Bazı insanlar vardır; gözünü budaktan esirgemez, asla
kimseye boyun eğmez, diklenmeden dik durmayı bilir. Tırnaklarıyla kazıyarak
geldiği kurtlar sofrasında ne yapar, ne eder tutunur. Bulunduğu yer neresi
olursa olsun yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışır, hata yaparsa hatasıyla
yüzleşir, özür dilemekten kaçınmaz. Doğru bildiğini ölümüne savunur. Kınayanın
kınamasına aldırmaz. Söyleyeceğini açık ve net olarak söyler. Lafı eğip bükmez.
İşini ibadet aşkı içerisinde yerine getirir. Mazlum ve mağdurun yanında yer
alırken mağrur ve zalimin karşısına dikilmeyi bilir. Tam bir mücadele adamı!
Mükemmellik için didinir durur. Yorulma nedir bilmez, durmadan koşturur.
İhanete asla tahammülü yoktur.
Hatası yok mu böylelerinin? İnsan olup da hata yapmayan olmaz
mı? Zaten hatasız kul olmaz. Her insan
gibi bu tiplerin de kusurları vardır. “Yapacak çok iş var, zaman dinlenme
zamanı değil” diyerek koşturuyor. Ama aslında yorgundur. Çünkü insan olup da
yorulmamak mümkün mü? Fakat yorulduğunun farkında değil. Belki yorgunluğundan,
belki uğradığı ihanetlerden, belki hep kazandığından, belki kendine olan
özgüveninden midir, kızgındır. Dilinin de kemiği yoktur. Muhatap kırılır mı
demez, yerin dibine geçirir. Bu adam başka bir ülkenin devlet başkanıdır, buna
karşı diplomatik bir dil kullanayım demez, içinden geldiği gibi paylar. Bu adam
kaymakammış, din görevlisiymiş, gazeteciymiş, esnafmış, fabrikatörmüş,
valiymiş, polismiş, komisermiş, bunun sosyal statüsü yerle bir olacakmış, bu
adam benim dengim mi/değil mi? Ben şuna cevap vereyim, ekibimden falan kimse de
ona cevap versin demez, herkese cevap verir. Bu tavrı zaman zaman taşı gediğine
koyarcasına tam otururken, bazen kendisini sevip destekleyenlere verdiği cevaplar
ise üzmektedir. Rakipleri ve kendisine muhalif olanlara cevap verince “Oh! Bizi muhatap aldı” diyerek sevindirmektedir.
Had bildirircesine sert konuşması dostlarının içinde bir
ukde olarak kalmaktadır. Sonucunda gönül kırgınlığına sebebiyet vermekte,
uzaklaşmak suretiyle içine kapanmaktadır. Sorumlu insan, elbette uyarıp ikaz
edecektir. Çünkü gördüğü kötülük veya eksikliği “ya eliyle düzeltecek, ya diliyle
düzeltecek veya hiçbir şey yapamıyorsa kalbiyle buğz edecektir.” Ama bu işi
yaparken kırmadan dökmeden yapması gerekir. Kavli leyyin olmalıdır, yumuşak bir
üslup kullanmalıdır, kelamı kibar olmalıdır. Mesafesini korumalıdır, sevgi ve
nefrette aşırıya kaçmamalıdır. Çünkü nefret ettiğimizle bir gün dost, dost
olduğumuzla bir gün düşman olabiliriz. Öyle söz söylenmeli ki, yeri geldiği
zaman yılanı deliğinden çıkarmalıdır. Bir davaya gönül veren, bir misyon ifa
eden insanlar her şeyden önce kucaklayıcı olmalı. Kızsa bile nezaketi ve tatlı
sözü elden bırakmamalıdır. Tıpkı Firavun’a giden Musa ile Harun gibi yani. Allah,
o günün bir numaralı zalimine Musa ve Harun’u gönderirken “Ona yumuşak
söz söyleyin. Belki aklını başına alır veya korkar.” buyurmuştur. Atalarımız, “Söz
vardır iş bitirir söz vardır baş yitirir” diyerek sözün insanlar üzerindeki
etkisine değinmiştir. Yine Nahl 125’te Allah, “Rabbinin yoluna hikmetle ve
meviza-i hasene ile çağır. Onlara da en güzel yolla karşılık ver...” buyurmak suretiyle yapacağımız işlerde
nasıl bir yol ve yordam takip etmemiz gerektiğine işaret etmektedir.
Sonuç olarak Musa ve Harun’un, konuşmada
Firavun’a gösterdiği müsamahayı özellikle kendi insanımızdan esirgemeyelim.
Söylediğimiz doğru bile olsa insanların onuru ile oynamamak gerekir. Yoksa kıra
kıra kıracak adam bulamayız ve herkesin bir gün yanımızdan uzaklaştığını
görürüz ama iş işten geçmiş olur. Önemli olan etrafımızdaki yağcı ve yardakçı
kesimin ötesine göz atıp kendimizle ilgili bir öz eleştiri yapmak gerekir diye
düşünüyorum. Ne diyor Yunus? “Derviş Yunus der hoca istersen var bin
hacca/Hepsinden iyice bir gönle girmektir.” 07/04/2018,
Ramazan Yüce, Konya
* 09/04/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
* 09/04/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder