23 Mayıs 2016 Pazartesi

Paylaşım sessizliği ne güzel!

Teknolojinin nimetlerinden faydalanmak, daha hızlı iletişim kurmak, bilgi ve belgelerin paylaşımını sağlamak, örnek projelerden diğer paydaşlarımızı haberdar etmek amacıyla kurulan ortak whatsapp grubu, üyelerden bir kısmının okul tanıtımı gibi başka amaçlı kullanmasından dolayı telefonlarımız gece gündüz susmaz olmuştu.

Mermi gibi gelen bildirimler, reklam amaçlı paylaşımlar, telefon hafızasını çabucak dolduran görsel kolleksiyonlar mesai kavramının ötesine taşmıştı. Telefonumuz kurumsal bir iç hat olmuştu artık. Ne kendimiz bir başkasıyla konuşabiliyor, ne de yazabiliyorduk.

Bu derdimi üç-dört defa blogspotumda * değerlendirdim. Gidişat iyi değil dedim. Yalvardım, yapmayın, etmeyin dedim. Benim nasihatlarım fayda vermedi. Paylaşımlar gırla gelip gırla gitmeye devam etti.

Hele bir 18 Mayıs günü ve gecesi vardı ki, gönderilen paylaşımların hızına whatsapp pes demişti. Doğduğuna doğacağına pişman olmuştu.

Sonunda dananın kuyruğu 19 Mayıs gecesi koptu. Acar bir delikanlı çıktı meydana. Herkese bildirdi haddini. Açtı ağzını yumdu gözünü. Oymuş o andan itibaren grup paylaşımları bıçak gibi kesildi.

Benim takip edilmeyen  yalvarış ve yakarışlarım fayda etmedi. Milletin bin nasihate karnı tokmuş meğer. Hoş olmadı ama. Bir musibet yetti bize...

Dünya varmış hele şükür. Sessizlik ne güzel... 23.05.2016

*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/04/whatsapp-paylasmlar-uzerine-bir-analiz.html?m=1
*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/02/gruplardan-cekmek-ne-de-olsa-kaderimiz.html?m=1
*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/02/grup-daveti-gonderenlere-gruplarna.html?m=1
*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2015/12/toplu-watsap-mesajlar.html?m=1

Ah bu törenler! *

Anne-babanın ömrü hep; bir çocuğum olsa, doğacak çocuğum sağlıklı olsa, bir büyüse, iyi okullarda okusa, bir bitirse, işini bir kursa,  bir evlendirsem... gibi ‘-se’, ‘-sa’ sürer gider.

Hayat nedir deseler? Bir koşuşturma derim. Hepsi hayatın olmazsa olmazıdır. Bir cilvesi; tatlı bir heyecan ve telaştır…

Son yıllarda artarak devam eden bir koşuşturma daha ortaya çıktı: törenler. Mezuniyet töreni, yemin töreni gibi. Mayıs, haziran ayları mezuniyet günleri, yılın belli aylarının cuma günleri ise yemin töreni. Bu törenler vazgeçilmezimiz oldu artık. Mutlaka yapılacak ve törende bulunulacak. Bu tören zamanları geldi mi, başta anne ve babalar olmak üzere, yakın akraba ve dostların da bu tür törenlere katılma koşuşturması baş gösterir. Türkiye'nin bir ucundan diğer köşesine bir sirkülasyon olur. Kalacak yer ayarlamalar, işyerinden izin almalar; hangi araçla, ne şekilde ne zaman gitmenin planlaması yapılır. Yemin törenlerinin cuma günleri yapılması bir gelenek haline geldi. Mezuniyet törenleri ise hafta içi ne zaman uygunsa artık.

Törenlerin yapıldığı günlerde şehirler dışarıdan gelen ziyaretçi ve misafirlerle dolar taşar. Otellerde doluluk oranı zirveye çıkar. Bu günlerde yer ayırtmak ve bulmak ailelerin sıkıntısı... Kalacak yeri bulan şanslı, bulamayan ise bütün alternatifleri masaya yatırır, çalmadık kapı bırakmaz. Kalacak yer ayarlanınca önce  bir sevinç bir sevinç. Çünkü evladının mürüvvetini görecek, sevinçli anında yanında bulunacak. Ardından maliyetler kendini gösterir. Bütçe hesabı yapan kara kara düşünür: yol ve konaklama, yeme ve içme masrafı... gibi. Dudakları uçuklamayıp da ne yapsın? Bir de böyle günlerde giyim- kuşam alınacaksa – ki mutlaka alınır- adamın vay haline!...

Dudakları uçuklayan bir kesim daha var: kurumların yöneticileri. Çünkü törenlere gideceklere izin vermesi, yokluğunu telafi etmesi, yokluğunu hissettirmemesi gerekiyor. Hele bir de aynı kurumda çalışanlardan birden fazlası törenlere katılacaksa ne yapacak? Yatıp ağlayacak, kalkıp ağlayacak artık.

Bu törenlere en fazla sevinenler öyle zannediyorum törenlerin yapıldığı yerlerdeki alavere yapılan yerler. Nispeten bir canlılık gelir, hareketlilik olur girdilerde. Törenler de ortalama 1-2 saatte biter. O kadar uzak yoldan gelme, meşakkat, telaş ve maliyetlerin hepsi bir saatlik tören için. Çocuğumuzun mutluluğu, önemli bir gününde yanında bulunmak gurur verici mutlaka. Belki de o bir saatlik merasim tüm yorgunluğa bedel olabiliyor. Törenler artık bir sektör haline geldi. Bir giden oldu mu artık gitmek istemeyen de gitmek durumunda kalıyor. Katılana niye katıldın, katılmayana niçin katılmadın deme durumum yok. Sanki bu tür törenleri biraz abartıyoruz gibi geliyor bana. Şöyle bir düşünelim. Hangimizin yemin merasimine, ya da mezuniyetimize anne-babamız katıldı? Belki de birçoğumuzun bitirdiği okuldan ve yerinden haberleri bile olmadı. Kendimiz gittik, kendimiz mezun olup geldik. Bizim yemin törenlerimiz ve mezuniyetlerimiz masrafsız idi. Kimse sıkıntı ve telaşa kapılmadı. Büyüklerimiz işini gücünü bırakıp gelmedi yanımıza. Şimdi hangi çocuğun mezuniyetine hangi aileden kaç kişi katılıyor, amma da seveni varmış izlenimi alıyoruz. Kazara gerek yok diye çocuğunun mezuniyetine gitmez isen evladın garip kalıyor oralarda.

Eskiler gitmedi, biz de mi gitmeyelim diyebilirsiniz. İster gidin, ister gitmeyin. Törenlere gidilecekse geride bıraktığımız işimizi ihmal etmeyelim.


Mezuniyet törenleri okullar bittikten sonra hafta sonu, yemin törenleri de mutlaka tatil günlerinde yapılmalıdır. 22.05.2016

* 28.05.2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.

22 Mayıs 2016 Pazar

"Öp hocanın elini"

Bazıları ne de çok el öldürmeyi seviyor. Uzaktaki bir masada oturmakta iken liseden bir hocam kalktı, masama geldi. Elini uzattı öpülecek vaziyette, "Öp bakıyım hocanın elini" dedi. Ayağa kalkıp elini düzeltip tokalaştım. Hocam babam bile bana doğru dürüst elini  öptürmedi dedim. "Ben senin hocanım öpeceksin tabii" dedi. Eyvallah hocamsın ama sen bana öyle her eli öpme diye öğretmedin mi deyince, " Tabii öyle öğrettim" dedi, ardından bir başka olay anlatıp yanımızdan ayrıldı.

Beni görünce arkadaşlarını bırakıp ne hevesle gelmişti halbuki elini öptürmek için. Emekli öğretmenimin hevesi maalesef kursağında kaldı.

Bizde el öpme saygı ifadesi sayılır. Bazı siyasilerimiz de bunu çok yapar. Fanatikleri hatta el öpme sırasına girerler. Ben bu hareketi çok uygun görmüyorum. Anne-babanın, amca ve halanın, teyze ve dayının, çok yakın akrabanın elinin öpülmesini anlarım. Sende çok emeği olan bir büyüğünün elinin öpülmesini anlarım. Anlamadığım her önüne gelenin elini öpmektir. Sonra küçükler öpmek için hamle yapsalar bile büyüklerin öptürmemek için elini aşağıya veya kendine doğru çekmesi yine güzel adetlerimizdendir. Haydi içimden geldi öperim. Zorla öptürmeye çalışmak da neyin nesi Allah aşkına. Bu konuyu abarttığımı düşünebilirsiniz. Aynı kişi ile bir ay önce karşılaştığımda da elini sıktığımda,  "Oğlum, öp sene hocanın elini" dediğini" belirtmek isterim. Anlaşılan bu işi hobi haline getirmiş, zoraki el öptürmek suretiyle sanırım yanındaki emekli arkadaşlarına, " Bakın, öğrencilerim nezdinde benim ne kadar  itibarım var" hissini vermeye çalışıyor olmalı.

El öpmede sorunum yok. Büyüklerin elini öperiz öpmesine de. Büyükler yeter ki, elini öpülecek pozisyonda uzatmasın.

Sonuç mu dersiniz. Elini öpmedim ama az sonra gitti dışarıdan şeftali getirdi. Masalardaki tanıdıklarına birer tane verdi, bana vermedi. Hatta bizim masaya yaklaşmadı bile. Anlayacağınız şeftaliden mahrum kaldım. Yine her zaman ki gibi baltayı taşa vurdum sanırım. Ne bilebilirdim ki az sonra şeftali dağıtacağını. Öperdim elini kapardım şeftaliyi. Nasip değilmiş diyeceğim ama sanki ben nasibimi kendi elimle teptim gibi. 22.05.2016