12 Mayıs 2016 Perşembe

Nazardan korunma yollarımız

26/04/2016 tarihinde tüm ajanslarda bir düğünden dikkat çeken görüntüler ve yazılar yayımlandı. Trabzon'un Sürmene ilçesinde düğün salonuna uçan kayıkla gelen gelin ile damat, kayığın havadan indirilmesi esnasında kayığın yere çakılmasıyla birlikte kendilerini salonun ortasında yuvarlanırken buldular. Hatırda kalsın diye buldukları macera,  kendilerini unutulmaz kıldı. Dillere destan oldu düğün. Masallardaki 40 gün 40 gece devam eden düğünlere taş çıkartırcasına.

Düğünde dikkat çeken bir başka husus ise, salonun ve kayığın sahibinin kazayı nazar olarak değerlendirmesi.

Toplum olarak biz, bir olay ve kazayı derinlemesine düşünmeyiz. Meselenin içerisinden çıkamaz isek hemen bunda bir nazar vardır der, işin içinden sıyrılmaya çalışırız. Doktor hastalığımıza teşhis koyamazsa, eski başarılarımızı gösteremez isek, başımıza görünmez bir kaza gelirse, çocuğumuz hastalanırsa... bir sebep bulmaya gerek yok, gerekçemiz hazırdır: Nazar var. Hele bir de çocuğumuz hastalandığı zaman daha önce çakır gözlü ya da yeşil gözlü  biri ile karşılaşmış ise hiç öteye-beriye bakmaya gerek yok. Çocuğumuza kem gözle bakanı tespit ederiz hemen.

Nazar hak mıdır? Evet haktır.  Peygamberimiz "Nazar haktır" buyurur. Özellikle küçük çocuklar nazardan çabuk etkilenir. Küçük yaştaki çocuğun yaptığı harikulade harekete karşı kendimizin bile nazarı geçebilir. Pekiyi nazardan korunma yollarımız doğru mudur? İşte burada biraz durmak lazım. Nazar konusunda yüklü bir birikimimiz var.  Nazarımıza ve birikimimize nazar değmesin kimse. Geçmişten beri kem gözden, göz değmesinden, bakıştan korunma ve kurtulmak için nazar boncuğu takar, tütsü yakar, kurşun döker, muska takar... daha neler yaparız neler! Koca karı masalları diyebileceğimiz bid'at ve hurafeler hiç peşimizi bırakmıyor. Çoğu, bu tür şeylere inanmasa da "Ya korursa" düşüncesiyle, ya da güzel görünüyor diyerek süs eşyası olarak kullanmaktadır.

Bir arabaya binseniz nazar boncuğuyla karşılaşırsınız, bir eve uğrasanız ya at kafası, ya at nalı görmeniz mümkündür. Nazar değecek olanın dikkatinin taktığımız şeye yönelmesi murat edilmektedir. Korunma yollarının yanında nazar değmesine karşılık kurşun döktürmek, tütsü yakmak yine kültürümüze yerleşmiş hurafelerdir. Nedense her şeyi unutan bizim annelerimiz nazara karşı kullanılan uydurmaları unutmuyor: Doğrularımızı kuma, yanlışlarımızı ise kayaya yazmışlar sanki.

Haydi annelerimiz büyüklerinden öyle gördü, geldiler gidiyorlar. Ya şimdiki nesle ne diyelim. Geçmişteki büyüklerin yanlış birikimlerini  köşesinde, sosyal medyada  yazmak suretiyle yanlışı günümüze ve yeni nesle taşıma gibi bir yanlışa imza atmaktadır. "Bir şeyi yapan o şeyi yapan gibidir" biliyorsunuz. Özellikle sorumluluk makamında olanlarımızın yazdıklarına dikkat etmesinde fayda vardır. Bid'at ve hurafelerin geleceğe taşınmasına imkan vermeyelim. Kendimiz bunların doğruluğuna inanabiliriz ama başkasından da inanmasını beklemeyelim.

Nazar hak olmasına hak. Korunma yolu olarak bildiğim kadarıyla bizde 'Nazar ayeti' olarak bilinen Kalem süresinin 51-52. ayetlerini, sığınma süreleri anlamına gelen 'Muavvizeteyn süreleri dediğimiz Felak ve Nas sürelerini, Ayetel Kürsüyü, Fatiha gibi süreleri okumak gerekir. Nazar boncuğu gibi süs eşyalarını asla kullanmamak ve takmamak gerekir diye düşünüyorum.

Allah nazardan, kem gözlerden, kötü bakıştan korusun. Nazardan korunma amacıyla tedbir olarak kullandığımız nazar boncuğu gibi hurafelerden ve yanlış korunma ve tedavi yöntemlerine düşmekten bizleri korusun.  12/05/2016






11 Mayıs 2016 Çarşamba

İçine tüküreyim ben böyle modanın

-Baba! Şu çorabıma bak. Bana çorap lazım, çoraplarım eskidi.
-Neresi eski bu çorabın? İşte yepyeni duruyor ya.
-Bak, buradan  bir delik açılmış, parmağım görünüyor.
-Hava alır, iyi ya işte.
-Başkasının yanında ayakkabımı çıkarmaktan utanıyorum. Çünkü çıplak parmağım görünüyor.
-Neyine utanıyorsun be evlat! Senin yırtık dediğin iğne ucu kadar bir delik. Dışarıya çık. Çoğunun giyimine kuşamına bir bak.
Milletin beli açık, göbeği açık, ayağında çorabı yok, kaç parmağı var sayabilirsin. Kolu, yakası-paçası açık, baldırı açık, başı açık bunları saymıyorum bile. Çünkü kol, bacak, yaka ve başın çıplak görünmesine alıştık artık. Hatta hızını alamayan pantolonunun her yerini yırtmış o şekilde giyiniyor, teni gözüküyor. Sen kapalı ayakkabının içindeki çorabın küçük deliğini mesele ediniyorsun. Bir de utanıyorsun.
-Baba, pantolonlardaki yırtık bir defa moda. Şimdi gençler öyle giyiniyor. Hatta o şekildeki  yırtık pantolonlar, kotlar sağlamından daha pahalı.
-Oğlum, böyle moda mı olur? Vücut teni gözüküyor. Bunlar utanmıyor mu?
-Baba, moda bu. Bunu kimse ayıplamıyor. Niye utansınlar?
-Oğlum bu işte bir anormallik yok mu? Sen görünmeyen çorabındaki delikten utanıyorsun, onlar enlemesine yırtık kot giymekten utanmıyor. Senin mi utanman lazım, onların mı?
-Baba, o gördüğün moda.
-Oğlum, biz de modaya uyduk. 80'lerde İspanyol paça, şimdilerde dar paça. Hepsi bu. Bu moda dediğin sürekli değişir mi böyle?
-Yıllık değişiyor. Değişen de hep kadınların giyimi.
-O yırtık kotları o insanlar nasıl giyer?
-Dedim ya, moda.
-Vay ben böyle modanın içine tüküreyim. Moda diye diye öne konulan, tezgaha çıkan her şey alınmaz. İnsan kendine yakışanı giyer. Elbise insanın  itibarıdır. Kimse birilerine itibar elbisesi giydirmez. Kişi kendi seçer. Çünkü kıyafet aynı zamanda bir kişiliktir. İnsanın bir çok eksiğini kapatır. Her şeyden önce edeptir edep.
-Sanırım dikkat çekmeye çalışıyorlar.
-Oğlum böyle dikkat çekme mi olur? Dikkat çekmenin başka yolları var. Çıkar 10.kata, atar kendini baş aşağı. İşte sana bir dikkat çekme.... 11.05.2016

Başımızın belaları *

Diyarbakır'da polis aracına bombalı saldırıda bulunulmuş, 12'si polis olmak üzere 45 kişi yaralanmış, 3 tane örgüt üyesi ölmüş. Yine kan, yine gözyaşı. Bitmiyor çilemiz, derdimiz. Vakayı adiyeden oldu artık bombalı eylemler, ölümler, öldürmeler. Günlük kan görmesek, şehit haberiyle sarsılmasak bugün bir anormallik var diyeceğiz neredeyse.

Bazen gazetelere düşen fotoğraflara bakıyorum. Görüntüler savaş ortamlarında olmaz dedirten cinsten. Her yer virane, her yer harap olmuş. Bir daha yaşanılmasın, burada insan yaşamasın, bana yar olmayacak dünyayı insana zindan edeceğim görüntüleridir bunlar.

Diyarbakır'ın, Güney Doğu'nun makus talihi oldu artık hep kan, hep gözyaşı. O bölge ne güldü, ne de güldürdü. Hiç eksik olmadı o bölgede ayrık otları ve dış güçlerin emelleri. Az sayıdaki kötü, dünyaya hakim olmuş, yerin altını üstüne getiriyorlar. Sessiz iyilerin sesi çıkmıyor tıpkı Güney Doğu bölgemizdeki mağdur, mazlum sessizlerin sesinin çıkmadığı gibi. Belki de ses veriliyor, seslerini duyan yok. Ya da çaresizlik karşısında içlerine attılar. Ateş kor gibi içlerini yakıyor. Belki de Allah'a havale ettiler kendi içlerindeki uslanmaz kötüleri. Gör bizi ya Rabbi diyorlardır. Bu durum hırsız hikayesini hatırlatıyor. Hani çocuk demiş ya: “Babaaaaa, hırsız yakaladım.” 
İçeriden babanın sesi duyulmuş:
- Getir oğlum. 
- Gelmiyor.
- Bırak gitsin o zaman. 
- Gitmiyor. 
- Allah Allah, sen gel bari. 
- Beni de bırakmıyor.
İçlerindeki kötülere, " Gidin buradan" diyorlar. Gitmiyorlar. "Silahı, öldürmeyi bırakın" diyorlar, bırakmıyorlar. " O halde bizi bırakın kendi halimize" diyorlar, onu da yapmıyorlar.

Doğu, Güney Doğu ne yapsın, onu söyleyin bari. Bizim oradaki terör örgütleriyle mücadelemiz körler ve sağırlar savaşıdır. Biliyorsunuz körler görmez, rastgele vurur, sağır dinlemez, çünkü işitmez. Vurdukça vurur.

Ben insan görünümlü bu insan azmanlarını anlayamadım. Ne menem bir varlık bu böyle. Ölünce beyhude yere, bir hiç uğruna gidecek. Öldürünce o vicdan azabıyla bu dünyada nasıl mutlu olacak. Başkasının mutsuzluğu üzerine nasıl mutluluk kuracak? Yoksa bunlar insan değil mi? Robot mu, uzaylı mı, başka bir Galaksiden mi?

Peygamberler şehri diye anılan Diyarbakır  ne ile anılır hale geldi? Devlet aklı selim düşünmeli. Belli bölgeleri mesken edinmiş az sayıdaki kötülerle yani sivrisineklerle mücadele etmektense, ülkemizde emelleri olan dış güçleri yani bataklıkları kurutmalı. İyi bir diplomasi yürütmeli. İçimizde tarafeynin  akıttığı kan, problemleri çözmez, onulmaz yaralar açar. Kin, intikam tohumlarını eker. Çünkü her ölüm kaostur, krizdir, yara ve dertleri derinleştirir.

Hiçbir ebeveyn terörist olsun diye çocuk doğurmaz. Hiç bir çocuk, büyüyünce terörist olacağım diye dünyaya gelmez. Hiçbir aile bu çocuğum öldürülsün, şehit olsun diye doğurmaz. Nasıl büyüttük, nasıl yetiştirdik, kim yetiştirdi bunları? Nasıl çözeceğiz bu problemi? Çözmede aciziz gayri anlaşılan. Nasıl aramazsın Musa Peygamberin bir müddet yolculuk yaptığı - biz de Hızır diye bilinen- kişiyi. Hani o, bir çocuğu öldürmüştü ya, Musa'nın itirazına rağmen: Bu çocuk, büyüyünce asi olacak. Bu yüzden öldürdüm diye. Keşke günümüzde böyle biri olsa, ya da elimizde bir sihirli deynek olsa. Doğar doğmaz, " Bu, büyüyünce terörist olacak, bombacı, ya da canlı bomba olacak" diye söylese de küçükken temizlesek bu baş belâlarını. Hatta daha anne karnındayken ezsek bu sinsi yılanların başlarını...

Mücadele etmeye edelim, ezmeye ezelim ama köşe başlarını tutmuş, dünyaya yön ve nizamat(!) veren, barış havarisi kesilen, alemi yaşanmaz hale getiren insan görünümlü, yüze gülen, üç kuruş menfaati için dünyayı piyonlarına yakıp  yıktıran, makam sahibi kravatlı müsveddeleri ihmal etmeyelim. Yılanın başı esas onlar...11.05.2016

13.05.2016 tarihinde Kahta Söz Gazetesinde ve Anadolu'da Bugün internet Gazetesinde, 
14.05.2016 günü Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.