15 Mayıs 2016 Pazar

Ne insanlar tanıdım senin sayende para!

Öğrenci pansiyonu olan bir liseye öğretmen olarak atandım. Okula atanır atanmaz yurdu kucağımda buldum. Çünkü 60 öğretmenin görev yaptığı okulda gece öğretmenliği ve belletmenlik yapacak yeterince öğretmen bulunamamış. Okul müdürü 20 öğretmenle zümre  toplantısı yaptı nöbet görevi için. "Arkadaşlar! Okul bizim, öğrenci bizim, yurtta nöbet tutacak arkadaşlara ihtiyacımız var" dedi. Büyük bir kısmı: "Hocam, eşim yalnız kalamaz, korkar. Çocuğum bensiz uyuyamaz..." gibi mazeretler öne sürdü. İhale 7 öğretmene kaldı. Haftada bir gün nöbet tutmaya başladık. Nedense nöbet tutanların ekserisi  o şehrin yabancısı idi.

Nöbet ücreti sembolik bir ücret idi. Okul koruma derneği karşılıyordu ücreti de. 150-180 öğrencinin kaldığı yurtta tek öğretmen görev yapıyordu.

Bir sabah okula geldiğimde masada bir imza sirküsü buldum, pansiyonda nöbet tutacak gece nöbetçi öğretmeni için 6 saat ek ders ücreti ödeneceğinden nöbet tutmak isteyen öğretmenler imza sirküsündeki ilgili yere istiyorum, istemiyorum şeklinde yazarak imzalarını atmaları isteniyordu. Nöbet görevi isteyen ve istemeyenlere bir göz attım. Neredeyse istemeyen yoktu. Birkaç kişi dışında herkes istiyorum demişti. ismimin karşısını imzalayarak istemiyorum yazdım.

Ertesi gün müdür yardımcısı çağırdı: "Çatlak mısın? Bedava iken yurtta nöbet tutuyorsun. İş ücretli hale gelince tutmuyorum diyorsun" dedi. Yeni mi farkına vardın dedim. "Ben senin yazdığın istemiyorum kararını istiyorum şeklinde değiştirdim ve nöbet tutacaksın" dedi. Tutmasına tutayım hocam. Okulumuzdaki bazı arkadaşlarda olumlu yönde bir değişiklikler olmuş, bana ihtiyaç olmaz sanırım. Artık, bazılarının eşi akşam yalnız kalabiliyor, korkmuyor, çocukları babasız yatabiliyor dedim, güldü.

Bir ay kadar nöbet tuttum üçer kişi birden. Eskiden o kadar öğrenciye tek öğretmen bakıyordu. Şimdi üç kişi birden. Allah'tan istedik bir göz. Rabbim verdi üç göz birden. Üstelik altı saat ücret de fena değildi. Ücretler şimdiki kadar yüksek olmasa da.

Bir ay kadar nöbet tuttuktan sonra yeni çıkan norm kadro yönetmeliği gereğince okulumda norm fazlası oldum. Çünkü en son gelen öğretmen idim. Teneffüste yanı başımızdaki koordinatör okula norm fazlası öğretmen olarak göreve başladım. Ders zili çalmadan norm fazlası kabul edildiğim eski okulumdaki derslerime devam ettim. Eski hamam eski tas yani.

Eski hamam eski tas olmadığını yeni yurt nöbet çizelgesi hazırlandığında farkına vardım. Çünkü yeni listede yurtta nöbet  tutan kimseler içerisinde ismim yoktu. Sebebini sorduğumda: "Hocam artık siz bizim öğretmenimiz değilsiniz" cevabını aldım. Hocam şu kadar yıl birlikte çalışıyoruz, ben yine aynı okuldayım, ders programı bile değişmedi, Sadece kadrom yeni yönetmelik gereği koordinatör okul bünyesine alındı. Bana, biz bu arkadaşlarla çalışmayı tercih ettik, bunlar daha iyi nöbet tutar deyin eyvallah diyeceğim. Ya da siz yabancısınız, siz yarın gideceksiniz, ben buradakilerle birlikte kalacağım, bunlar benim akrabam deyin yine eyvallah diyeceğim. İlgili yönetici: Mevcut nöbet tutacaklar iyi nöbet tutar iddiasında değilim, tercih etmiş olsam onlardan bir kısmıyla da çalışmam. Ama durum bu. Çünkü artık siz bizim öğretmenimiz değilsiniz" dedi.

Ne ücretsiz iken ne de ücretli iken yurtta nöbet tutmaya sıcak bakmamıştım. Çünkü her gün bir nöbetçi öğretmenin ortaklaşa kullandığı yatakta rahat edemiyordum. Kendimi de askeriyede sanıyordum. Ücretli hale getirildiği zaman üstelik istemiyorum demiştim. Fakat "Artık bizim öğretmenimiz değilsiniz" şeklindeki bir mazeretle nöbetten ayrı tutulmam zoruma gitmişti. Yine de bu  yurt nöbeti benim  ve başkaları için bir sınama yeri oldu. Sembolik bir ücret iken yurtta görev almayanların nöbetler ücretli hale geldikten sonra daha önce öne sürdükleri, "Eşim korkuyor" şeklindeki mazeretler sona ermiş, hiç nöbet tutmayan okul idarecileri nöbet tutar hale gelmişti. Gözünü sevdiğimin parası, ne kadar  elimin kiri olsan da insanları denemek için gerekli olduğunu anladım.

Bu dönem 28 Şubat sürecinin yaşandığı dönemlerdi. Bazı meslektaşlarım daha önce yüzlerini göstermişlerdi. Zira benden önce norm fazlası olan öğretmenlerimizin ilişiklerinin kesilerek bir başka okula gitmeleri söz konusuydu. Bu hafta gidecekler, öbür hafta gidecekler şeklinde konuşulurken öğretmenler odasında bir kişinin: "Ayrılacak öğretmenlerin  ilişikleri haftaya kalmış. Olur mu böyle yav. Gideceklerse gitsinler, biz de üçer saat daha ek dersimizi alalım" şeklinde konuşunca dayanamadım. "Kardeş, koyun can derdinde sen ise et derdindesin. Ayıp bu yaptığın. Yıllardır birlikte çalıştığın arkadaşlarının bu süreçte istemeyerek de olsa gidecek olmaları seni üzmesi  en azından üzülür gibi davranman gerekirken sen üç saatlik ek ders derdindesin, başkasının mutsuzluğu üzerine mutluluk kurmaya çalışıyorsun" dedim, Hiç tınmadı bile. Güldü geçti. Çünkü onun için her şey para idi. Bu psikolojideki bir insanla konuşmak bile zül idi aslında. Bu aşırı para düşkünü meslektaşımı çoktan tanımıştım aslında. Önceki yıllarda mesleki tatbikat kolu olarak son sınıf öğrencilerin değişik camilerde hutbe okuması ve cuma kıldırmaları  için planlama yapıldığında her camiye gönderilen öğrenciye bir de rehber öğretmen belirlenmişti. Gitmezdi o meslektaşımız o öğrencileri dinlemeye. Niye gitmedin, gitmiyorsun dediğimde, "Verin ek dersi gideyim camiye" derdi.  Şaka mı yapıyordu. Asla. Onun her şeyi para idi çünkü.

İnsanları test etmek için para, makam, şöhret ve kadın süzgecinden geçirmek lazım. Elinde imkanı olmayan insanların dürüst ve doğru konuşmaları bizi aldatmasın.  15/05/2016

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Alışveriş Benim İşim

                             -Ben neymişim be!-
90'lı yıllarda kullandığımız saatler vardı, Casio F-91W marka. Geri kalmaz, ileri gitmez, alarmı olan, ışığı yanan, ekranında tarihini, saniyesini ve gününü gösteren bir saat.
Sağlam olmaya sağlam, kullanışlı ve hafif, üstelik su geçirmez. 
1997 yılında sünnet olan 3 çocuğuma  sünnet hediyesi olarak bu marka saati almaya karar verdim. Zira 92-93 yılında aldığım bu saatten ben çok memnundum.
Konya'da tanıdığım bir saatçiye girdim. Saatin tanesi yanlış hatırlamıyorsam 17 milyon idi. Şimdinin 17 lirası. Bir akrabamla beraber gittim saatçinin yanına pazarlık yapması için. Çünkü Konya'da alışverişlerde mutlaka pazarlık yapılır. Pazarlığın yapılacağını bilen esnaf fiyatı yüksek söyler, sonra indirir. Bu adeti bilen müşteri de mutlaka pazarlık yapar. Esnaf: "Efendim, bu saat normalde şu kadar ama size şu fiyat olsun" der. İn aşağı, çık yukarı derken çatır çatır pazarlık yapılır.
Bizimle ilgilenen satıcı 17 milyondan  bir kuruş aşağıya inmedi. Sonunda kendisini uzaktan tanıdığım patronları  yanımıza geldi.  Bana: "Sana öyle bir fiyat vereceğim, bu fiyatı bugüne kadar kimseye vermedim. Bu fiyatı sana üç nedenden dolayı veriyorum:  1. Sen Karasınırlı olduğun için, 2. Ö. K.'nun ve Sefer'in akrabası olduğun için, 3.Hafız olduğun için... Çünkü ben Karasınırlıları severim, hele de hafızları" dedi.   Allah razı olsun Hacı Ağabey dedim. Bu kadar neden saydığına göre bana bu saatler çok ucuza gelecek diye geçirdim içimden. Belki de bedava verecek. "Saatin tanesini sana 16 milyona vereceğim" dedi. O kadar saydı saydı indire indire 1 milyon indirmişti. Hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur. Acı acı gülümsedim. Çaresiz uzattım kredi kartını, "Lütfen buradan çekin" dedim. Bana: "Kredi kartı mı veriyorsun? Olmadı şimdi. Mecburen 17 milyon çekeceğiz. Çünkü ben sana peşin para söyledim, karta çektiğimiz zaman fiş de kesmemiz gerekecek." dedi. Sonunda satışını yaptıkları fiyata geri dönmüş olduk. Pazarlık için o kadar dil dökmüştük halbuki. Kıran kırana bir pazarlıktı bizimkisi. Sonuç elde var sıfır oldu. O kadar çabamız da boşa gitti. 
20 yıl geçmiş bu kirli çamaşırları nereden çıkardın derseniz, bilin ki; pazarlık konusunda tecrübeliyim. Eğer bir alışverişte pazarlık yapacaksanız mutlaka haberim olsun.
Şunun da bilinmesini isterim ki çocuklarımı 2000 öncesi sünnet ettirince, çok büyük hediye almama gerek kalmadı. Birer Casio saatle bu işi hallettim. Acaba bugünkü nesil, şimdi sünnet olunca saati hediye olarak  kabul eder mi? Sanmıyorum. Çıta yükseldi artık. Hediyenin en küçüğü sanırım, tablet olur, cep telefonu olur, bilgisayar olur... Öyle değil mi?
Sanmayın ki pazarlık konusunda hep tecrübesizim. Çocukları sünnet ettireceğimde Kahta'da  bir sünnet memuru ile görüştüm. Sünneti 2 milyona yaparım dedi. Toptan olursa ne kadar olur dedim. Kaç kişi dedi. 3 çocuk deyince, 2 milyondan yapayım dedi. Gördünüz mü pazarlığı. Neredeyse pazarlıkla bir çocuğu daha sünnet yaptırabilecekmişim.  Bakmayın siz Konya'dan toptan saat alışverişi yaparken indirim yaptıramadığıma.
Bu arada -antrparantez- 92-93 yılında aldığım saati halen kullanmaktayım. 14/05/2016

13 Mayıs 2016 Cuma

Bodrum bir başka!

-Yediğin içtiğin senin olsun, gördüğünü anlat Bodrum'da.
-Yediğimi, içtiğimi anlatsam.
-Miden kadar yemişsindir. Neyini anlatacaksın?
-Bizim farkımız bu Avrupalılardan. Çünkü biz yemeye gideriz, kendimizi otele kapatırız. Başka bir yere de gitmeyiz. Yabancılar gezmeye gelir. Neredeyse tüm Türkiye'yi gezer. Biz valizlerle gideriz gezmeye, envai çeşit kıyafetle. Elin Avrupalısı sırt çantasıyla gelir, kendisini bir yere bağlamaz. Nerede akşam  orada sabah. Ayakta basit yiyeceklerle geçiştirir öğünleri. Gerekirse dışarıda sabahlar. Otelde kalması gerekirse 2.3.sınıf otelleri tercih ederler. Bizimkisi 5 yıldızlı olacak, hem de açık büfe. O senin dediğin yediğin içtiğin senin olsun sözü eskidendi bizde. Şimdilerde tatil dönüşü otel iyi miydi, yemekleri nasıldı diye soruyor eş-dost. Avrupalı;  gördüğü, gezdiği tarihi, turistik yerlerin fotoğrafını çeker. Biz gördüğümüz, gittiğimiz her yerde çektiğimiz fotoğraf karesinde kendi fotoğraflarımıza yer veririz. Sanki dünyanın merkeziyiz. Her karede biz olmazsak tarihi, turistik yer eksik kalacak. Bu yerler bizim sayemizde itibar kazanıyor.
-Pes kardeş pes. Haydi o zaman yediğin, içtiğini anlat. Anlaşılan menü güzeldi.  Biraz ağzımızın suyu aksın. Anlat haydi.
-Hah şöyle yola gel. Ana menü olarak ilk gün ıspanak yemeği vardı, ikinci gün pırasa yemeği, dördüncü gün kabuska yemeği, kabak yemeği...
-Askerlik anılarına geçtin. Yaşlılık böyle bir şey olsa gerek.
-Hayır, 5 yıldızlı oteldeki açık büfe menüsünü anlatıyorum.
-Yav böyle otel mi olur? Siz hiç et yemediniz mi?
-Et yüzü görmedik. Kuru fasülyemiz bile etsizdi.
-Şakacı olduğunu biliyorum. Bu kadar abartı fazla değil mi?
-Benim hep ciddi olduğumun ne zaman farkına varacaksınız siz?
-Fesübhanallah! Yahu sen otel yerine toplama kampına ya da asker ocağına mı gittin?
-Hayır, 5 yıldızlı otele.
-Saymayı da unutmuşsun. Üçüncü günü atladın. O gün ne yedin?
-Unutmadım. Üçüncü gün biz yemeği kaçırdık. O gün öğle yemeği yemedik. Bizim yemeğe katılmadığımız 3.gün içinde et olan yemek varmış. Nasip değilmiş demekki.
-Otelde et yüzü görmediniz yani.
-Doğru dersin. Kırmızı et yüzü görmedik. Ama beyaz et vardı.
-Nasıl otelmiş burası? Nasıl yemek menüsü bu?
-Otel Ege'de idi. Yemekleri de Ege yemeği. Zeytin yağlı hepsi.
-Aç kalktınız o zaman?
-Hayır, doyduk iyice. Yemekler de hiç artmadı. Çünkü enfesti. Hazmı da kolaydı. Anladım ki kötü yemek yok. Kötü pişirilen, özen gösterilmeyen yemekler var.
-Sen yalnız mı gittin oraya?
-Hayır, 8 aile gittik.
-Niçin sordun?
-Sen şu yol ortaklarının ismini ver. Ben bu yolculuğu bir de onlardan dinleyeyim.
-İnanmıyor musun bana?
-İnandım inanmasına da. Kalbim mutmain olsun.
-Yol arkadaşların nasıldı?
-En kötüsü bendim. Hepsi gül gibi insanlardı. Ben gülün içindeki diken idim.
-Bir daha o otele gider misin?
-Giderim niye olmasın. Yeter ki sen sponsor ol.
-Bodrum nasıldı?
-Bodrum bir başka. Tıpkı Şam gibi. Şimdi Şam'ın yerinde yeller esiyor.  O yüzden Bodrum bir başka artık.
-Otelin adı neydi?
-Söylemem.
-Niye?
-Onca otelin arasından biz nasıl bulduysak sen de kendin bulacaksın. Yeter ki ara.
 13.05.2016