1 Kasım 2016 Salı

İngilizceye Fransız Kalmak

1979 yılında ortaokula başladığımda, öğrenciler bir yabancı dil seçerlerdi. Büyük okullarda İngilizce, Almanca ve Fransızca yabancı dilleri okutulurdu. Sınıflar, seçilen dillere göre oluşturulurdu. Sonraları Almanca ve Fransızca dersleri çoğu okullarda kalktı ya da kaldırıldı. Sadece İngilizce yabancı dili seçilmeye başlandı.
1986 yılında liseyi bitirdikten sonra Hasan Celal GÜZEL'in bakanlığı döneminde bir ara yabancı dil dersini okuma, isteğe bağlı hale getirildi. Sonra tekrar zorunlu hale getirildi. Haftalık ders saatleri bazı zamanlar artırıldı, bazen de azaltıldı.
Köksal TOPTAN'ın bakanlığı döneminde, Anadolu Liselerini kazanamayan öğrencilerin diploma notuna göre kayıt yaptırdığı yabancı dil ağırlıklı ders yapan Süper Liseler açılmıştı. Bir zamanlar 5.sınıfı bitiren öğrenciler Anadolu Lisesi sınavına girer. Kazanan öğrenciler üç yıllık lise eğitiminin önünde bir yıl İngilizce hazırlık sınıfı okurlardı. İlköğretim kesintisiz sekiz yıla çıkarılınca, lisenin başında yabancı dil hazırlık okunmaya başlandı. Yurt dışına giden öğrencilerin diploma denkliklerinde sorun çıkmaya başlayınca okulların önündeki yabancı dil hazırlık sınıfı kaldırılarak liseler 4 yıla çıkarılmış oldu. Bazı zamanlarda yabancı dilin dışındaki bazı dersler özellikle sayısal derslerin de yabancı dil ile anlatılması durumu söz konusu olmuştu. Hatta yabancı dil öğretmenleri girdikleri her iki saate bir saat de derse hazırlanma ve planlama adı altında bir saat ek ders ücreti alıyordu. Dersini yabancı dil ile anlatan veya anlatır görünen FKB(Fizik-Kimya-Biyoloji) öğretmenlerine, girdikleri her dört saate bir saat planlama ücreti ödenmekteydi.
Hazırlık sınıfları kaldırıldıktan sonra lise 2.sınıftan itibaren alan seçiminde, öğrencinin seçtiği 4 alandan bir tanesi yine yabancı dil alanıydı. Bu alanı seçen öğrenciler 18-20 saat kadar İngilizce eğitimi aldı. Şimdi liselerde alana benzer bir şekilde seçmeli dersleri İngilizce seçmek suretiyle yabancı dil eğitimi görülmektedir.
Yabancı dilini geliştirmek için alınan özel dersleri, gidilen dershane ve kurs merkezlerini ve alınan İngilizce yardımcı kaynakları saydığımız zaman toplum olarak yabancı dile ne kadar önem verdiğimiz ve özen gösterdiğimiz ortaya çıkmaktadır.
Bakanlık son zamanlarda pratiğe dönük yabancı dil eğitimi için müfredatta yeniliğe gitti, gramer vb yönleri biraz es geçti. Gramer istemeyen Bakanlık merkezi sınavlarda nedense gramer vb sorulardan vazgeçmedi.
Öğretmenin tavsiye ettiği yardımcı kaynaklara verilen paralar ile diğer tüm derslerden alınan yardımcı kaynakları, ücret bakımından değerlendirdiğimiz zaman İngilizce kitaplarına verilen paralar daima ağır basmaktadır.
Uzun süredir 4.sınıftan itibaren yabancı dil özellikle İngilizce dersi müfredatta yer aldı. Birkaç yıl öncesinde ise ilkokul 2.sınıftan itibaren İngilizce dersleri müfredata eklendi. 5.sınıftan itibaren bazı okullarda birkaç dersin yerine İngilizce seçmek suretiyle ortaokullarda İngilizce derslerinin haftalık ders yükü 8-10 saate kadar çıkarıldı.
Bakanlık, bir taraftan veliler, yabancı dil eğitiminin geliştirilmesi için maddi ve manevi yönden çaba sarf etmektedir. Bu kadar çabaya rağmen bu toplumun büyük bir çoğunluğunun yabancı dil bilgisi, "What is your name? What is this"den öteye geçemedi. Bu konuda çoğumuz yabancı dil konuşmaya Fransız kaldık. Birkaç yıldır içimizde yaşamak zorunda kalan Suriyeli çocukların bizim gibi Türkçe konuştuğunu görünce acaba bu millet dil özürlü mü demekten kendini alamıyor insan. Bu millet dil öğrenme özürlü falan değil. Bizim derdimiz usulsüzlüğümdendir. Yukarıdan aşağıya İngilizce maceramızdan aklımda kalanları sıralamaya çalıştım. Hala bir yol ve yöntem bulamadık gitti. Usulümüz olmayınca maalesef vusulümüz de olmuyor. Öğrenemesek de pes ettiğimiz yok.
MEB'in açıkladığına göre Bakanlık, 2016-2017 yılından itibaren 5.sınıflara eskinin hazırlık sınıflarına benzer şekilde 18-20 saate kadar İngilizce ders yükü koymaya hazırlanıyor. Bakalım şimdi olacak mı? Bunu da zaman gösterecek. Fakat görünen köy kılavuz istemez. Bakanlığın koymayı düşündüğü bu yöntem ilköğretim sekiz yıl olmadan önce Anadolu Liseleri ortaokul kısmının önünde ve 28 Şubattan sonra ise lise 1.sınıfın önünde hazırlık koyarak denenmişti. Demek ki vazgeçildiğine göre bu hazırlık sınıfları da işe yaramamıştı.
Bakanlığın, uygulamayı düşündüğü bu yöntemi yeniden gözden geçirmesinde fayda vardır. İlk önce bu millet kendi dili olan Türkçeyi iyi öğrenmelidir. Kendi dilini iyi bilen bir başka dili daha çabuk öğrenir. Eğer İngilizceye önem verilsin düşüncesi varsa Bakanlık başka alternatifler üzerine kafa yormalıdır: Bunun yolu yeniden hazırlık sınıfları koymak değildir. Sahillerde garson vb. olarak çalışan insanımız İngilizceyi okulda öğrenenlerden daha iyi konuşmaktadır. Bakanlık belli sınıf seviyelerine, ortalamasını yüksek tutan öğrencileri yaz dönemlerinde yurt dışına gönderebilir. Merkezi sistem sınavlarda gramer ağırlıklı soru sormaktan vazgeçmelidir. Yok bu iş okullarda öğrenilecek deniyorsa istisnalar kaideyi bozmaz ama Bakanlık ilk önce  İngilizce eğitimi alan öğretmenlerin üniversiteden mezun olduğu zaman İngilizce konuşabilmesini sağlamalıdır. Kendisi rahat bir şekilde İngilizce konuşabilen bir öğretmen seviyelerine indiği takdirde öğrencilerine pratik İngilizce öğretebilir. İngilizce öğrenmek için aynı zaman da Türk gibi düşünüp İngilizce konuşmaya çalışmaktan vazgeçilmelidir. İngiliz gibi düşünmek lazımdır. Yabancı dil eğitimi alan her bir dil öğretmeni üniversite eğitiminin belirli aşamasında bir veya iki dönem yurt dışında yaşama imkanına sahip olmalıdır. Dil öğrenmeyi de ihtiyaç olarak görenlerle sınırlandırmak lazımdır. Herkese yabancı dil öğretme idealinden vazgeçilmelidir. Ortaokul ve liselerde 35-40 ders saati gören bir öğrencinin yabancı dil öğrenmesi mümkün değildir. Ders saatleri azaltılarak sabahleyin teorisini gören öğrenci öğleden sonra öğretmen nezaretinde dersini turistlerin yoğun olarak bulunduğu yerlerde onlarla konuşarak işlemelidir. Öğrencinin eğitim gördüğü mahalde turist yok ise öğrenci öğleden sonra belirli bir süre yabancı film izleme, haber dinleme, arkadaşlarıyla hem derste hem de ders dışında gördüğü yabancı dili konuşma zorunluluğu getirilmelidir. KPSS'yle memur olarak atanacak kişilerde yabancı dili konuşma şartı getirilebilir. İngilizceyi pratik olarak konuşabilen kişiler sınavsız atanır denebilir.
Alternatif olarak yazdığım önerilerin mutlaka aksayan yönleri olabilir, uygulama imkanı olmayabilir. Bakanlığın her yıl belirlediği kontenjan kadar başarılı öğrencinin yurt dışına gönderilmesi öğrenciyi teşvik eder. Herkese yabancı dil öğreteceğiz derken kimseye yabancı dil öğretemeden daha kaç nesli mezun edeceğiz? Her yıl 3-5 aylığına ülke dışına giden kişilerin yabancı dil öğretiminde mesafe alacağını düşünüyorum.
Bakanlık, dert edindiği yabancı dil eğitiminde mesafe almak istiyorsa incelenmiş, tecrübe edilmiş yöntemleri bulmalı, bu kuralları da kolay kolay değiştirmemelidir. Her bir yetkili günübirlik bulduğu çözüm önerileriyle bu milletin evladını kobay olarak kullanmaktan vazgeçmelidir. 01/11/2016

31 Ekim 2016 Pazartesi

Darbe yapanların psikolojisi **

Bazı kişiler, 15 Temmuz darbesini bir senaryo olarak görmektedir. Yapıya ait kişiler ise, darbeyi yapanların arkasında Fetö yok,  belki yapıya ait olan bazı kişilerin darbeye katılmış olabileceğini iddia etmektedirler.

Bir an için birilerinin kurgusu diyelim bu darbe işini. Hangi bir vicdan sahibi yüzlerce insanın ölmesini göze alabilir. Anlaşılan darbeyi kurgu ve senaryo olarak görenler bol bilgisayar oyunu oynamış kişiler olmalı.

Darbenin arkasında Fetö yok, yani biz yokuz diyenlere basit bir soru sormak lazım. Madem ki siz yoksunuz. Peki yapının tüm ileri gelenleri yurt dışında ve özellikle ABD'de firari durumdalar. İnsan niye kaçar? Bir suç kendisine isnat edilir, korkusundan kaçar. Ya da suçludur, yakalanmamak için kaçar. Eğer kendilerine iftira atılmışsa aklanmak için bizzat gelip teslim olacaklar. Kendilerine atılan suçlar için gelip savunma yapacaklar. Kaçarak bir suç ve suçlu yok olmaz. Sadece kafanızı kuma gömmüş olursunuz. Haydi size iftira atıldı diyelim. Siz tertemizsiniz. Kaçarak tüm suçu üzerinize almış olmuyor musunuz?

Sonra size güvenip size bağlanan sevenlerinizi geride yüzüstü bırakarak gitmek hiç vefaya, dava adamlığına yakışır mı? 40 yıldır kazandıklarınızı bir bir kaybederken "Tırnaklarımızla kazıyıp buraya getirdiğimiz bir camia ve kazanımlarımız  yok ediliyor" diye düşünüp kaybetmemek, kaybettiklerinizi geri almak için gelip teslim olmanız gerekmiyor mu? Sizi seven üyeleriniz işinden atılırken, cezaevine girerken sizin yurt dışında geziyor olmanız bir ideal(!) için çalışan size yakışır mı? Yok, suçluysanız -ki suçlusunuz- gelip cezanızı çekmeniz gerekmiyor mu? Madem bir halt işleyip yediğiniz çanağa pislediniz, ağzınıza yüzünüze bulaştırdınız..."Bir ihanet içerisine girdik, bir başka aklın emriyle hareket ettik, kendimize çok güveniyorduk, ama beceremedik. Suçluyuz, suçumuzu çekmeye razıyız..." demek daha mertçe bir tavır olmaz mı? Haydi onları kullanıp attınız. Dünya küçüktür haberiniz olsun. Yarın o sevenlerinizden biriyle karşılaşsanız nasıl onların yüzüne bakacaksınız? Gerçi bu durumda yüzünüze tükürse yağmur yağıyor dersiniz. Bu da ayrı. Hoş, yüzünüze tüküreceklerini de sanmıyorum. Çünkü onlar hala size güveniyorlar. Büyüklerim ne yaparsa mutlaka bir bildikleri vardır diye düşünüyorlar. Hatta sizin, "Darbenin arkasında biz yokuz" sözünüze de inanıyorlar. İçiniz rahat olsun. Bu aklını kullanmayan adanmışlarınız olduğu müddetçe onlara ne yapsanız müstehaklar.

"Yüzdük yüzdük kuyruğuna gelmiştik, biz niye başarılı olamadık" diye bir öz eleştiri yaparsanız bilin ki arkasına sığındığınız devletlere ve  ülkenin her bir kurumunda yerleştirmiş olduğunuz adamlarınıza çok güvendiniz. Bu güven ve güç sizi o kadar kibirlendirmişti ki...İşte bu kibir, gurur ve mağrurluktur sizi başarısızlığa götüren. Kibir İblis'in vasfıdır. Ki Şeytan, büyüklenmesi sonucunda lanetlenmiştir. Başarısız olmanızın bir sebebi daha var: Oluşturduğunuz mağduriyetler...Çoğu insanı ezdiniz, onları mağdur ettiniz... Çünkü başarıya o kadar şartlanmıştınız ki önünüze çıkan herkesi haklı haksız demeden tuttuğunuzu içeriye attınız, bazen soru çaldınız, bazen bir yere gelmesini istediğiniz adamınızı getirmek için mevcudun veya bir başka adayın ayağını kaydırdınız.

Başarısızlığınızın diğer bir sebebi, Anadolu'nun süper ve zeki çocuklarının beyinlerini uyuşturarak kendinize kul-köle ettiniz. Çocuğunu size teslim eden anne ve babaların ahı tuttu, haberiniz olsun. Süper ve zeki çocukların kullandırmadığınız akıllarını kullanarak fazla aklın içerisinde boğuldunuz. Halbuki o anne ve babalar nelerden korumak için sizlere çocuklarını emanet etmişti. Tek kaygıları, "Çocuğum başarılı olsun, ahlaki bozulmaya gitmesin, dinini ve diyanetini de yaşasın" idi. Siz emanete de ihanet ettiniz. Bu kadar ihanet içerisinde olan bu yapının başarılı olması mümkün mü?  Hiç topu, tüfeği ve silahı olmasa da oluşturduğunuz mazlumların ahı boğdu sizi. Yine siz bu milletin düşmana karşı kullanılsın diye emanet ettiği savaş araçlarını bu milletin üzerine yağdırdınız. Böylece kime düşman olduğunuz da ortaya çıkmış oldu.

Kendinize kızmayın niye başarılı olamadık diye. Dedim ya sizin planlarınız tıkır tıkır işliyordu, hiç hata riski de yoktu. Hesap edemediğiniz Anadolu'nun mazlum insanının sizi Allah'a havale etmesiydi. Aslında yaptığınız en büyük kötülük bu milletin güvenini yok ettiniz. Bu milletin içine nifak soktunuz. Dünyanızı berbat ettiniz, gelin ahiretinizi bari heba etmeyin. Gelin bu ülkenin mahkemelerine kendinizi emanet edin. Ahiretinizi kurtarmak için de gözyaşı içerisinde nedamet duyun, tövbe edin. Yoksa ebedi alemde "Yakıtı siz ve taşlar olan Cehennem azabını" çekersiniz. Kendi düşen de ağlamaz. İhanetin bedeli ödenecek ama aynı zamanda mahşerde tüm mazlumlar sizin yakanıza yapışacak, onların haklarını nasıl verirsiniz bilemem.

Bu ülkenin içine öyle bir güvensizlik tohumları  attınız. Eserinizle ne kadar gurur duysanız azdır. Artık devlet şimdi her türlü atamayı sözlü mülakat ile yapıyor... Kendiniz çekip gittiniz. Şimdi yurt dışında bir eliniz yağda, diğeri balda olmak üzere yaşıyorsunuz. Ya geride bıraktığınız kişiler... İşte devlet onların ensesinde. Dün siz bu ülkede palazlanırken uyuyan devlet bugün gözünü açtı. Açtı açmasına ama  esas  siz elebaşılar kaçtı. Devlet; size gönül vermiş, aklını kullanmayan adanmışlarınızın peşinde. Belki de istediğiniz bu idi: Kullanıp kullanıp atmak. Devlet sizin bu ülkede bıraktığınız piyonlarla uğraşıyor. Halbuki burada bıraktıklarınız size gönülden bağlı idi. Hani aşkın gözü kör derler ya. İşte öyle bir şey. Bu, aklı kullanmamaktır... 

Siz kaçın bakalım. Nereye kadar kaçacaksanız.  Bu dünyada olmasa da öbür dünyada er-geç yakanıza yapışılacak. Ama şunu bilin ki, bu dünyada cezanızı çekmeseniz de, sırça köşklerde ağırlansanız da çok huzur bulacağınızı sanmıyorum. Çok rahat uyuyamayacaksınız, hep kabusla uyanacaksınız.


İyi ki ebedi alem var. Siz bekleyin, biz de bekleyelim. Bakalım er mi yaman bey mi yaman? 31/10/2016
** 05/11/2016 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.

FETÖ'den öğreneceklerimiz

Kırk yıl boyunca içimizde neşvünema bulan FETÖ'ye geçmişte kah cemaat, kah "Nur talebesi", kah "Hizmet hareketi" dendi. En son 15 Temmuz itibariyle intihar etti. Kendisiyle beraber bir milleti de devletiyle beraber götürmek istedi fakat beceremedi. Gerçeği anlamak isteyenler onların nihai hedefini anlamış oldu. Biraz pahalıya mal oldu ama sonunda anladık. Şehitler verdik, gazilerimiz oldu, birbirimize güvenimiz hiç olmadığı kadar kayboldu. Menfur olaya bilfiil katılanlar yargılanmak üzere içeriye alındı. Olayın baş kahramanı elebaşısı zaten dışarıdaydı. İçimizde yaşayan birinci derece sorumluları ve baş aktörleri soluğu dışarıda aldı.

Her hayır bildiğimizde bir şer, şer bildiğimizde de bir hayır olabilir. Hiçbir şey % yüz doğru, ya da yanlış olamaz.  Başımıza gelen her bir şerden mutlaka tecrübeler ediniriz, bir daha aynı duvara toslamayalım diye. "Tecrübe, hayatta yenen kazıkların bileşkesi" denir kimilerince.

İçerideki ve dışarıdaki devasa gücüne rağmen iyi ki başarılı olamadı. Ya bir de başarılı olsaydı, bu ülkenin hali nice olurdu. Eğer planı şaşmasaydı Türkiye, 'Gülen Devleti' adını alırdı. Ne kadar kişinin kellesi giderdi kim bilir. Bu yüzden bugünkü mevcut duruma ne kadar şükretsek azdır. Devlet bir taraftan yaraları sararken, diğer taraftan suçlularla mücadele etmekte. Devlet aynı zamanda yeniden yapılandırılmaya çalışılıyor.


Bu kadar uzun zaman diliminde kendini nasıl gizleyebildi? Eğitim ve öğretim başta olmak üzere medya, ekonomi vb her alanda nasıl devasa bir güç oldu? Neredeyse devlet bütçesi kadar bir paraya sahip oldu. Yetiştirdiği adamları vasıtasıyla devletin her bir aşamasında kadrolaşarak devletin kılcal damarlarına kadar girebildi. Herkesle ilişkileri sıcak tuttu. İlgilendiği alan küçük yaşta elde ettiği zeki ve süper çocuklar oldu. Bu çocukları nasıl kendine bende yapabildi? Her türlü melaneti ortaya çıkmasına rağmen arkasından gidenlerde hala niçin gözle görülür bir dağılma ve parçalanma yok? Görevine son verenler bile hala sessiz. Bunun ilacı nedir? Bu insanlar sarhoş mu yapılıyor, uyuşturan ilaç mı veriliyor, bu kadar zeki neslin beynini nasıl yıkayabildi? Milletin gözü önünde her alanda kendini olduğundan farklı göstererek nasıl gizleyebildi? Gizlilik içerisinde tüm planlarını hatasız yerine getirdi? Bu adamdaki maharet nedir? İlk ortaya çıktığı andan itibaren gizli ve planlı çalışmayı prensip edinmiş bu yapı mutlaka uzmanlarınca iyi irdelenmelidir.


Bu yapının çalışma şekli mutlaka masaya yatırılmalı, özellikle sos veren eğitim ve öğretimimizi ayağa kaldırmak için bu yapının arazi çalışması, çalışma metodu ve şekli, başta milli eğitim olmak üzere diğer kurumlarımıza yaygınlaştırılmalıdır. Öğrenciye yaptıkları rehberlik, ev ziyaretleri, takip vb durumları mutlaka örnek alınmalıdır. Görev yapma ve nakil işlemlerine bakıldığı zaman belli zaman diliminde sorunsuz atamaları yapılmaktadır. Karşı gelme ve ayrılma, küsme ve darılma söz konusu olmamaktadır. Devlet; çalışanlarına nakil, rotasyon uyguladığı zaman çalışan gitmemek için her yolu denerken bu yapının çalışanları hiç itiraz etmeden, küsüp darılmadan bir başka yerde görev yapabilmektedir. Biz köşemizde otururken bu yapıya gönül verenler ev-bark, il ve ilçe ziyaretleri yaparak arazi çalışmasına katılmaktadır. 79 yılında beldemde hafızlığı bitirdiğim zaman bu grup ailemin yanına gelerek: "Çocuğunuzun üniversite bitirinceye kadar eğitim ve barınma ihtiyaçlarını karşılayalım" demişlerdi.  Beni 79 yılında Konya'da bunlara ait bir vakfa getirmişlerdi. Vakıfta oturan beli bükülmüş yaşlı bir amcayı bana gösterdiler. "İşte bu amca, bu sene 40 milyon olan zekatını bize verdi" demişlerdi. Biz hayır işlerinde kullanmak üzere camilerde bozuk para toplarken bunlar iletişim kurdukları zenginlerden ve yanlarında çalışan gönüllülerden belirli bir oran kesinti yapmak suretiyle gelirlerini de temin ediyorlardı. Himmet adı altında aldıkları yüklü miktar parayı veren kişinin adını da herhangi bir binalarına ismini  vermek suretiyle onore edebiliyorlardı.

Bugün bu yapının bu ülkeden yok olması için uğraşılırken yapının halkla iletişim kurma, zengin kişilerden aldıkları bağış, çalışma metotları, öğrenci yetiştirme vb yönleri irdelenip diğer kurum ve kuruluşlarımızda uygulama yoluna gidilmelidir. Bu toplumun yumuşak karnı olan din, uzmanlarınca açık bir şekilde anlatılmalıdır.

Sonuç olarak; bu yapının iyi olan yönlerini kendimize örnek olalım, bu yapının benzeri grupların ortaya çıkmaması için devlet olarak gerekli tedbirleri alalım. 31/10/2016