Okuduğum fakülteye 2.sınıfta yatay geçişle geldim. Gelir gelmez okul ortamını bilen bir arkadaş, "Şu iki hoca tasavvuf düşmanı. Bunlardan uzak durmak gerek" şeklinde bir şeyler söyledi. Arkadaşın kendisi de bir tarikata müntesip idi. Bunu başkalarından da duydum. Çünkü fısıltı şeklinde tüm fakülteye yayılmıştı. Bu iki kişi hakkındaki sakıncalı ifadesini herkes duyduğuna göre bu iki hocanın da kulağına gitmemesi mümkün değildi.
Bu iki hocadan tüm öğrencileri sakındıran geri planda bir el olmalıydı. Ama kimdi bilmiyorum. Şu var ki bu el başarılıydı. Çünkü herkes bu iki hocaya karşı ister istemez mesafe koyuyordu.
Bu iki kardeşten biri Dr. öğretim üyesi, diğeri ise asistandı.
Tehlikeli diye sakındıran bu iki kardeşte kibir yoktu. Çok mütevazı idiler. Herkese nazik ve kibarlardı. Herkese yardımcı olmayı prensip edinmişlerdi.
Ne kadar iyi olsalar da sakınılması ve uzak durulması gereken kişilerdendi. Çünkü kim bilir içlerinde neyi barındırıyorlardı. Belki de iyi davranarak birilerini kazanmayı ya da üzerlerine atılmış algıyı yıkmaya çalışıyorlardı. Her ne olurlarsa, nasıl davranırlarsa davransınlar, o zaman ve şimdi bir tarikata mensup olmasam da tasavvufa sıcak bakmasam da mesafeyi korumalıydım.
Sanırım ikinci sınıfta öğretim üyesi olan bizim danışman hocamızdı. Bir gün odasına gidip bir şey sormak istedim. Hocamız odasında yoktu. Asistan kardeşi odasından çıkarak "Buyur kardeş, ben yardımcı olayım" demişti.
Bu sakıncalı kardeşlerden öğretim üyesi olan son sınıfta tasavvuf tarihi diye bir dersimize gelmez mi? Adam hem tasavvuf düşmanı idi hem de bu dersi ona vermişlerdi.
Girdim dersine. Hoca öyle güzel öyle samimi öyle akıcı ders işliyor ki şapka çıkarmamak mümkün değil. Ama tasavvuf düşmanı olduktan sonra neye yarar? Ağzıyla kuş tutsa benim için bir şey ifade etmiyor.
İlk iki saatti dersleri. Kuşeyri'nin risalesinden peygamberin 24 saatine dair ayet ve hadisler okuyor. Üzerine açıklamalar yapıyordu. Ben iyi bir dinleyici olsam da başkası rahat durmuyordu. Belli ki o da ön yargılılar kervanından idi. Bildiğim kadarıyla Süleymanlılar adlı gruba mensuptu. Hocanın her okuduğuna itiraz badından parmak kaldırıyor, bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ah ne dediğini de bir anlasak. Bir böyle, iki böyle beş böyle. Hoca her birine dilinin döndüğünce cevap verdi. Hoca en sonunda, "Kardeş, ayet okuyorum. Okuduğum ayete bile parmak kaldırıyorsun. Ayetin neyine itiraz ediyorsun" dedi. Oymuş, bizim cemaat mensubu bir daha parmak kaldırmadı.
Hocaya temkinli yaklaşsam da hiçbir dersini kaçırmadım. Üstelik diğer hocalar gibi yoklama alan biri de değildi. Diğer hocaların dersine son devamsızlık hakkımı bitirinceye kadar devamsızlık yapardım. Bu tasavvuf düşmanı (!) yoklama almamasına ve dersi de ilk ders olmasına rağmen hep katıldım. Yoklama alamamasına rağmen dersini hiç kaçırmadığım bir de İslam felsefesi adlı derse giren hocanın dersi idi.
Bir derste bir arkadaş, "Hocam, bize bir yemek ikram etsen" dedi. "Olur arkadaş. Hangi gün yiyelim? Siz belirleyin. Şu anda sınıfta kaç kişi var? Sayın. Ben etli ekmek yaptırayım. Birlikte yiyelim. Yalnız benim evim müsait değil, evi müsait olanın evinde yiyelim", dedi. Bir arkadaş da "Bizim evde olur" dedi. Belirlenen günde arkadaşın öğrenci evinde hocamızdan etli ekmek yedik.
Bu iki kardeş zaman zaman sürgün gitti sonra tekrar geldi. Belli ki sadece öğrenciler nazarında değil, sistem nazarında da sakıncalıydı bu ikisi. Akademisyenlikte ilerlemediler. Bilgileri mi yeterli değildi? Fazlasıyla bilgileri vardı. Ya kendileri istemedi ya da bir el bunların yükselmesini istemedi.
Günü gelince emekli oldular.
Emekli olduktan sonra köşelerine çekilip emeklilik hayatı sürmediler. Altlarında bisikletle nerede bir sohbete çağrıldılar, oraya gittiler. Gittikleri yerde önlerine konan ikrama el sürmediler.
Zaman zaman ülke turuna da çıktıkları oldu.
Özellikle küçük kardeş. Gittikleri her yere otobüsle seyahat ettiler. Öğrencileriyle buluşup Kur'an'dan ayetle okuyarak başka şehre geçtiler. Bu seyahat ve yaptıkları sohbetten kuruş faydalanmadılar.
Paraları çok muydu? Belki de tek sermayeleri emekli maaşları idi. Arabaları olmadı. Bisiklet onların tek biniti idi. Son yıllara kadar cep telefonu bile kullanmadılar. İşittiğime göre basmatik telefonlar edinmişler. Babalarından kalma evleri de olmasa hiç dikili ağaçları olmadı.
İki kardeş ömürlerini Kur'an ve hadis anlatmaya adadı.
Geçenlerde küçük olanı vefat etti. Hanımına sabah namazını kıldırmış. Kur'an okurken vefat etmiş.
Vefat haberini duyunca cenazesine katılmak için gittim. Maşeri kalabalık vardı cenazesinde. Sevenleri başta olmak üzere öğrenciliğinde bunlara ön yargı ile bakanların hemen hepsi vardı cenazesinde. Görünen o ki ön yargı ile yaklaşanların hepsi bu yargılarını terk edetek geç de olsa bir hakkı teslim etmiş.
Büyüğü Mehmet, küçüğü Saffet olan bu iki kardeşe baktığım zaman hayatları boyunca ne mal edindiler ne mülk. Bildikleri ve inandıkları uğruna ömürlerini harcamışlar. Görünen o ki tasavvuf düşmanı denen bu iki kardeş meğer esas derviş esas tasavvufçu esas zahit bu ikisiymiş.
İnandıkları gibi yaşayan, yaşadıkları gibi inanan Bakırcı kardeşlerden ağabey Mehmet'e sağlıklı ömürler, vefat eden Saffet'e Allah'tan rahmet diliyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder