21 Ağustos 2016 Pazar

Gökgörmediğin böylesi

Gökgörmedik kelimesini hiç duydunuz mu? Belki duymamış olabilirsiniz. Çünkü TDK'ya baktığımızda böyle bir kelimeye rastlanmıyor. Bu kelime Konya yöresinde kullanılan bir kelime. Belki başka bazı yörelerde de kullanılıyor olabilir.

Kelimenin anlamına baktığımız zaman "Açgözlü, obur, görgüsüz, sonradan görme, aptal anlamlarına gelmektedir. Bu kelime Konya bölgesinde "Görgüsüz, sonradan görme" anlamlarında kullanılmaktadır. Belki biraz ayıp kaçacak ama yine Konya yöresinde bu sonradan görmeler için: "Allah gökgörmediğe bir oğlan çocuğu vermiş. Adam seveceğim diye çocuğunun ç...nü çekip atmış" denir.  Hoppala! Oldu mu ya böyle bir örnek diyebilirsiniz. Cümle abes de olsa konuyu anlatabilmek için mecbur kaldım maalesef.

Dün akşam  Gaziantep'te bir kına gecesi kana bulandı biliyorsunuz. 51 masum hunharca katledildi. 69 da yaralımız var. Düğün, kına, nişan gibi programlar bizim mutluluk günlerimiz iken bir anlık mutluluk çok görülerek kınayı kanla yaktılar. Bu menfur olay ülke olarak bizi üzüntüye boğmuştur. Fakat bazılarımıza hiç uğramadı bu dert. Niye mi?

Bir kaç gündür mahallemde bir düğün var. Ne gece oturabildim evimde ne de gündüz. Düğüne davetli değiliz ama ses düzeni kaç mahalleye ulaşacak şekilde ayarlanmış. Davul, zurna, saz ne ise hepsi geliyor evime kadar. Gece boyunca da atmadıkları havai fişek kalmadı, kulakları patlatırcasına. Ertesi gün canlı müzik yine başladı... Ekmek almak için çıktım, sesin geldiği tarafa doğru adımladım; kimdir, nedir, dertleri nedir diye. Böyle dört dörtlük bir düğün olsa olsa bir ağanın düğünü olabilirdi. Bir de ne göreyim. Eski bir evin önünde sokak kapatılmış, saz ekibi aldığı paranın hakkını vermek için tüm maharetlerini gösteriyordu. Düğün evinde yaklaşık 15-20 civarında bir kalabalık var. Orta yere de bir bayan bir erkek çıkmış, söylenen müziğe uygun oynamaya çalışıyor. Fesübhanellah deyip geçip gittim. Bir-iki saat sonra geri geldim. Hele şükür sokak boşaltılmış ve düğün bitmişti. Sırada fotoğraf çekimi var. Üç-dört gün boyunca adlarına çalınıp oynanan şanslı gelin-damat kimmiş diye baktım. Adayları göremedim. Görebildiğim, sünnet elbisesi giymiş iki tane çocuk. Meğersem üç-dört gün boyunca bu kadar şatafat bir sünnet düğünüymüş. Düğünleri abarttığımız yetmediği gibi bir de sünnet düğünleri çıktı.

Eskiden bu toprakların iyi hasletlerindendi mahallemizde bir cenaze olmuşsa komşularımızın üzüntüsünü paylaşırcasına düğünümüzü de sessiz yapardık. Elbette ölenle ölünmez. Düğünlerimizi de yapacağız yapmasına. 51 kişinin hunharca katledildiği bir günün sabahında bu kadar da bağırıp çalınmaz. İşte böylesi görgüsüzlere Konya'da gökgörmedik denir. Ne diyelim Allah sayılarını azaltsın böyle ortam bilmez, had bilmez görgüsüzlerin.

Hz Muhammed, Müslüman'ın tanımını yaparken "Elinden ve dilinden başkasının emin olduğu kimsedir" der. Kulak patlatırcasına mahalleyi ayağa kaldıran bu sonradan görmenin 15-20 kişiyle yaptığı bu düğünden rahatsız olmayan kalmadı. Bu hareket Peygamberin anlattığı Müslüman tanımına hiç uymuyor.

Yazık ki ne yazık!.. Haydi diyelim ki, beni ve tüm mahalleliyi rahatsız etme uğruna bu aymazlığı yaptın. Hiç mi duyarlılığın kalmadı be adam ülke kan gölündeyken. Müslümanlığından geçtim senin,  insanlığın da kalmamış maalesef...
21/08/2016

Sahte Bir Evlat ile Kırk Yıl

Çocukluğumda Yıldız KENTER, Hulusi KENTMEN, İzzet GÜNAY ve Selma Sar'ın başrollerini paylaştığı 1964 yapımı bir Türk filmi izlemiştim. İçeriği aklımda fakat başlığı bir türlü aklıma gelmemişti. Sonunda  internet marifetiyle filmin adını bulabildim:  “Ağaçlar ayakta ölür.”

İyi bir izleyici olsam da anlatmayı pek beceremem. Aklımda kaldığı kadarıyla film: “ Oğul ve gelinini trafik kazasında kaybeden bir anne ile babanın konaktaki yaşantılarını ele alır. Evlatlarından geriye kalan torun yaramaz mı yaramaz. Torun bir gün yaptığı hırsızlıktan dolayı bir tokat yiyince evi terk edip ABD’ye gider. Yıllarca torun hasreti içerisinde yanıp tutuşan büyükanne Yıldız KENTER içine kapanır ve sağlığı bozulur. Eşinin durumuna üzülen Hulusi KENTMEN bir müddet torununun ağzıyla mektuplar yazarak eşini mutlu etmeye çalışır... Bakıyor ki hanımı sahte mektuplarla mutlu oluyor, oyunu devam ettirmek ister: İntihar etmek üzere olan bir kızı kurtarır, onu yaramaz torununun hanımı olması için ikna eder. O esnada evi soymaya gelen İzzet GÜNAY’ı da kızın kocası ve torunları olduğunu kurgular. Yıldız KENTER, yıllar sonra torununun mimar olduğunu, evlendiğini ve yuvaya geri döndüğünü duyunca sağlığına yeniden kavuşur. Artık mutlu mu mutlu! Bu, onun için her şeye değerdi. Çünkü torunu yanındaydı. Her ne kadar torununun bazı davranışları hoşuna gitmese de, bazı hareketleri şüpheli olsa da evini soymak için gelen sahte birini uzun süre torunu olarak bağrına basar. Torunu bir hırsız çetesinin mensubu olsa da sahte mutluluğunu devam ettirir… Sonunda gerçek torun hiç akıllanmamış bir şekilde geri gelince oynanan oyun ortaya çıkar. Kadın yeniden can evinden vurulur…”

Bilmem filmi anlatmayı becerebildim mi? Siz en iyisi filmi yeniden izleyin. Zaten benim niyetim de film anlatmak değil. Ben günümüze gelmek istiyorum. Malum gündemimizde FETÖ var. Bu günlerde hepimizin gündemi bu. Oturup kalkıp yaptıklarını anlatıyoruz birbirimize…amma da kandırmışlar, gizlenmişler, şöyle-böyle yapmışlar diyoruz. Kimimiz kandık, kimimiz; ben hiç kanmadım, bunları biliyordum…diyoruz. Hani insan eşekten düştükten sonra akıl veren çok olur ya. Bizim ülkenin durumu da o. Ülke eşekten düşmüş. Oturup kalkıp ya FETÖ’ye kızıyoruz, ya da akıl vermeye devam ediyoruz. Niyetim kimseye akıl vermek falan değil. Mevcut durumu analiz etmektir. “Nurcular, Fethullahçılar, Hizmet hareketi, paralelciler…” gibi isimlerle günümüze kadar gelen hareketin şimdiki adı ‘FETÖ’dür. Şimdi filmi yeniden gözümüzün önüne getirelim. Filmde uzun süre evlat hasreti çeken bir kadının bu hasretini gidermek, bir nebze de olsa mutlu olmasını sağlamak amacıyla torunu olmayan birinin kendisine evladı gibi pazarlanması, kadının da bunu evladı bilmesi.

Bizim 15 Temmuz 2016 itibariyle yaşadığımız da bu filmin aynısı. Bu millet yıllardır kendilerini bu ülkenin asli unsuru görenler tarafından dışlandı, horlandı, zenci muamelesi gördü. Kılık kıyafeti dizayn edilmeye çalışıldı. Yaşantısına sınırlama getirildi. Hep sakıncalı piyade muamelesine tabi tutuldu… Bir taraftan bunlar olurken anne-babalarımız  yıllardır çocuğunu okutma hayali yaşadı. Hem okusun bir görev alsın, hem de dinini bilsin ki ardımdan bir Fatiha okusun, vatana ve millete hayırlı bir evlat olsun özlemini duydu. Vatandaş bu yapının bu ülkenin gerçek mayası olmadığını bildiği halde özlemini bunlarla giderdi. Çünkü bu yapı diğer cemaatlere benzemiyordu: Kendi kitaplarını okuyor, kendi hocalarını dinliyor, dini yorumlama biçimleri de farklıydı… Fakat millet farklı da olsa özlemini duyduğu eğitim-öğretim, dini yaşantı…bunlarda daha organize idi. Abi-abla şeması neredeyse ibadet aşkı içerisinde kendini gösteriyordu. Şimdilerde saha çalışması yaptıklarına inandığımız ev ziyaretleri, çocuklarımıza rehberlikleri bile hoşumuza gitmişti. Dünyada herkesin İngilizce konuştuğu bir ortamda düzenledikleri ‘Türkçe Olimpiyatlarında’ Türkçe şarkılar duydukça neredeyse kulaklarımızın pası siliniyor, gönüllere hitap ediyor, duygulandırıyordu. 140 ülkede açtıkları okulları nasıl açtılar diye içimize bir kurt düşse de bu görüntü hoşumuza gitti. Şimdi bazıları bu konuda sadece dindar-mütedeyyin insanlar kandı diye bıyık altından gülmeye çalışıyor. Erol MÜTERCİMLER: Ben kendimi bildim bileli Kemalist-solum. Bir gün ışıklar içinde yatsın Toktamış ATEŞ’in yanına vardım. Ona: ‘Hocam, üniversiteye niçin bizim gibi insanları almıyorsunuz da bu Gülencileri alıyorsunuz’ dediğimde bana: ‘Siz terörist ruhlusunuz. Bunlar iyi çocuklar’ dedi” şeklinde TV’de bir açıklamada bulunmuştu bu süreçte. Hasılı burada ister dindar, ister laik kim olursa olsun bu milletin büyük bir çoğunluğu özlemini duyduğu şeyleri bu yapıda görünce içine sinse de sinmese de kol kanat gerdi. Tıpkı Yıldız KENTER’in torun sevgisini bir hırsızı evladı bilerek sahte mutluluk duyması gibi. Bu milletin kanması da bu. Bu yapıyı bize pazarlayanlar iyi bir saha çalışması yaparak istediklerimizle vurdular bizi maalesef.

Film seyretmede üstüme yoktur. Ama anlatmada çok becerikli değilim demiştim yukarıda. Sanırım film anlatmadaki acziyetim yapıyı anlatmada da kendini gösterdi. Ama şunu söyleyeyim: Sizi bilmem ama ben ne anlatmak istediğimi  anladım sonunda. Fakat filmin sonunda evlat hasretiyle yanıp tutuşan büyükanne gerçek torununu evden kovar. Sahte torunu ve eşi evi terk edip giderler. Üstelik hayalini kurdukları evi de soymazlar...  Bu toprağa yabancı bu sahte evlatlar da çekip gitti. Film ile gerçek arasındaki fark: filmdeki sahte evlatlar pişmanlık duyuyor bir kadını kandırdık diye. Bizim gerçek hayattaki hain/sahte evlatlarımız ise tükürüklerimizi rahmet sandı. Üstelik giderken de bırakın pişmanlığı...üstümüze bomba yağdırarak gittiler. 

Biz yaralarımızı sararız sarmaya da, onlar yedikleri Osmanlı tokadını  unutmayacaklar.  21/08/2016

19 Ağustos 2016 Cuma

Kahvaltı düşmanı çalışanlar

Türkiye'nin büyük bir çoğunluğu 08.00-17.00 arası çalışan bordro mahkumudur. Giriş ve çıkış saatleri olan milyonları geçen öğrencimiz var. Acaba öğrenci ve çalışanlar arasında kaçta kaçı evden ayrılırken kahvaltı yaparak çıkıyor? Bu konuda yapılmış bir araştırma var mı bilmiyorum.

Kimin kahvaltı yapıp yapmadığı beni ilgilendirmez. Kimseye de kahvaltının faziletleri hakkında bahsedecek değilim. Gözlemlerime göre bu ülkenin çalışanlarının ve okullu öğrencilerinin ekseriyeti her sabah kahvaltı yapmadan apar topar yollara düşmektedir. Kimi yolda gördüğü bir simitçiden veya simit sarayından aldığı simit, poğaça ile atıştırarak kahvaltısını yapmaktadır. Bazısı yolda, bazısı araçta, bazısı da işyerine vardıktan sonra işine başlamadan önce kahvaltısını yapmaktadır. Öğrenciler ilk teneffüste kantin önünde sıraya giriyor. Kalabalık içinde kahvaltılığını alacak ve öğretmen derse girmeden iyice çiğnemeden abur-cubur 3-5 dakika içerisinde, bulduğu bir köşede yiyebildiği kadar yiyecek. Yiyemediğini de  ya gizli gizli yiyecek, ya da diğer teneffüse kadar sırasının altında nezih bir ortamda bekletecek. Eğer buna kahvaltı yapmak denirse... 

Niçin böyle oluyor? Kahvaltı yapmanın başka yolu yok mu? Bu şekil kahvaltıya insanımız mecbur mu? Ya da böylesi kahvaltı sağlıklı mı? Bu şekil kahvaltı çalışana ve öğrenciye bir verim getirir mi? Soruları çoğaltabiliriz.  Bir defa bu şekil kahvaltı baştan savmadır. Dostlar alışverişte görsün türünden yapılan bu kahvaltı sağlıklı değildir. Obeziteye davetiye çıkarır. Okullarda sağlıklı ders dinlenmez, kurumlarda verimli iş yapılmaz.

Kahvaltı yapmadan yola çıkanlara niçin evde kahvaltı yapmadan geldiğini o değilden bir sorsan; mazeret, gerekçe, bahane ardı arkasına sıralanır. Sorduğuna soracağına pişman olursun: "Efendim! Zamanla yarışıyoruz…uykumu alamıyorum...erken kalkamıyorum...uykulu uykulu, sabah sabah kahvaltı yapasım gelmiyor...Kahvaltı yapıncaya kadar biraz daha uyurum...kahvaltıyı kim hazırlayacak...elimi, yüzümü ancak yıkayıp yola çıkıyorum...çocuğumu kreşe, anneme, bakıcıya bırakmam gerekiyor...gece geç yatıyorum...gibi plansızlığımızı bir tarafa bırakarak haklı-haksız gerekçeleri sıralayabiliriz. İnsanoğlu yeter ki yaptığına mazeret arasın. Dili sağ olsun. Hemen imdadına yetişir.

Öğle yemeği de bu şekil atıştırmalık olarak geçer. Kahvaltı ve öğle yemeğini baştan savma yapanlar bütün iştahlarını akşam yemeğine saklar. Akşam eve gelince de ‘Abbas’ın kör gazı gibi yemek’ sadedinde ne bulursa mideye indirir. Yemekten sonra istirahate çekilip vücut durağanlaştığı esnada yenilen ve içilen nasıl eritilecek. Bu da düşünülmesi gereken bir durum. Akşam yediğimizi eritmek için sabaha kadar mide ne kadar mücadele edecek? Bunu en iyi çeken mide bilir. Bugünlerde pek konuşulmayan, çok da ön plana çıkmamış eski bir atasözü var:  “Sabah kahvaltısını kendin için yap, öğle yemeklerini sevdiklerinle birlikte ye, akşam yemeğini ise düşmanına yedir..!” şeklinde. Aslında sabah ve öğle yemeleri için yaptığımız atıştırmalığı akşam yemeği için yapmamız gerekirken biz  her konuda olduğu gibi yine tersini yaptık. Atasözünün gereğini yerine getirmedik. Düşmanımıza yedirmemiz gereken akşam yemeğini kendi midemize indirdik. Bu şekil dengesiz beslenme maalesef kilo sorunuyla karşı karşıya getirmektedir bizi.

Anlatmaya çalıştığım kimse kahvaltıya düşman değil. Düşman oldukları evde kahvaltı yapmadır. Kim bilir, belki de bereketsizliğin temelinde evde birlikte kahvaltı yapmama vardır. İnşallah kahvaltıyı bu şekilde baştan savanlar işlerini de baştan savmazlar... 19/08/2016