4 Şubat 2023 Cumartesi

Uyutanlar ve Kafa Karıştıranlar

Uyutanlar ve Kafa Karıştıranlar

Uyutanlar

Ninni, çocuklar uyusun diye büyükler tarafından söylenir. Bu şekil alışan çocuk uyumadan önce hep ninni bekler. Çünkü ninniyi çok sever. Ninninin ardından çocuk mışıl mışıl derin bir uykuya dalar. Bu yönüyle ninni olmalıdır ve güzel bir şeydir. 

Din, insanı iyiye ve güzele yöneltmek suretiyle dünya ve ahiret hayatında mutlu etmeyi amaçlamakta ise de dinin gerçekliğinden ziyade akıl, mantık, din ve hayatın gerçeklerine aykırı olacak şekilde dinin gizeminden bahsetmek de uyku görevi görür. Bu tür hikayeleri kendinden bir şeyler katarak kendi üslubuyla dinleyicilerine aktaran kişiler de sevilir ve dinlenir. Çünkü kendilerini uyutacak birilerini bulmuşlardır. Bu tür uyutma görevini yapanların çoğu bu yönleri dolayısıyla şöhret bulur, taltif görür ve el üstünde tutulur. Çünkü kalabalıkları uyutmak ve uyuşturmak kolay değildir.

Dinin gizemi deyip de geçip gitmeyelim. Din konusunda otorite olan, sevilip sayılan, el üstünde tutulan, söylediği ve yaptığında hep hikmet aranan kişiler, ayakları yere basan bir din yerine dinin gizemini silah olarak kullanırlar. En büyük malzemeleri budur. Menkıbe üzerine hayatlarını kurarlar. Müritler arasında bu tiplerin sırları kulaktan kulağa fısıldanır. Geriye tek şey kaldı. Müritlerin şeyhlerini uçurması. O uçacak ki arkasına takıp kendilerini de uçursun.

Anlatılan fıkra ve hikayelerde mantık arayıp sorgulayanlar nedense dini menkıbe ve gizemler üzerine bir şey söylemezler. Çünkü anlatılan her dini menkıbe gerçek kabul edilir. Bu tür menkıbe ve gizeme kendini kaptıranlar, akıl ve mantığına yatmadığı için eleştirenleri itikatsızlık veya itikat eksikliği olarak görürler. Çünkü kendileri gibi şeksiz şüphesiz teslim olmamışlardır.

Kafa Karıştıranlar

Uyutanların yanında az olsa da uyuyanları uyandırmaya çalışanlar var. Bunlar gizeme ve menkıbeye karşılar. Toplumun yerleşik din anlayışından farklı şeyler söylerler, geçmişten beri şöhret bulmuş bazı yorum ve anlayışları eleştirerek yeni bir bakış açısı ve anlayış getirmeye çalışırlar. Yani ezberleri bozarlar.

Dini anlayışa yeni yorum getirenler ses getirir. Birileri kulak kabartır. Toplumda karşılık bulmaya başlayınca, ezberlerinin bozulmasını istemeyen, gizemden ve mevcudu yürütmekten beslenenler seslerini yükseltir. Arkalarında kendilerini destekleyen yüz binler olunca sesleri baskın çıkar. Her sesi gür çıkan cılız sesi bastırır misali, arkasında bir güç olmadan ses verenlerin bir şekil sesi kesilir. Çünkü gizemcilere göre bu ezber bozanlar bozguncudur. Din bunlardan dolayı tahrifata uğruyor. Bunların başı pardon sesi hemen kesilmeli ki kendi düzenleri ve büyük çoğunluğun dini zarar görmesin. Kendilerine göre gerçek dini de kendileri temsil ettiklerine göre hemen bir linç kampanyası başlatarak ezber bozan veya bozmaya çalışanı anasından doğduğuna pişman ederler. Çünkü onlara göre bunlar müsteşriktir, müsteşriklerin yerli versiyonudur, zındıktır, mürtettir. Yeniden İslam’a girmek için tövbe etmeleri gerekir. Tövbe de yeterli gelmez. Çünkü aynı zamanda özür dilemelidirler. Bu yeterli mi? Çoğu zaman bu da yeterli görülmez. Çünkü bu sefer de korkusundan böyle yaptı denir.

Gönüllü Modern Kölelik

Eskiden kölelik vardı. Alınır satılırdı. Sahibi köle üzerinde her türlü tasarrufa sahipti. Kölenin ne özgür iradesi vardı ne de hayata dair umutları. Çünkü hayatı efendisinin iki dudağı arasındaydı. Savunulacak ve övünülecek bir tarafı olmasa da bu tür köleliğin belki en iyi tarafı, kölenin geçim gailesinin olmamasıydı. Çünkü tüm geçim efendiye aitti. Yine de her kölenin hayalinde bir gün özgür olma hayali vardı. Kölelerin bir hayali daha olurmuş. Bu da özgür olduktan sonra bir köleye sahip olmak. Bu hayal garip değil mi? Garip olmaya garip. Çünkü kendisi kölelikten muzdarip. Buna rağmen köle edinme hayali kuruyor.

Günümüzde kölelik yok. Zira eski anlamıyla kölelik kalktı. Yerine modern kölelik geldi. Çünkü insanların birçoğu, anasından doğduğu andan itibaren karın tokluğuna çalışıyor. Çalışıp didiniyor. Buna rağmen başkasının yardımına muhtaç yaşıyor. Bugün için iş bulamayan her işsiz, işi olduğu halde kazancı evini geçindirmeye yetmeyen herkes bir nevi modern köledir. 

Yine statüsü ve kazancı iyi olan bir yerin efendisi olan nice kelli felli insanların bir başka statü karşısında köle muamelesi gördüğü şeklinde bir kölelikten bahsedebiliriz. Televizyonlarda görürsünüz bu tipleri. Haberlere konu oluyor. Bir yerin her şeyi olan, iki dudağı arasından çıkan emir kabul edilen bazı zevatın üstü karşısında nasıl durduğu, azarlandığı, gücün adını zikretmesiyle beraber nasıl ayağa kalktığı, el pençe ayakta nasıl durduğu, toplum önünde azarlandığı halde nasıl sesini çıkarmadığı gözlerden kaçmadı. İç hali bilinmez ama herhalde o anda başından kaynar sular dökülmüş hissine kapılmıştır. Nereden de bu makama geldim demiştir. Allah kimseyi bu duruma düşürmesin. Bir yerde güçlü ve kudretli ama bir başka güç ve kudretin karşısında boynu kıldan ince bu duruma da modern kölelik dense yeridir.

Bir başka modern kölelik türünden bahsedilebilir. Bu da Goethe tarafından ifade edilmiş. Bunlarla ilgili olarak “Özgür olmayıp kendini özgür sayan kimseden gayri köle kalmamıştır” der. Herhalde bu tiplerin sayısı günümüzde daha fazladır. Piyasada, sağınızda ve solunuzda böylelerini çokça görürsünüz. Ben özgür bir bireyim, bu fikirler bana ait diyerek dolaşır dururlar.

Kim kendini ne şekil kabul ediyorsa etsin, istediği kadar ben özgürüm desin dursun. Keşke dedikleri gibi özgür olsunlar. Ama güç karşısında sesini çıkarmayan, makam ve mevkiini kaybedeceği endişesi taşıyan, haksızlık karşısında sesini çıkarmayan, mimlenir ve dışlanırım korkusuyla görüşünü açıklamaktan korkan herkes nazarımda modern köledir.

Yine modern köleliğin içerisinde; kişilik ve kimliğini bir grup içerisinde bulan, onlara sürü psikolojisi içerisinde teslim olan, sürüyle hareket eden, burada bulunmaktan mutluluk duyan, sürü dışına çıkmayı zül addeden, bunu da kendisine dava diye yutturan, kendisini davanın ölmez savunucusu ve fedaisi sanan, kurtuluşu burada bulunmakta gören, servis edilen fikirleri sorgusuz sualsiz kabul edip savunan tipler vardır ki bunlara modern köleliğin içerisinde gönüllü kölelik statüsünü vermek lazım. Sayıları da az değil. Bunlar da Goethe’nin kastettiği kişilerdir. Bu tür gönüllü köleliği özgürlük sanıyorlar. İyi sanlar demekten başka seçeneğimiz yoktur. Çünkü bu tür özgürlüğe aşık olanlara hiçbir sözün tesiri yoktur.

Hasılı, biz eski tür kölelik kalktı diye sevine duralım. Yaşadığımız hayat köleliğin şekil değiştirdiğini, eski köleliğin yerini modern köleliğin aldığını gösteriyor. Bu da tabiat boşluk kabul etmez sözünün gerçekliği bir kez daha tescillenmiş halidir. Herhalde eski köleler kalkıp gelseler, bizim yaşadığımız modern ve gönüllü köleliği görseler, “Evet, biz köleydik. Özgür irademiz, sormamız ve sorgulamamız yoktu. Birey değildik. Efendimiz ne derse onu yapardık. Özgür olma ve özgür olduktan sonra bir köle edinmenin dışında bir hayalimiz yoktu. Ama görüyorum ki sizin bu haliniz bizden beter. Çünkü bizim rızık endişemiz, makam ve mevki beklentimiz ve en önemlisi evimize ekmek götürememe korkumuz yoktu. Zira sahibimiz karşılıyordu bunları. Sizin efendileriniz kendi kendinize yetecek bir gelecek bile vadetmiyor. Hasılı biz köleydik ama bizimki bir zorunluluktu. Siz ise bizden farklı olarak okumuşsunuz, makam ve mansıp sahibi olmuşsunuz ama hala özgür olamamışsınız, gönüllü kölelik yapıyorsunuz. İnsan hiç kendi rızasıyla köle olur mu?” derlerdi.

Hutbe Konuları Üzerine (3)

Bir önceki yazımda Konya’ya özgü mahalli hutbe konularına örnek vereceğimi söylemiştim. Bunlar;

1.Pazar yerlerinin kullanımı. Bu konu önemsenmelidir. Çünkü pazar dağıldıktan sonra pazarcı esnafı ne kadar döküntüsü varsa pazarın ortasına bırakıp gidiyor. Görüntü, savaş sonrası hali arz ediyor. Ardından belediye çalışanları pazarı baştan sona temizleyip yıkıyor. Kirletmeden bu pazar yerleri pekala kullanılabilir. Esnaf çürük çarık ve döküntüsünü poşete koyup konteynere bırakabilir. Çok zor değil bu.

2.Pazarcı esnafı ve tezgaha mal dizaynı. Pazarcı esnafının çoğu müşteri ile çok laubali oluyor, hitapları amca, dayı, enişte vb şekilde. Diğer illerde seçtirme varken bu şehirde seçtirme niçin yok? Yine tezgahın önündeki ürün ile arkadaki ürün niçin aynı değil? Tezgâhtaki ürünlerin niçin hepsinde fiyat yazmıyor? Her gelen müşteri niye tek tek fiyat sormak zorunda kalsın? Tartı niçin müşterinin göreceği yerde değil? Pazarda niçin bağırılıyor?

3.Düğünlerde ortak kaptan yemek yeme. Konya dışında ortak kaptan yeme adeti var mı? Varsa bu devirde hala kaldı mı? Konya niçin ortak kaptan yemek yemeye devam ediyor? Ya bunun hikmeti anlatılsın ya da bu adetten vazgeçilsin? Bu şehir bir an evvel tabldot usulü yemeye geçmeli.

4.Düğünlere götürülen hediyeler. Eskiye oranla azalmaya başlansa da düğünlere hediye olarak kap kacak götürmeye son verilmeli. Bunun yerine herkes bütçesine göre üstünde adı yazılı zarf içinde para vermeli.

5.Esnafın kaldırım işgali. Esnaf tüm ürününü dükkanında teşhir etmeli. Bir kısmını kaldırıma koymamalı. Kaldırımı asıl sahibi  yayalara bırakmalı.

6.Trafik yoğunluğu olan yerlerde yanlış park, esnafın dükkanının önüne aracını park etmesi. Zafer gibi yerlerde otobüs durağına park yapılıyor. Otobüs durağına giremeyince yol tek şeride düşüyor. Otobüs yolcu almak ve indirmek için durunca, ardındaki tüm araçlar durmak zorunda kalıyor.

Esnaf aracını niçin park yerlerine koymuyor da dükkanının önüne koyuyor? Boş bıraksa da alışveriş için gelen vatandaş bir süreliğine aracını koyabilsin.

7.Ortak kullanım alanları, piknik yerleri ve park ve bahçelerdeki bankların kullanımı. Buraları hoyratça kullanıyoruz. Kirletiyoruz. Banklara özellikle gençler ayaklarını koyuyor. Az sonra bir başkası ayak basılan banka gelip oturuyor.

8.Esnafın satıcılığı. Yemin etmesi, fiyatı yüksek söyleyip indirim yapması, satılan mal geri alınmaz yazılması vs.

İlk etapta aklıma gelen hutbe konuları bunlar. Yerinde ve mahallinde görülmek suretiyle birçok konu bulunabilir. Bu şekil seçilen konuların o muhitin halkı üzerinde yararlı olacağını düşünüyorum. Yani hutbeler eğitici olmalıdır.

3 Şubat 2023 Cuma

Hutbe Konuları Üzerine (2)

Hutbe konularının ilgi çekici, ihtiyaçları giderecek, Müslümanlara görev ve sorumluluklarını hatırlatacak, onlara sorumluluk yükleyecek, ufuk açıcı, bilgilendirici, düşündürücü, bir konu hakkında takınılması gereken Müslümanca duruşu ifade etmesi lazım. 

Bunun için hutbe konuları;

1.Bir yıllık planlanmalıdır. Planlama yapılırken tekrardan kaçınılmalıdır.

2.Hazırlanan konular camiye gelen hazirunun için olmalıdır. Yani söz meclisten içeri olmalıdır.

3.Araya giren acil konular olduğu takdirde planda güncelleme yapılmalıdır.

4.Hutbeler merkezi ve mahalli olacak şekilde hazırlanmalıdır. Tüm Türkiye'yi ilgilendiren konular merkezi, sadece bölge, muhit, il ve ilçeyi ilgilendiren hususlar ise mahalli olmalıdır. Merkezi hutbeler DİB, mahalli hutbeler ise o ilin müftülüğü tarafından hazırlanmalıdır. 

5.Merkezi hutbelere üç hafta veya ayda bir yer verilmeli. Diğer haftalar o illere bırakılmalıdır.

6.Hutbelerin mahalli olmasını ve mahallinde hazırlanması gerektiğini önemsiyorum. Çünkü her muhit ve bölgenin diğerlerine göre ihtiyaç ve sorunları farklı olabiliyor. Mahalli hutbeler o mahalde oturanlatın sorunlarını ele aldığı için söz meclisten içeri olacaktır ve herkes payına düşeni alacaktır.

7.Mahallinde hazırlanacak konular nasıl seçilmelidir? Balta cami cemaati olmak üzere o mahalde oturan kişilerin öneri ve görüşleri alınabilir. Bunu Web sayfası üzerinden o mahaldeki insanların katılacağı bir anketle tespit edilebilir. Cami girişlerine öneri kutusu konarak istenen hutbe konularını cemaat bu kutuya atabilir. Sorun ve ihtiyaç tespiti için cemaatten bir komisyon kurarak bu heyet cadde, sokak, esnaf vb toplu yerlere ziyaret yaparak göze hoş gelen ve gelmeyen hususları gözlemleyerek bundan konu çıkarılabilir. Esnafın ve mahalle sakinlerinin görüşüne başvurulabilir. Cami görevlilerinin görüşü alınabilir. Demek istediğim muhitin ihtiyaç ve sorun analizi yapılmalıdır. Bunu değişik yöntemlerle yapabiliriz.

8.Mahalli konular ne tür olabilir üzerine Konya’yı ayrı bir yazıda ele almak istiyorum.

9.Belirlenen hutbe konularını kim hazırlayacak? Her il müftülüğü bünyesinde, hutbe hazırlama ve seçme komisyonu oluşturulabilir. Bu komisyon, tüm din görevlilerine veya seçilen konunun uzmanı bilinen kişilere yazılacak hutbe konusunu bildirir. Her din görevlisi veya uzman kişi, hazırladığı hutbeyi dijital yolla komisyona gönderir. Gelen yazıları komisyon değerlendirir. En uygun olan hutbeyi seçer. Bu yol ile cami ve müftülük personelini araştırmaya ve yazmaya sevk etmiş oluruz. Bu da personelin bilgi birikimini artıracaktır. Teşvik için ödül konabilir. Mesela üç hutbesi seçilen din görevlisi öncelikli olarak umre veya hacca görevli gönderilebilir ya da kitap vb. hediyeler düşünülebilir. Böylece tüm personeli sürece dahil etmiş oluruz.

10.Hazırlanan hutbenin yazım, imla hatalarını bir başka komisyon inceleyerek gerekli düzeltmeleri yapar.

11.Hazırlanan hutbeler en az üç gün önce cami görevlilerine gönderilmeli. Hatip hutbeye çıkmadan önce defalarca okuyarak hutbe içeriğine ve vurgulara hakim olmalı. Fazlaca okunduğu için içeriğini bozmadan irticalen okuyabilmeli. Bu, hatiplerin hitabetlerini geliştirmesine katkı sağlayacaktır.

Diğer yazımda da Konya’ya has hazırlanacak örnek hutbe konularına yer vermek istiyorum.

Hutbe Konuları Üzerine (1)

Hutbelerin içeriği üzerine birkaç yazı kaleme aldım. Nasıl olması ve ne tür konulara yer verilmesine dair öneriler sundum. Maalesef bir gelişme olmadı. Konular birbirinin tekrarından öteye geçmedi. Gördüğüm kadarıyla aynı konu birkaç ayda bir ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuyor. Gören de İslam dininde konu sıkıntısı var sanır.

Bu durum sadece bende mi var? Keşke böyle olsa, en azından sorun bende der, işime bakardım. Kimi dinlesem maalesef hutbe sorununa değiniyor. Cumaya gidesim gelmiyor diyor. Sırf hutbeyi dinlememek için hutbe sonrası cuma namazına gelenler bile oluyor. Hutbeyi dinleyenler de dinler gibi görünüyor ya da uykuya dalıyor. Bu arada belki konular hoşuna gidip can kulağıyla dinleyenler de olabilir. Ama böyleleri denk gelmedi bana. 

Hutbe konuları nasıl belirleniyor? Diyanet'in elinde bir ajandası olduğunu sanmıyorum. Bugüne değin aklımda kaldığı kadarıyla kandiller, iman, namaz, oruç, şehit, zaferler, cami ve din görevlileri, içki, kumar, sünnetin vazgeçilmezliği, bazı ahlaki konular, salih amel, terör, kul hakkı, yılbaşı kutlaması, üç aylar, evlilik, aile, sabır vb. konulardan öteye gitmiyor. Çoğunlukla belirli gün ve haftaları takip ediyor. Arada bir Kur'an'a ve dini değerlere saldırı olursa, bu konulara yer veriliyor.

Bu konular gereksiz ve önemsiz demek istemiyorum. Elbette önemlidir. Ama aynı şeyleri belirli periyotlarla tekrarlamak kabak tadı veriyor. İnsan yeni ve farklı şey duymak istiyor.

İşin garibi çoğu zaman anlatılan şeyleri yerine getirmeyenler camide yoklar. Yani sözlerin muhatabı dışarıda. Vatandaş namaz kılmaya gelmiş, namazın öneminden bahsediliyor. Kur’an’ı yakan yurt dışında. Bu konu ele alınıyor. İçki konu ediniliyor ama içenler dışarıda. Buna dair örnekleri çoğaltabilirim. Bu kadarı kâfi.

Merak ettiğim niçin camiye gelenlere dair bir şey söylenmez? Sözler niçin sözümüz meclisten içeri denmez? Bu durum bal yiyen, yemeyi seven birine balın faziletlerinden bahsetmeye benzer.

Anlatmak istediğim hutbelerde sadra şifa olmalı, belirlenen konular ihtiyacı giderecek nokta atışı olmalı, bir konuda Müslümanca duruşun ne şekil olduğu, bu konuda nasıl tavır takınılması gerektiğine dair yol gösterici ve ufuk açıcı olmalı. Müslümanlar yeni hutbeyi dört gözle beklemeli ve okunan hutbeyi can kulağıyla dinlemeli.

Gördüğüm kadarıyla Diyanet hutbe konularını dert edinmiyor. Bu haftayı da hangi konuyla bitirir, yoluma devam ederim diye düşünüyor olmalı. Millet uyuyormuş, hutbeler doyurucu olmuyormuş, hangi tür konulara değinerek milleti camiye çekerim diye bir düşüncesi yok. Ne şiş yansın ne de kebap türünden uyumaya ve uyutmaya devam ediyor.

Bence vakit geçirmeden Diyanet tıpkı öğretmenler hangi konuyu, kaç saatte ne zaman, hangi metotla ve hangi araçla anlatacağına dair o öğretim yılına ait ellerinde bir yıllık plan yapıyorlarsa, Diyanet de ocak ayından aralık ayı çıkıncaya kadar yıllık hutbe konusu seçmeli. Seçerken tekrardan kaçınılmalı. Yurt içinde ve dışında Müslümanların ilgilendiren bir mevzu olmadığı müddetçe belirlenen konuları haftası geldiği zaman ele almalı.

Hutbe konuları nasıl seçilmeli konusunu diğer yazımda ele alacağım.

Muhakkik

Muhakkik Arapçadan dilimize geçmiş, tetkik eden, gerçeği araştıran, soruşturmacı, soruşturucu anlamına gelir. Bu görev müfettişlerin görevi olsa da konunun önemi, iddiaların durumuna göre başka devlet memurlarına da görev verilebiliyor. Muhakkikin kim ve ne olduğunu kısaca öğrendikten sonra muhakkik nasıl olmalıdır, kendilerinden ne beklenir sorusu üzerine yazımı devam ettirmek istiyorum.

Gerçeği araştırma yönüyle muhakkik mahkemede adalet dağıtmakla yükümlü hakim gibidir. Birinci önceliği budur. Hakim yargılar, bunlar da soruşturur. Her ikisinin amacı da gerçeğin ortaya çıkmasıdır.

Muhakkik emir ve talimat almaz. 

Ahbap çavuş ilişkisi içerisine girmez.

Birilerine şirin gözükme gibi bir lüksü yoktur.

Taraf tutmaz, taraf olmaz.

Kimseye had bildirmeye kalkmaz. Maçlardaki hakem gibidir. Nasıl ki hakem hangi takımın lehine veya aleyhine demeden gördüğüne düdük çalmakla yükümlü ise muhakkik de gördüğünü inceler. 

İncelerken kendi zihniyetini ve soruşturduğu kişinin düşüncesini dosyaya yansıtmaz.

Yüze gülüp arkadan iş çevirmez.

Güce teslim olmaz, gücün ricasını veya emrini yerine getirmek için dokuz takla atmaz.

İfade, beyan, objektif delil ve somut bilgi ve belgelerle sonuca gitmeye çalışır.

Gerçeği araştırırken niyet okuyuculuğu yapmaz.

Kelle alma, sarı öküz hediye etmeye veya suçluyu koruma gibi bir görev ve misyonları yoktur. Ne gördüyse odur.

Kanaat belirtirken sonucu sübut buldururken zanla, dedikoduyla, şüpheyle, yönlendirme vs. ile hareket etmez. Sonuca varırken vicdanının sesini dinler, ben Allah’tan korkarım düşüncesini hiç elden bırakmaz. İspat yapamadıysa ispat edilememiştir der. Olaya bütüncül pencereden bakar.

Birilerini koruyup kollama adına ne suçluyu koruma ne şikayetçiyi memnun etme yoluna gider. Güce ve güçlüye karşı soruşturduğu kişiyi yem etmez.

Sonuç olarak her konuda olduğu gibi bir muhakkikin de görevini layıkıyla yapması, dosyayı bitirip teslim ettikten sonra ortaya çıkar. İçi rahatsa görevini yapmıştır. Kafasında acaba varsa, şöyle mi yapsaydım diyerek içinde bir tereddüt varsa ve içi rahat değilse, görevini yapmamış demektir.

Promosyon Maceramız

Kurumlar 2, 3, 4 yıllığına maaş anlaşması yapmak için bankaların kapısını çalar. Kimi teklif verir kimi de açık ihale yapar. Teklif mektubunda veya ihalede hangi banka en yüksek promosyonu vermişse kurum yetkilileri o bankayla anlaşma yoluna gider. Ödenecek promosyon ya taksitle ya da defaten ödenir.

Bu durum yıllardır kendi seyrinde devam eder, pek gündeme gelmezdi. Nakil gelen personelden bazılarının ilk sorduğu, promosyonu ne zaman aldınız sorusu sorulurdu. Kimi talep eder kimi etmezdi. Promosyon ücretleri de pek yüksek değildi.

2021 yılından beri bir promosyondur gidiyor. Haberlere konu oluyor, gazeteler bundan bahsediyor, kurum çalışanları hangi kurum ne kadar almış araştırması yapıyor. Çünkü bankalar müşteri kapmak amacıyla daha önce vermedikleri meblağları vermek suretiyle bu işin ucunu kaçırdı. Kurum çalışanlarının iştahını kabarttı. Çünkü imza atılan meblağ eskiden olduğu gibi bir harçlık mesabesinde değil. Adeta promosyon bir gelir kapısı gibi görülmeye başlandı.

İmza atılan promosyon rakamlarını duyanlar harekete geçerek daha önce yapılan anlaşmalarının hak kaybı getirdiğini, ilgili bankanın güncelleme yapması gerektiğini önce dile getirdi, sonra bankalarının kapısını çaldı. İlgili sendikalar da buna öncülük yaptı. Bankalar güncelleme yaptı ise de uçuşan rakamlara göre verilen tatmin etmedi. Bunun üzerine tüm kurum birlikte hareket etme kararı aldı. Daha önce anlaşma yapanlar sözleşmelerini feshedecek. Bundan kaynaklanan zararı tazmin edecek. Daha fazla personel ile yeni anlaşmaya çıkılacaktı. Telaffuz edilen rakamları el altından ve fısıltı gazetesinden duyan önceki sözleşmeyi iptal etti. Çünkü bir konup belki de beş katı alınacaktı. Emsaller de bunu gösteriyordu. Ne kadar çok personel o kadar çok para idi.

Günü gelince ihaleye çıkıldı. En yüksek teklif veren bankanın telaffuz ettiği rakam önceki anlaşmaların bir katı olunca bundan memnun kalınmadı. İhale iptal edildi. İkinci ihalede daha önce en yüksek teklifi veren banka önceki verdiğinden daha düşük teklif verdi. Yani evdeki hesap çarşıya uymadı. İlave para görülmediği gibi önceki sözleşmede imza atılan paranın da altında kaldı rakam. Yani pirinç hesabı yapanlar evdeki bulgurdan oldu.

Hasılı yüksek promosyon beklentisi fare doğurdu. Promosyondan çoğu kimse gibi pay alamayanların moralleri bozuk. Yükselen sesler yine gazetelere yansıyor. Bankalar kendileriyle dalga geçiyordu. Hak kayıpları mutlaka karşılanmalıydı. En üst perdeden bakanlıklar buna müdahale etmeliydi. Hasılı kurumların promosyon beklentisi ve mücadelesi devam ediyor.

Her gün gazetelerde birkaç kuruma dair şu kurum şu bankayla şu rakama anlaştı, bu kurum daha önceki anlaşmayı iptal etti, bu kurum verilen rakam beklentilerin altında kaldığı için ihaleyi erteledi gibi yazıları okumaya devam ediyoruz ve bu haberler gerçekten kabak tadı verdi. Niye kurum ve banka arasında kalması gereken bir anlaşma tüm Türkiye’ye duyuruluyor? Gören de kurum personeli akşam sabah promosyon alıyor algısına sahip oluyor.

Hasılı kurumlar bu promosyon sürecini iyi yönetemedi. Ağızlarına ve yüzlerine bulaştırdı. Gücüne kuvvetine bakmadan bankalardan daha fazla pay almaya kalktı. Keşke kurum müdürleri bu işe kalkışmadan önce kiminle dans ettiklerine bir baksalar iyi olurdu. Türkiye de akşam sabah promosyon haberlerini okumak zorunda kalmazdı.

İşin garibi yüksek promosyon beklentisine girenlerin önemli bir kısmı promosyon caiz mi, değil mi tartışması yapıyor. Kahir ekseriyeti de caiz olmadığı yönünde görüş bildiriyor. Durum bu iken bu promosyon iştahını anlamak, doğal seyrinde giden akışı zorlamak neyin nesi, inanın anlamış değilim.

Promosyon meselesi bir gelir bir rant kapısına dönüştüğüne göre bu konuda bir öneride bulunarak yazımı sonlandıracağım. Promosyon anlaşmalarını il, ilçe veya bunlara bağlı kurumlar yapacağına tüm kurumların ilgili bakanlıkları bankalarla promosyon anlaşması yapsın. Rakam daha yüksek olacaktır. Bu yolla anlaşma yapıldığı takdirde bir defadan başka haberlere konu olmaz. Bu şekil yapılırsa nakil giden, nakil gelen, yeni göreve başlayan personel de mağdur olmamış olur. Herkes bulunduğu yerde promosyonunu alır, gittiği yerde bir beklenti içerisine girmez.