduran öğretmen için de bir eziyettir bu durum. Burada en mutlu kişi, dersi boş geçen öğrencilerdir. keyiflerine diyecek yoktur boş derste. Ne yapacaklarını şaşırırlar. Çünkü ardı arkasına işlenen derslerden sıkılmıştır iyice. Gelen fırsatı tepmez, içini döker.

Salı günü nöbetim esnasında 3.saati ders doldurma olarak vermişler. Sınıfıma gittim. Niyetim çarşamba günü bu sınıfa olan dersim TEOG sınavı dolayısıyla kaynayacak, dersimi işleyeyim şeklindeydi. Fakat bu mümkün olmadı. Çünkü mazereti dolayısıyla dersine gelemeyen öğretmen öğrencileri ödevlendirmiş. Öğrenciler benden izin istedi, tahtada alıştırma yapabilir miyiz diye. Olur dedim.  Matematiği iyi olan bir öğrenci sıra ile öğrencileri tahtaya çağırdı. Gelen öğrenci sıradaki alıştırmayı yaptı. Yapana ve yapamayana artı koydu, çözemeyene yardımcı oldu. Ben bir taraftan ara ara meydana gelen uğultu dolayısıyla sınıfa müdahale ederken bir taraftan da tahtada soru çözen öğrencileri ve onlara rehberlik yapan öğrenciyi izledim. 

Gıpta ettim öğrencilerin bu durumuna. Helal olsun dedim. Bir helal olsun da dersin öğretmenine. Çünkü gelemediği halde öğrencilerin dersi ne şekilde geçirmeleri gerektiği konusunda vazifelendirmiş. Hayatımda ilk defa böyle verimli geçen bir boş derse şahit oldum. 

Tebrikler öğrenciler, tebrikler öğretmenim! Sorumlu öğrenci ve duyarlı öğretmen böyle olur. Allah sayılarınızı çoğaltsın!.. 23/11/2016