12 Ağustos 2016 Cuma

Dini ve dini cemaatleri ne yapalım? *

Bedenin yeme, içme gibi  ihtiyacı olduğu gibi ruhun da gıdaya ihtiyacı vardır. Bedenin gıdası normal yeme ve içmedir. İyi, temiz, faydalı ve helal yiyecekler sağlıklı beslenmenin vazgeçilmezlerindendir. Midenin de bir istiap haddi vardır. Aşırı gidenlerde hazımsızlık, obezite vb hastalıklar kendini gösterir. Ruhun gıdası da dindir. Tarih boyunca insan inanmaya gereksinim duymuştur. İnsanın ve insanlığın dine ihtiyacı olduğu konusunda herkes hemfikirdir.  Uğruna savaşlar yapılabilen bir değerdir.

Ruhumuzu da tıpkı bedenin beslenmesi gibi sağlıklı beslemek gerekir. Dini bilgileri ehlinden ve doğru kitaplardan özümseyerek almak gerekiyor. İnsana dünyada ve ahirette huzur vermek için Allah'ın gönderdiği ilahi kurallar bütünü  olan din; sağlıklı yerden ve ehlinden, yeterince alınmaz ise iki tarafı keskin bıçak gibi olur, ya toplumları uyuşturan bir afyon, ya istismarcıların elinde kullandıkları bir bomba, ya da sapık -izmlerin kaynağı olur. Hastalandığımız zaman nasıl ki uygun doktora gidiyor, onun verdiği ilaçları ölçüye göre kullanıp iyileşiyoruz. Dozu yanlış kullanmak başka hastalıklara sebebiyet verebilir. Dini doğru kaynak ve emin ellerden öğrenmez isek sağlıklı bir ruh hali ortaya çıkmaz. Dini boşluk aynı zamanda sapık cereyanları da ortaya çıkarabilmektedir. Bir ara Satanizm bataklığına düşen gençlerimizin sayısı da az değildi.

Dinin farklı yorumlandığı ve yanlış yollarda kullanıldığı yerlerin başında dini cemaatler gelmektedir. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte legalliği kalmayan cemaatlerin neşvünema buldukları yerler merdiven altları olmuştur. Resmiyette yok ama fiiliyatta hep var olagelmişlerdir. Değişik vakıf, dernek adı altında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Resmen yok kabul edildikleri için cemaatlerin neredeyse hiç denetimleri de yapılmamıştır. Devletin din ve dini eğitime  soğuk bakması, mevcut cemaatlere ve yeni çıkan gruplara gün doğmasına sebebiyet vermiştir. Çünkü yeme, içme gibi ihtiyaç olan dini hayat da devam edecekti. Toplumsal bir vakıa olan meselelerin "Yasakladım" demekle yok olmayacağının bilinmesi gerekiyordu. Devlet uzun yıllar başını kuma gömerek yoluna devam etti maalesef. Bunun sonucunda vatandaş merdiven altı din eğitimine yöneldi. Siyasiler de oy deposu olarak gördü buralarda neşet eden yapıları. Çünkü binlerce kişiye ulaşmanın yolu tek kişiden, yani cemaatin liderinden geçiyordu. Cemaatin başı milyonları kendisine bağlamış, siyasiler de o kişiden destek bekledi hep. Oy kaygısıyla kimse onlara dokunmadı. Yanlışları görülmedi. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın dendi. Merdiven altı başlayan dini hayat sivil toplum kuruluşu olarak değişik vakıf ve dernekler adı altında organize olup tüzel kişilik kazandı. Gazete ve dergileri oldu. Eğitim ve öğretim kurumları ortaya çıktı. Holdingler kurarak ekonominin içerisinde bir güç oldu. Bürokraside yer edinmek için de fazla zaman kaybetmediler. Merdiven altında başlayan hayatları insanın olduğu her yerde kendini gösterdi. Oy deposu olarak görülen cemaatler de siyasilerin zaaflarından yararlanarak siyaset ve bürokraside de boy göstermeye başladı.

Burada kastım tüm cemaatler kötüdür iddiasında değilim. Genel itibariyle insanların kullanıldıkları yerler maalesef buralardır. İçlerinde uzun yıllardır çizgisini hiç değiştirmeden insan eğitimine önem veren cemaatler de vardır. Fakat genel itibariyle -istisnalar hariç- cemaatlerde sorgulama olmadığından, vardır bir hikmeti mantalitesi yaygın olduğundan  cemaat liderinin ya da cemaatte söz sahibi olan üst tabakanın alttaki bağlılarını yanlış yerlere sürükleyebilme riski hep olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Sonucunda da hep din yara almıştır ve alacaktır.

Cemaatler hata ve yanlış yapıyorlar diye kaldırmak-kapatmak çözüm değildir. Çünkü bunlar toplumsal bir vakıadır. 15 Temmuz itibariyle geçmişte cemaat diye bilinen bir yapının cinnet hali herkesin özellikle cemaatlerin sorgulama yapmaları gerektiğini ortaya koymaktadır. Cemaat yöneticileri, cemaat müntesipleri, cemaate girecek olanlar, devleti yönetenlerin hepsi bundan sonra yoğurdu üfleyerek yemesi lazım. Bu son olay hepimizin kulağına küpe olsun. Diyanet İşleri Başkanlığında kendine cemaat vb adı veren grupların yetkilileri bir araya gelerek çözüm yolu bulmaları gerekir. Gerekirse gizli ajandası olmayan cemaatlere STK olarak resmi bir hüviyet kazandırılabilir. Her şeyden önce cemaatlerin merdiven altlarından çıkmalarına imkan verilmelidir. Cemaatlerin çalışabileceği alanlar ve kitleleri belirlenebilir. Amacı, hedefi, para kaynağı, gelir-gider   durumu tespit edilebilir. Cemaat çalışmaları kapalı kapılar ardında olmadan herkesin rahatça gidip gelebileceği, kimin ne yaptığının şeffaf bir şekilde izlenebileceği gibi hususlar belirlenebilir. Tüm cemaatler  yaptıklarıyla, harcamalarıyla hesap verebilir ve denetlenebilir olmalıdır.  Kendi belirledikleri hedefin dışına çıkan cemaatler tüzel kişilikten mahrum edilebilir. Onlara değişik yaptırımlar uygulanabilir. Cemaatler, yaptıkları faaliyetleri yıllık plan çerçevesinde hazırlayabilir, planlarının dışına çıkamayacak şekilde sınırlandırılabilir. Planları, faaliyetleri ve yılsonu raporları devletin belirlediği  yapı tarafından inceleme, onaydan geçirilmelidir. Cemaatlerin anlattıkları din ve din konuları içerik yönünden yine denetimden geçirilmelidir. Genel kabul görmeyen ve dine aykırı düşüncelerin anlatılmasının önüne geçilmelidir. Her bir cemaatin resmi binasının girişine: “Dikkat! Aklını kullanmayanlar, dinlediklerini akıl süzgecinden geçirmeyenler ve sorgulamayanlar bu kapıdan içeri giremez” yazısının yazılması şart koşulmalıdır.

Devlet cemaatlerle ilgili çalışmalar yaparken aynı zamanda dinin devlet gözetiminde, okullarda; doğru kaynağından, ehlince, yeterince verilmesi için planlama yapmalıdır.  12/08/2016  

* 09/09/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Hatalarımızla yüzleşebilmek *

Dünyada bana bir insan söyleyin ki hiç hata-yanlış yapmamış olsun. Benim bildiğim kadarıyla hatası olmayan mükemmel bir insan yeryüzüne gelmemiştir. Çünkü yaratılışı itibariyle insanoğlu hata ve yanlış yapabilecek şekilde yaratılmıştır. Kitabı Mübin’de ilk  peygamber Adem (as) olmak üzere Allah, peygamberlerin hatalarına işaret etmektedir. Kelam ilminde bizim 'zelle' diye ifade ettiğimiz hatalardan hiçbir peygamber beri olamamıştır. Her şeyiyle dört dörtlük olmak neredeyse insanın fıtratına aykırıdır. Hatta Fatır Süresinde bir ayette mealen Allah: "Yeryüzünde her bir canlı suç işlediği zaman Allah onu yok etseydi yeryüzünde canlı kimse kalmazdı" buyurmaktadır. İlk insan ve ilk peygamber dendiği zaman akla;  Adem ve Havva'nın tövbesi, özür dilemesi ve öz eleştirileri gelir hemen. Hal böyle iken biri kalkar da ben hayatımda hiç hata yapmadım derse boyundan büyük laf etmiş olur.

Kur'an, iki tipten bahseder: Âdem ve İblis.  İblisin iğvasıyla, yasaklanan ağacın meyveden yiyen Adem ve Havva'nın tövbesinden-özründen; yine Adem'in otoritesine boyun eğmesi istenen İblis'in: "Ben ondan üstünüm, asla boyun eğmem" demesini işler. Burada Âdem ile Havva: "Ya Rabbi, bizim ne suçumuz var, İblis bize vesvese verdi, biz ne yapabiliriz ki" diyebilirlerdi tıpkı İblisin mazeret öne sürdüğü gibi. Burada insanın- Âdem'in suçunu itiraf etmesi, İblis'in ise mazeret uydurması işlenmektedir. İblise bahane ürettiren ise onun kibri-gururu, büyüklenmesi idi.

Eksik olan insanın hata yapması da insani bir durumdur. Asıl olan hatada ısrarcı olmamaktır, özür dilemektir. Öz eleştiri ve itiraf yapabilmektir. Özür dilemek erdemlice bir harekettir. Her adam özür dileyemez. Özür dileyemeyen kişinin  gururu muhasebe yapmasının önüne geçer. İnsanlar nezdinde küçülürüm endişesi taşır. Halbuki özür muhataplarının gönlünü fetheder.

İnsan hata yapabildiği gibi devletler de hata yapar. Birçok devlet; planlarını, programlarını, stratejilerini sürekli revize eder. Hata yaptığını anladığı zaman gerekirse 360 derece dönüş yapar. Siz hiç TC hükümetlerini yönetip de yapılan bir tasarruf sonucunda  özür dileyen siyasiler gördünüz mü? Ülkeyi ne yetmiş sente muhtaç edenden…ne beş Nisan kararlarıyla ekonomik krize sürükleyenden…,ne de fırlattığı kitapçıkla ekonomiyi felç edenden… maalesef hiçbirinden görmedik. Halbuki son olaylar 40 yıldır yapılan hatalar zincirinin  ortaya çıkardığı bir durumdur.

Birçoğumuz "Ben hayatta hiç hata yapmadım, geçmişimden asla pişmanlık duymam, tekrar geçmişe dönsem aynı hareketleri yaparım..." gibi iddialı sözler söyler. Böylelerine bazı hareketlerinin yanlış olduğunu hatırlattığımız zaman "Efendim, o şöyle oldu, o meselede falanın hatası vardı..." gibi savunmacı özelliğimiz hemen devreye girer. Asla kendimize toz kondurmaz, burnumuzdan kıl aldırmayız. Böyle tiplerin 'Geri vitesi olmaz,' burunlarının dikine giderler. Egoları asla muhasebe yaptırmaz. Özür dileyeni de küçümser böyleleri. Allah insanla beraber hatayı, hatayla birlikte de tövbeyi var etmiştir. Hatta hutbelerde okunan “Ettâibü minezzenbi…şeklindeki  Hadisi Şerife göre “Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir” denmektedir. Her birimiz hata yaparız. Önemli olan "Bir delikten ikinci defa ısırılmamaktır," tövbenin bir daha geri dönmeyecek şekilde yapılan 'Nasuh tövbe' olmasıdır.


Hatasından dolayı özür dileyebilmek her kişinin harcı değildir. Hatalarıyla ancak öz güveni yüksek insanlar yüzleşirler. Hatalarıyla yüzleşemeyenler hep bir mazeretin, bir gerekçenin, bir savunmanın arkasına sığınırlar. Bu da sahada kalması gereken topu taca atmak demektir.  Ne olur hep hatalarımızla yüzleşelim ki, geleceğe güvenle bakabilelim... 06/08/2016

* 10/08/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

4 Ağustos 2016 Perşembe

Üç yumuşak karnımız *

Son olaylar bize gösterdi ki, eğitim-öğretim, din alanı ve kadrolaşma  bir başkasına ihale edilmeyecek kadar önemli üç alandır. Devletin oldum olası dine soğuk bakması nedeniyle insanımız bu ihtiyacı gidermek için merdiven altı diyebileceğim cemaatlere yöneldi. Devlet yoluyla yapılan eğitim ve öğretimin içinin boşaltılması sebebiyle halkımız eksikliği telafi etmek için dershane, etüt merkezi gibi alternatif yollara para döktü. Sonunda din cemaatlere, eğitim de özel sektördeki para avcılarına ve gizli ajandası olanlara ihale edilir oldu. Ayrıca her iktidarın ajandasında ise kadrolaşma var. Kısaca; Eğitim-öğretim, din eğitim-öğretimi ve kadrolaşma bizim üç yumuşak karnımızdır.

Niyetim sorumlu aramak değil. Ama bir sorumlu arayacaksak dine soğuk yapan yapı, okulları sadece diploma veren kurumlar haline getiren ve tek tip kadrolaşan zihniyetler baş sorumludur. 15 Temmuz menfur olayı sebebiyle devlet ve millet tüm paydaşlarıyla birlikte hiç olmadığı kadar birlik mesajları vermektedir. Devlet her alanda yeniden  yapılanmaya gitmektedir. Temennim odur ki, bu yeniden imar, inşa ve tamir sürecinde içimizdeki hain şebeke boşaltılırken  kurumlarımız belli bir kesime ihale edilmez. Devlet ne çektiyse bu ihalelerden çekmiştir. Devlet yapılanmasında ehliyet, liyakat çerçevesinde bu toplumun tüm kesimlerine yer verilmelidir.  Objektif kriterlere göre yapılacak sınav sonucunda başarılı olanların ciddi bir şekilde güvenlik araştırılması yapılarak devlette görev almasının önü açılmalıdır. Bir kurumun belli bir zihniyete ihale edilmesi yeni ihanetleri beraberinde getirir. Toplumun tüm katmanlarından alınacak görevlilerin organize olup devleti ele geçirmesi, ihanet şebekeleri adına çalışması mümkün olamaz. Toplumsal barışın, birlik ve beraberliğin sağlandığı bu atmosferde bu duruma hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var. Devlete gelen bir zihniyet ahbap-çavuş ilişkisi içerisine girip tekdüze kadrolaşma yoluna gitmemelidir. Vatanseverler sadece kendi düşüncemizdeki insanlardan oluşmadığını bilmemiz gerekir. Vatan ve millete hizmetin dışında gizli bir ajandası olmayan, kendi hür düşüncesiyle aklını kiralamayan, kendi rızkının peşinde olan insanlara devletin kapısı hep açık olmalıdır. Oluşan toplumsal barışın devamı ancak bu şekilde sağlanabilir. İnsanlara devleti yönetenler beni, benim düşüncemi dışlıyor imajı verilmemelidir. Devlette görev yapanlar ciddi denetimden geçmelidir, sürekli izlenmelidir.

Eğitim ve öğretim meyvesini en az yirmi yıl sonra veren uzun soluklu bir süreç olduğuna göre bu yapılanma sürecinde eğitim ve öğretimi yeniden ele alıp milli bir eğitim sistemi geliştirmemiz gerekiyor. Bu toplumun kültürüne, örfüne, değerlerine uygun bir sisteme acilen geçilmelidir. Eğitim ve öğretim her türlü yönlendirmeden uzak bir şekilde verilmelidir. Eğitime belli bir zihniyetin hakim olmasının önüne geçilmelidir. Öğretilecek bilgiler uzmanlarınca objektif bir şekilde verilmeli. Öğrenciler bilgiyi muhakeme güçleriyle kendileri yoğurmalıdır. Bunun için her şeyden önce insanları hazır yiyici yetiştiren, sosyal hayattan koparan,   test tekniğine dayalı sınav sisteminden vazgeçilmesi gerekmektedir.  Haftalık ders saati mutlaka azaltılmalıdır. Öğrencinin dışarıya ihtiyaç hissetmeyecek şekilde her türlü bilgiyi, beceriyi, sosyal etkinliği okul ortamında öğrenmesine imkan verilmelidir. Öğretmenler arasında mutlaka ölçülebilir bir performans sistemi getirilmelidir. Din eğitim ve öğretimi dışarıdan takviyeye ihtiyaç olmayacak şekilde okul ortamında ehil kişiler tarafından yeterince verilmelidir. Liselerde halen haftada bir saat ders ile dinin öğrenilemeyeceği kulak ardı edilmemelidir. Eğitim ve öğretimi sürekli yap-boz tahtası haline getirmekten vazgeçilmelidir.

İktidarı, muhalefeti -gizli ajandanızı bir tarafa bırakarak- haydin hep birlikte eğitim ve öğretimi, din eğitimini ve devlette görev almayı yeniden yapılandıralım. Birbirimizden bir şey kaçırmayalım. Bu ülkeyi batıracaksak da beraber batıralım, kalkındıracaksak da beraber kalkındıralım.  04/08/2016

* 06/08/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.