Bugün Carl Jung’un seninle aynı seviyede düşünemeyen insanlarla nasıl iletişim kurman gerektiğine dair o derin felsefesini paylaşacağım.
Amacım seni kibirli biri yapmak değil.
Amacım sana gerçek zekanın sana söylendiğinden çok daha nadir bulunduğu bu dünyada yolunu bulabilmen için bir pusula vermek. Çünkü bu fikirleri bir kez özümsediğinde her şey değişecek. Dünyayı hiçbir illüzyona kapılmadan sadece gerçekleri görerek berrak bir zihinle adımlamaya başlayacaksın.
Hadi başlayalım. Carl Jung insanların çoğunun düşünmeye değil sadece inanmaya programlı olduğunu fark etmişti.
Çoğu insan aklın sesine değil sadece otoritenin sesine boyun eğer.
Her şey tam olarak burada başlar. İnsanların çoğu aslında düşünmez.
Sadece ezberler, tekrar eder ve kendilerine aşılananı yeniden üretirler.
Sen onlara mantıklı ve tutarlı kanıtlar sunarsın. Onlar sana ezberlenmiş sloganlarla ve kalıplaşmış mahalle ağzıyla cevap verir. Sen önlerine belgeler koyarsın. Onlar sana anlık duygusal patlamalarla karşılık verir. Sen aklını kullanırsın.
Onlar herkesin inandığı o ortak yalanlara sığınırlar. Senin argümanınla fikri bir tartışmaya girmezler. Onlar sadece hiçbir zaman sorgulamadıkları ve kendilerine dışarıdan yüklenmiş olan o ön kabulleri savunurlar. Karl Jung şunu çok iyi anlıyordu.
Düşünme yeteneğinden yoksun insanlarla muhatap olduğunda aslında entelektüel bir fikir alışverişinde bulunmuyorsun. Sadece kendi seçmedikleri ve analiz edemedikleri bir zihinsel düşünceyi körü körüne savunan biyolojik sistemleri izliyorsun.
Akıllı bir insanın yapması gereken ilk şey şudur: “Onlardan derin düşünceler beklemeyi bırak. Sadece tekrarlar bekle ve o çok kıymetli, gerçek argümanlarını yalnızca onları kavrayabilecek o nadir insanlara sakla.”
Yung’un felsefesinin özünde şu yatar: Sıradan zihin düşünemez. O sadece inanır. Sana hep zekanın sıradan bir şey olduğu, uygun şartlar sağlandığında çoğu insanın yeterince zeki olabileceği öğretildi.
Bu sadece içini rahatlatmak için uydurulmuş bir masaldır. Carl Jung’un gözlemlediği gerçek dünya ise çok başkadır. İnsanların çoğu iç güdülerinin sadece bir adım ötesinde bir bilişsel seviyede yaşar. Etkiye tepki verirler, kalabalığı takip ederler. Nedenini hiç bilmedikleri kalıpları tekrar edip dururlar.
Gerçek zeka yani soyut düşünme, mantıksal analiz ve entelektüel dürüstlük kapasitesi olağanüstü derecede nadirdir. Belki nüfusun sadece %5’i belki de çok daha azı. İnsanların kararlarını nasıl aldıklarına bir bak.
Analiz ederek değil, anlık duygularla ve sosyal baskıyla karar verirler.
İnançlarını araştırarak değil, bir gruba, bir kabileye ait olma güdüsüyle şekillendirirler. Nasıl tartıştıklarına dikkat et. Gerçeği bulmak için değil, sadece kendi tuttukları tarafı tıpkı bir futbol takımı tutar gibi savunmak için tartışırlar. Bu normaldir.
Asıl anormal olan, asıl istisna olan şey zekanın kendisidir.
Ve Carl Junk’un felsefesi, beklentilerini bu katı gerçekliğe göre ayarlamanı talep eder. Etrafın uyandırılmayı bekleyen, uyuyan dâhilerle çevrili değil.
Etrafın fabrika ayarlarıyla çalışan standart programlanmış zihinlerle dolu. (Devam edecek)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder