2 Mayıs 2016 Pazartesi

Konya'nın hediye adetleri *

Cumartesi akşamı hem tatili değerlendireyim hem de bir akraba ziyareti yapayım diye bir ahbabımı aradım, müsaitseniz çay içmeye geleceğim diye. "Pazar günü iki tane düğün var, düğün hediyesi almak için alışverişe çıktım. Eve dönüyorum buyurun gelin" dedi ahbabım. Akşam evine gidip ziyaretimizi yapıp çayımızı içtikten sonra ayrıldık. Fakat benim aklım düğün hediyesinde kaldı.

Malumunuz Ramazan ayının bir kaç yıldır yaz mevsimine  denk gelmesi sebebiyle düğünler Ramazan öncesi ve sonrası yoğunlaşır hep. Zaman zaman başka illerdeki düğünlere katılsam da yemeğinden, hediyesine varıncaya kadar Konya düğünleri bir başka.

Bu yazımda Konya'daki düğünlerde, umre ve hacca gideceklere getirilen hediyeler üzerinde duracağım. Nedense eskiye dair birçok gelenek ve göreneklerimiz unutulmaya yüz tutmuşken Konya'daki hediye kültürü değişmedi gitti. Görüp hissettiğim kadarıyla ne hediye getiren memnun ne de hediye alan.  Bu şekil hediyeden kimse memnun değil ama kaldırma gibi bir niyetimiz de görünmüyor.

Evleneceklere tepeden tırnağa her türlü ihtiyaçları lükse derecesinde alınmaktadır. Şimdiki düğünlerimiz masraflı. İğneden ipliğe her şey alınıyor tabiri caiz ise. Düğün sahiplerinin düğünde tek ihtiyaç duydukları paradır. Çünkü çoğu aileler altından kalkamayacağı bir düğün borcunun altına girmektedir. Düğün eşle dostla olur, düğüne yakın uzak akrabalar başta olmak üzere tanıdıklarımız davet edilir. Pekiyi düğün sahibine hediye olarak ne götürülür? Doğal olarak para götürülür. Biz  ne götürüyoruz?  Borcam, çay takımı, kahve takımı, çay tepsisi...vb mutfak eşyası. Oldu mu ya şimdi? Sadra şifa oldu mu bizim getirdiğimiz hediye. İşin garibi hediye almadan gelen bir iki tane davetli de utana sıkıla düğün sahibinin cebine para sıkıştırırken, "Kusura bakma, hediye alamadım" diyor. Keşke bütün kusurlarımız böyle olsa. Ne yazık ki gelen hediyeler ambalajı bile açılmadan evin –varsa- izbesi veya çatısına istifleniyor, başka düğüne hediye olarak götürülmek için sırasını bekliyor.

İşe yarayan hediyeler kısmında ise kameralar var. Takı törenlerinden bahsediyorum. Bazı yerlerde hem kameraya alınıyor, Hem de anons ediliyor: Falandan bir çeyrek, şundan 100 lira gibi. Bu takı törenleri Konya'nın dışında da var maalesef. Davetli ne taksın, ne etsin. Küçük taksa ayıp olur, gören ne der. Büyük taksa boyunu aşar. Hasılı iş değil bu yaptıklarımız.

Sorun sadece düğüne gelen hediyeler ya da takı törenleri değil. Bizde umreye, hacca gidecek olana da hediye götürülür: bisküvi, küp şeker, havlu, çorap vb. Bu durum karşısında bizim yolcumuz ne yapsın. Daha kutsal yere gitmeden toptancılarda soluğu alıyor, dönüşte hoş geldine gelenlere hediye vermek için tespih, takke, seccade,  koku vb. hediye alıyor.  Kutsal yere gidecek olana getirilen hediye de ihtiyaç dışı, mübarek beldeden gelenin getirdiği hediye de ihtiyaç fazlası. Masraf üstüne masraf. Herkesin evi bisküvi, şeker, takke, tespih dolu. Biz ne yapıyoruz? Götürmesek ayıp olur, getirmezsek ayıp olur moduna girip kendimize eziyet ediyoruz. Hacca gidecek olana götürülen hediyeden hacdan gelenin getirdiği hediyeden yine memnun olanımızın olduğunu sanmıyorum. O halde mesele nedir o zaman? Gelin kaldırıverelim gitsin Allah aşkına bu şekil hediye geleneğini. Mübarek beldeden gelenin en güzel hediyesi hurma, zemzem olmalı. Uğurlayacak olanın da en güzel hediyesi güle güle git demek olmalı. Yok olmaz illaki bir şey vereceğim deniyorsa yolcuya para verilmeli diye düşünüyorum.

Konya düğünlerindeki gelenek ve göreneklerle ilgili düğün sezonu olmayan ocak ayında birbirinin devamı niteliğinde iki yazı kaleme almıştım. Düğün masraflarından ve düğünlerde alınan hediyelerden bahsetmiştim. Bugün yine bu konuyu ele aldım. Bu adamın düğün hediyesinden, umre-hacc hediyesinden bir derdi var diye düşünüyor olabilirsiniz. İnanın böyle bir derdim yok. Gözlemlerimi aktarıyorum. Sadra şifa olursam kendimi bahtiyar hissedeceğim.

Amacım milyonların derdine tercüman olmak. Eğer bu benim dert edindiğim hediyeleşme şekli herkesin derdi ise bu konu halkın sevilen sayılan kişileri tarafından camilerde hutbe ve vaaz kürsülerinde ele alınmalı. Yok arkadaş, ben bana gelen evimdeki stokları eriteceğim, böyle gelmiş böyle gitsin diyorsanız yine de siz bilirsiniz: Borcama devam o zaman… 02/05/2016

* 18.05.2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır. 

"Ben hayattan hiç zevk almadım da" **

Bugün yanıma bir genç yaklaştı amca bir şey sorabilir miyim diye. Buyur delikanlı dedim. "Yaşın kaç" dedi. Hayırdır dedim. "Hiç, bir şey soracaktım da" dedi. 53 yaşındayım deyince, "Amca ben 23 yaşındayım. Bugüne kadar hayattan hiç zevk almadım da acaba siz aldınız mı diye soracaktım" dedi. Büyüyüp sorumluluk arttıkça insan hayattan zevk alamaz, zevk ancak çocuklukta alınır dedim. "Doğru amca, teşekkür ederim" dedi uzaklaştı.
***
Geçen yıl yanıma 17-18 yaşlarında yine bir genç geldi. Benden önce sigara istedi, ardından ateş. Uzattım çakmağı ve sigarayı. "İşten kaçtım" dedi. Niye dedim. "Çalışmak istemiyorum ben" dedi. Nerede çalışıyorsun, niçin kaçtın deyince, "Ben amcamın yanında marangoz olarak çalışıyorum" şeklinde cevap verdi. İyi de çalışmazsan sana kim bakacak dedim. "Babam baksın, madem beni doğurmuş, bakmayacaksa niye doğurdu, ben dünyaya gelmek istemiyordum" dedi. Çalışmazsan emekli olamazsın, sosyal güvencen olmaz dedim ise de o, "Ben emekli olmak istemiyorum, güvencem de olmasın. Madem beni doğurdu, baksın bana, bana mı sordu beni doğururken" cevabını yineledi. Baktım genç laftan anlamıyor. Az daha uğraşsam bana işimi bıraktıracak. Bu arada otlakçılıktan da pek rahatsız değil anlaşılan. Benim de hoşuma gitmedi değil hani. Uzaklaştım yanından.
***
Size  karşılaştığım iki örnek. Bu şekilde düşünen gençlerin sayısı ne kadardır bilmem. Bu gençler hayattan niye zevk almazlar, niçin çalışmak istemezler? Daha bu yaşta hayattan bezmek de neyin nesi?  Daha hayatın cenderesinden geçmedi bunlar. Gençliği niçin memnun edemiyoruz? Seçme hakkı verdiğimiz bu gençlere biz seçilme hakkı verilsin diye konuşuyoruz. Nasıl bir psikolojiyle yetiştiriyoruz biz bunları? Çoğu kendisiyle kavgalı bunların. Bu arada antrparantez söyleyeyim, pırlanta gibi olan gençlerin sayısı da az değil.

Gençlerin mutlu olmadığını giyim-kuşamlarından, kılık-kıyafetlerinden anlayabiliriz. Bir çoğu  farklı olduğunu göstermek ve dikkat çekmek için gülünç olacak şekilde giyiniyor. Yediğimizi yemiyor, giydiğimizi giymiyor. Bir kısmı teröre bulaşıp öldürüyor, bir kısmı gerekirse canlı bomba olup kendisiyle birlikte yüzlerce masumu havaya uçuruyor. Ölümü ve öldürmeyi göze aldığına göre hayattan beklediği olmasa gerek, demek ki hiç mutlu değiller. Üstelik teröre bulaşanların, canlı bomba olanların ekseriyeti de üniversite öğrencisi ya da mezunu. Demek ki okullardan  bir şey almamış  ya da okullar bir şey vermemiş... Çoğu isyanlarda. Neye, kime? Belli bile değil. Bunlar yarının büyükleri olacak. Ülkeyi emanet ettiğimiz-edeceğimiz kişiler bunlar. Üstelik bu hafta “Gençlik Haftası.” Onların haftası yani.

Hayattan bu kadar kopmalarının sebebi üzerinde durmak lazım. Bu hayat niçin onların beklentilerine cevap vermedi? Öyle zannediyorum. Bunlar ailesinden, ailesi de bu tiplerden şikayetçidir. Belki de zevk alarak çalışabilecekleri bir iş bulamadılar. İşi buldular, parasını beğenmediler. İyi bir iş sahibi olmak için okumayı seçtiler, belki de beceremediler. Okudular, yine iş bulamadılar... Kim bilir?

Gençliği iyi dinlemek, fikirlerini iyi incelemek lazım. Saçma deyip ayıplamak, susturmak, kızmakla bir yere varamayız. Saçmalık belki de bizim onları anlayamadığımızdandır. Birbirimize fransız kalmayı, körler ve sağırlara oynamayı bırakmamız lazım. Fikirlerine değer verilmedi mi insanoğlu, kendisine değer verilmediği hissine kapılır. Ya içine kapanır, ya da iyice açılır: isyanlara oynar. Adı üzerinde: delikanlı. Her iki yol da sıkıntılı ve sakıncalıdır. Çözüme ulaştırmaz bizleri.

Üniversitelerimiz, sosyolog ve psikologlarımız: Başka ülkelerde yapılan bayat incelemeleri bilimsel diye kitaplarına koymayı bırakıp; bize özgü, bize ait bu gençliğin: “Ne istediği, nereye gittiği, niçin mutlu olmadığı..” gibi sorular üzerine yoğunlaşıp çözüm yolları üzerine kafa yormalı, derinlemesine inceleme yapmalı. Onlardaki boşluk nedir? Önce onu bulmalı...

Bilelim ki, gençleri mutlu olmayan ülkenin geleceği de olmaz. Çünkü onlar bizim geleceğimizdir.

** 19.5.2016 tarihinde Kahta Söz Gazetesinde yayımlanmıştır.


Eyvah! Yoksa siz çocuğunuza akıllı cep telefonu mu aldınız?**

Ödüllendirme ve ihtiyaç kıstaslarımız değişti. Yarışmalarda verilen ödüller ile çocuğumuza karne hediyesi veya bir sınavdan başarılı olması sonucunda aldığımız hediyelerin çıtası epey yükseldi. Anne babalar bu işin içinden nasıl kalkacaklar bilemiyorum.

Ders çalışsın diye ilk önce masaüstü bilgisayarlar aldık, ardından dizüstü. Sonra hediye olarak tabletler almaya başladık. Şimdilerde ise akıllı cep telefonları olmazsa olmaz ihtiyaç ve ödüllendirme yöntemlerimizden.

Telefon kullanma yaşı epey aşağıya çekildi. Sadece iletişimi sağlayan konuşma ve mesajlaşma özelliği olan telefonlar çöpe atıldı. Daha hiçbir sorumluluk vermediğimiz çocuklarımız son model, 4x4 özellikli ve de akıllı telefonlarla tanıştı. Masraftan kaçınmadık, tüm velilerimiz yarıştı çocuğuna en iyisini almak için. Borçları ödemeye devam ediyoruz. Fakat alınca iş  bitmiyor. Her aldığımız telefon hemen demode oluyor, hızına yetişemiyoruz, sürekli model değiştirme yoluna gidiyoruz. Başka çocuklarda var, benim çocuğumun ne eksiği var diye gidip alıyoruz. Kimi veli isteyerek kimi istemeden. Saçımızı süpürge ediyoruz tabiri caizse. Tek istediğimiz var: çalışıp başarılı olması... Fakat dert bitmiyor. Şimdi de derdimiz çocuğumuz derse kendisini vermiyor; işi, gücü telefonla oynamak, onunla vakit geçirmek diyoruz. Nasıl çıkacağız bu işin içerisinden?

Ben bu nesle Şeytan’ı bol nesil diyorum: bilgisayarlar, tabletler, akıllı cep telefonları, sanal alem, chatleşme, dijital oyunlar... çocuklarımızın çok zamanını alıyor. Yolda, çarşıda, pazarda cep telefonuyla oynayamayan kulaklık marifetiyle müzik dinliyor hem de sabahın erken saatinden başlayarak. Yukarıda saydığım şeyler faydalı olmakla birlikte yerinde ve zamanında yeterince kullanılmadığı takdirde onulmaz yaralar açabiliyor. Çocuğuna cep telefonu alan bir pişman, almayan bin pişman. Cep telefonu ile tanışan okullu çocuk ders çalışmaktan uzaklaşıyor. Cebi olmayan çocuk da anasının babasının kafasının etini yiyor: telefon telefon diye. Zaten birimiz almaya görsün, diğer veli ve çocuklarımıza emsal teşkil ediyor.

Ders esnasında  öğretmenin konuşmasını telefonunun kamerasına alan,  zaman zaman da fotoğrafını çeken bir öğrencinin telefonunu aldık elinden. Aldığımız karar gereğince ders esnasında telefonu açık yakalanan çocuğun telefonunu bir ay boyunca vermiyorduk. Bir kaç gün sonra öğrencinin babası geldi odama: “Hocam çocuğumun cep telefonunu almışsınız, almış olduğunuz karar gereğince bir ay boyunca vermiyormuşsunuz. Ben size teşekkür etmeye geldim. Telefonunu bir ay değil, sene sonuna kadar vermeyin. Annesi de oğlanla bir oldu. Bana borç harç içerisinde bu telefonu aldırdılar. Zaten ders çalışmayı bıraktı. ” dedi. Velinin yüzüne baktım ağlamaklıydı, gözleri dolmuştu. Sadece velilerin değil, okulların da baş belası bu telefonlar. Kimi okul sabah gelince öğrencilerden telefon topluyor, kimi okul ders esnasında kapalı tutun diyor. Ne karar alınırsa alınsın okullarda sorun maalesef bitmiyor. 2004 yılında bir lisede çalışırken  10.sınıf bir öğrenci arkadaşlarının eteklerinin altına cep telefonunu götürerek fotoğraflarını çeker. Ardından da sanal alemde paylaşmakla tehdit eder. Çocuğun velisi okula çağrıldı. Durum babaya anlatıldı.  Baba : “Ne var bunda, bu daha çocuk” dedi. Ölür müsün öldürür müsün? Babaya göre çocuk yunmuş yıkanmış.

Akıllı cep telefonlarıyla ilgili sayısız örnekler verebilirim. Bu alet hem çocuklarımızı ders çalışmaktan uzaklaştırıyor, hem de sosyalleşmekten. Bugünkü çocukların başarısızlığının temelinde fütursuzca kullanılan bu telefonlar başrol oynamaktadır.


Çocuklarımızın her istediğini yapmak ve telefonun son modelini almakla geleceğimizin teminatı olan bu çocuklarımıza kötülük yaptığımızın farkında mıyız acaba? İnsan evladına kötülük yapar mı? Maalesef bu şekilde kötülük yapıyoruz. Bir defa üniversiteye başlamadan önce çocuğumuz akıllı cep telefonuyla tanışmamalı. Kullanacağı telefon  konuşma ve mesajlaşma özelliği olan telefondan başkası olmamalı. Yoksa daha çok saçlarımızı süpürge ederiz, eğer saçımız kalırsa tabii… 

02.05.2016 tarihinde kahta söz gazetesinde yayımlanmıştır.