8 Ocak 2018 Pazartesi

Ne yapacağız bu köpekleri biz?

Şehrin içinde, herkesin gözü önünde sabahın erken saatinden geç vakte kadar salıverilmiş köpekten geçilmiyor. Bir tane de değil, grup halinde bulunuyorlar üstelik. Köpeklerin mesken edindiği yeri bilenler kestirme olsa bile köpeklerle karşılaşmamak için yollarını uzatarak başka yoldan gitmek zorunda kalıyor. İte dalanmaktansa, çalıyı dolanmak daha evladır dercesine.

Köpeklerin arasından iki yıldır geçip gidiyorum. Sanmayın ki korkmuyorum. Köpek bu. Ne yapacağı belli olmaz. Korka korka, titreye titreye, bildiğim duaları arka arkaya okuyarak cahil cesaretiyle gidiyor ve geliyorum; kötüye bir şey olmaz diye diye kendimi avuturcasına.

Rahatları beyde yok. Kimi boğuşuyor kendi aralarında, kimi yola sere serpe uzanmış, kimi uyuyor, kimi dik dik sana bakıyor, kimi herhangi bir tehlike ve ava karşı hazır tetikte bekliyor. Geçen gün saat 07.20 sularında karanlık bir havada yine aralarından geçerken fazla köpek yoktu. Nerede bunlar derken az ileride bir köpek gördüm. Ama kafası normal köpeğin kafasına benzemiyordu. Acaba, köpeğin dışında başka dört ayaklılar da mı var burada diye endişelenmeye başlamıştım ki, köpek kafasını çıkardı. Meğer köpek, bir başka köpeğin altını kaşıyormuş. Benim kafası dediğim kısım diğer bir köpeğin arka tarafıymış.

Geçen yıl yolların karla kaplı, kimi yerlerin buz tuttuğu yoldan -yine köpeklerin bölgesinden- geçiyorum.  Derse yetişmek için acele ediyorum. Bir taraftan da kaymamak için çaba sarf ediyorum. Tam sokağın bitiminden sağa döneceğim yerde hazır kıta olmuş bir köpek ön iki ayaklarını dikmiş bekliyor. “Ya Rabbi! Beni köpekten koru’ derken sağa döneceğimde ayağımın hafif kaymasıyla beraber kendisine zarar vereceğimi hisseden köpek, hemen havlamaya başladı. ‘Hoşt!’ diyerek daha bir hızlandırdım adımlarımı, buzdan düşmeye aldırmadan. Nihayet atlattım. Yine kötüye bir şey olmadı.

Bir gün öğle vakti yine evime gitmek için köpeklerin bulunduğu mahalden yürüyorum. Daha köpeklerin yoğun olduğu kısma gelmemiştim ki baktım iri yarı, kabadayı görünümlü biri, kenarda bekliyor ve dik dik bana bakıyor. Issız bir yer, köpekten korkarken şimdi de bir adam çıktı. Hırlı mı hırsız mı, kimdir, necidir diye düşünmeye başladım, bir taraftan da yürüyorum ona doğru. İçimden 'Ramazan! Bugüne kadar içlerinden geçerek gittiğin köpekler sana zarar vermedi ama şimdi kendi cinsinden biri sana zarar verecek, görmüyor musun adam seni bekliyor. Adamla kavga etsen; beceremezsin, zira adam sana bir vursa yumruğunun yarısı boşa gider' dedim. Tam adamın yanından geçerken adam benim yanıma yaklaştı. ‘Şimdi bittin oğlum Ramazan’ dedim. Baktım adam benimle beraber yürümeye başladı. Tanıdık mı dedim, yüzüne baktım. Hayır, böyle birini ilk defa görüyorum. Baktım adam hala benimle beraber yürüyor. Adamın derdi anlaşıldı. Zira bu adam köpekten korkuyor. "Yoksa köpeklerden mi korktun" dedim. Evet dedi. Derin bir oh çektim kendi kendime. Korkusuz korkak olarak korkan birine yardım ettim anlayacağınız. Bir beş dakika birlikte yürüdük. Adam köpeklerden dertliymiş. Başladı köpeklerin çokluğundan, sahipsizliğinden, geçemediğinden… tehlike geçince adam yanımdan ayrıldı gitti.

Sahi, bu köpeklerin sahibi yok mu? Sahipsizse niçin meydanlarda alenen gezip dolaşıyor? Sahibi varsa niçin salıveriyorlar bu köpeklerini? Bu şekilde ulu orta salıverilen köpeklere bakmayacaklarsa, işlerine yaramıyorsa,  ihtiyacı olan birine vermeyi düşünmezler mi? Belediyemiz bu konuda sahipsiz köpekler için ne düşünüyor? Köpeklerin gelip geçenleri daha doğrusu korkudan geçemeyenleri korkuttukları yeter artık. Tedbir alınması için illaki köpeklerden birinin bir vatandaşı ısırması mı gerekiyor? Bu köpekleri belediyenin götürmesini sahipleri istemiyorsa o zaman her köpeğin kime ait olduğunu belirten bir numara verilsin, köpeğini evinin önüne bağlamayan veya dışarıda gezerken sahibi yanında olmayan sahipsiz köpeklerin kulaklarındaki numaraya yani köpek sahiplerine ceza yazılsın. Bu şekildeki bir tedbir, sahipsiz köpeklerin önüne geçecektir. Yeter ki ucunda ceza olsun. 08/01/2018 Ramazan YÜCE, KONYA





7 Ocak 2018 Pazar

Bereketsiz ve hareketsiz bir dönemdi *

Hafif bir beyazlatmanın dışında Konya bu sene kar yüzü görmedi, bereket şehrimize uğramadı. Yani kara hasret kaldık. Bereket olmayınca hareketlilik de olmadı. Kar olmayınca hava muhalefeti olmadı. Yetkililer kar yoksa size tatil yok dedi. Bu yüzden okullar koca bir devreyi tatilsiz kapattı.

İşler kesattı bu sene. Çünkü bereket yoktu. Kış şartlarından satış yapan esnaf siftahsız kepenk kapattı. Öğrenci, veli, basın mensubu, yetkililer karın ve hava şartlarının muhabbetini yapamadı. Kimse "Kar, kaç cm oldu?" diyemedi.

Kar yağmayınca öğrenci ve öğretmen tatil beklentisine girmedi. Kimse keşke tatil olsa demedi. Okullar tatil olmayınca okulların tatilini takip edenler, "Haydi iyisiniz, bu sene amma da tatil yaptınız" diyemedi.  Bazıları da, "Haydi öğrencilere tatil verildi, öğretmenler niçin tatil yapıyor. Aslında onlar okula gitmeli" diyemedi. Böylece ağızları yorulmadı. Lafları ağızlarında kaldı. Halbuki ne kadar da ağızlarını doldura doldura konuşuyorlardı tatil olunca. 

Kar yağmayınca valiliklere pek iş düşmedi. Kimse valiliğin sayfasını ziyaret etmedi. Böylece sayfa tıklanma rekoru kıramadı. Vali ve il milli eğitim müdürlerinin tweetleri de takip edilmedi. Öğrenci, onlar hakkında hayır duada bulunmadı. "Yaşa, sağ ol, vali-müdür amca" diye tweet atmadı. Servisi arızalandığı için okuluna gidemeyen öğrenciyi vali, makam arabasıyla almaya gidemedi. Sabahın köründe vali, basın mensuplarına açıklamada bulunamadı.

İlçe ve il milli eğitim müdürleri "Don tehlikesine karşı müdürlüklerimizin gerekli tertibatı alması" şeklinde okullara bir yazı göndermek zorunda kalmadı. "Kar tatili dolayısıyla yapılamayan derslerin planlaması yapılarak telafi edilmesi" demedi. 

Basın, "Kara kış bastırdı, kış kapıya dayandı, sular dondu, araçlar yolda kaldı-kaydı" şeklinde haber yapamadı. Zincirleme kazalara yer veremedi. Kar tatili veren illeri alt alta yazamadı.

Yağan kar sonrası ana-arterleri sürekli açık bulundurmak zorunda kalan belediyelere iş düşmedi, tuzlama yapmak zorunda kalmadı. 

Belediye, sokağını açmayınca kötü komşu mal sahibi yapar diyerek kimse kar küreği alma yoluna gitmedi. Yolunu kendisi açmak zorunda kalmadı.

Çocuklar ve çocukluğunu yaşayamamış büyükler kartopu oynamak için dışarı çıkamadı, kimse kardan adam yapamadı.

Öğrenci ve öğretmen boynunu büktü, sabahın köründe okulunun yolunu tuttu. Tatil havası olmayınca öğrenci derslerine ve sınavlarına hazırlandı. Öğretmen “Tatil olur mu? Bu havada öğrenci gelemez, ki tatil olması gerekir” diyemedi.

Çoğu kimse bereketsiz geçen bu devreye sevinemedi. Çiftçi, "Ne olacak ektiğim ekinin hali?", esnaf; "Aldığım onca kürek elimde kaldı." dedi. Kışlık ürün satanlar, “Ne yapacağım bu kadar ürünü? Borcu nasıl ödeyeceğim” şeklinde dert yandı. Öğrenci ve öğretmen, "Koca bir dönemi tatilsiz kapattık, hiç amorti de yok" dedi. Okul personeli, "Bir kar tatili olsa da temizlediğim sınıf bir gün bari temiz kalsaydı, bana iş düşmeseydi" dedi.

Sevinenler de yok değildi elbet! Mesela belediyelerimiz karla mücadele etmek zorunda kalmadı. Kimse onları, "Nerede bu belediye!" diye çağırmadı. Milli Eğitim Bakanlığı, ilk defa tatil yapmadan yıllık iş günü olan 180 gün eğitimi tutturacağım, dedi. Kantincilerin sevinçlerine diyecek yoktu bu süreçte. Çünkü her tatil, kepenk açmamak ve kazanmamak demekti onlar için.

Hasılı, kış mevsiminde kışı göremedik. Her yönüyle bereketsiz bir dönem olmakla beraber sonuçları itibariyle susuzluk gibi daha büyük bedellere maruz kalacağız sanki. Rabbim beteriyle imtihan etmesin. 07.01.2018 Ramazan YÜCE, Konya

* 17/01/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



6 Ocak 2018 Cumartesi

Gönül almak çok zor değilmiş!

Bir ara okul kantincilerinin dertlerini kaleme almıştım bir yazımda. Bu yazım, kantinciler arasında epey bir ses getirdi. Birçoğu sosyal medyada paylaşımda bulundu. Olumlu tepkiler aldım.

"Okul Kantincilerinin Feryadını Duyacak Yok mu?" başlıklı yazımı sosyal medyada paylaşan kantinci ve kantinci dernekleri, ismime veya bloguma yer vererek sosyal medyada paylaşırken Kocaeli Kantinciler Derneği Başkanı Sayın Alican KAZGAN ise kendi derneklerinin yazısıymış gibi göstererek Kocaeli'nde yayın yapan iki gazeteye Sayın Başkanın ifadeleriymiş gibi haber yaptırmış olmaları dikkatimi çekmiş ve garipsemiştim. İlk önce Kocaeli Kantinciler Derneğinin web sayfasına, ardından yazıyı haber yapan iki gazeteye "Yazının şahsıma ait olduğunu" belirten e posta gönderdim. Taraflar dönüş yapar düşüncesiyle belli bir süre bekledim. Dönüş olmadı. Bunun üzerine 20.11.2017 tarihinde "Yakışık Almadı Hiç" başlıklı bir yazı daha kaleme alarak yazım; hem blogumda, hem de 'Anadolu'da Bugün' gazetesinde yayımlandı. Bu yazımda Kocaeli Kantinciler Derneği Başkanı Alican Kazgan Beyi tenkit etmiş, yaptığının doğru olmadığını ifade etmiştim. Yazımın kendisine mal edilmesinden geçmiş, geri dönüş yapmamalarına içerlemiştim.

Bir akşam telefonumu bilinmeyen bir numara aradı. Açtım. Telefondaki kişi Alican KAZGAN Bey idi. "Kantincilerin durumuyla ilgili benden demeç vermemi istemişlerdi. Kendilerine birkaç gün sonra olabilir dedim. Sizin yazı elime geçince tam bizi anlatıyor diyerekten basına verdim. Kusuruma bakmayın..." sadedinde durumunu anlatan ve gönlümü alan şeyler söyledi. "İletişim numaranızı aradım, bulamadım. O yüzden aramayı bu kadar geciktirdim" dedi. Alican Beyin bu duyarlı davranışından dolayı ben de kendisine 'Bu şekilde olmasaydı daha iyiydi, ismimi verseydiniz daha şık olurdu. Ama duyarlılık gösterip aramanızdan dolayı ben de teşekkür ederim, önemli olan kantincilerin sesini, feryadını duyurmaktı. Bir nebze de olsa katkım olduysa kendimi bahtiyar hissederim" dedim. Ardından birbirimize karşı iyi dilek ve temennilerde bulunarak, birbirimizi bulunduğumuz yerde ağırlamaktan memnuniyet duyacağımızı ifade ederek vedalaştık. 

Gördüğünüz gibi insanoğlunun gönlünü  -hele benim gönlümü- almak o kadar da zor değilmiş. Bir telefon bile yüz yüze gelmediğimiz bir insana olan kızgınlığımızı yok ediverdi. 06.01.2018 Ramazan YÜCE, Konya 



İnsanları Potansiyel Suçlu Görmek

İnsanları hepten potansiyel bir suçlu gibi görmek, onlardan şüphelenmek, onlara suçlu muamelesi yapmak günümüzde özellikle son yıllarda ön plana çıkan davranışlarımızdandır. Bu tür hareketler hız kesmeden devam ediyor, niyet okuyuculuğu yapıyoruz, insanlara ön yargılı davranıyoruz. Maalesef hastalık derecesine vardı bizim bu bakış açımız. Bu durum aramızda var olan güvensizliği artırmakta ve toplumsal barışı dinamitlemektedir. 

Suçlu olana suçlu muamelesi yapılmasın demek istemiyorum. Herkese açık çek verelim, suçlular aramızda barınsın demiyorum. İnsanlara güvenelim, fakat tedbiri elden bırakmayalım. İnsanları araştırırken kılı kırk yarmayalım. 

Önemli bir yere getirmek veya gelmek isteyenleri yeterince araştıralım ama bu işi farkına varmadan yapalım. Çünkü insan kendisinden şüphelenilldiğini hissettiği an farklı duygular yaşar, suçluluk psikolojisi hissetmeye başlar, incinir, insanlara ve hayata küser. Hayata küsüp içine kapanan normal hareketlerde bulunamaz.

İnsanoğlu öyle bir varlık ki hemen hemen hepsi hata ve yanlış yapabilir. Çünkü hata yapma potansiyelini bünyesinde taşır. Hiç hata yapmayan, tertemiz insan aramak ve bulmak mümkün değildir bu dünyada. İlk insan ve ilk peygamber Hz Adem bile ilk denenmede hata yapmıştır. Hatasına rağmen Rab Teala, özür dileyen ve pişmanlık duyan Hz Adem'e tekrar şans vermiş ve üstelik peygamber olarak tayin etmiştir.

Biz hata ve yanlış potansiyelini taşıyan insana güvenerek işe başlasak, bu tiplere bir şans daha versek içlerinde mutlaka ihanet edenler çıkar ama öyle zannediyorum, büyük bir çoğunluğunu tekrar kazanırız. Bunlar suç potansiyeline sahip diyerek onlara şans vermemek tamamen kaybetmek demektir. İhtiyacımız olan toplumsal barışa da katkısı olmaz. 06.01.2018 Ramazan YÜCE Konya

Bazı camilerdeki ses sistemi ne işe yarar?

Cami ve mescitlerimiz gerekli-gereksiz ses yığınından ibarettir desem abartmış olmam. Bazı camiler vardır ki mikrofonsuz olmaz. Çünkü caminin alt katı, üst katı var. Cuma ve bayram namazlarında dışarıya sarkan kalabalık cemaatleri olur. Böyle camilerimizde mikrofon olmasa cemaatle namaz sıkıntıya girer. Çünkü imam ve müezzinin sesi dışarıya ve alt kata kadar gelmez. Bazı camilerimiz vardır ki -aslında mescittir- kutu gibidir. Cemaati de yok denecek kadar azdır. İmam ve müezzinin normal okumasıyla caminin her tarafına ses yayılır. Namaza ve cemaate mani bir durum ortaya çıkmaz. Fakat gel gör ki bu tür küçük camilerde de ses sistemi var. Hem de kaç tane birden: Mihrapta, müezzininlikte, minberde. Dış ezanın okunduğu yerde de var olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Ki buraya elzemdir, belirli bir mesafeye ezan sesi gitsin diye.

İmam ve müezzinin fazla sesini yükseltmeden normal şekilde okumasıyla herkesin duyduğu küçük camilerde bu ses sistemi rahatsızlık vermekten öte bir görev ifa etmiyor. Gürültü yığını yani.

Bu cuma namazını farklı bir camide kılalım diyen bir arkadaşımla beraber yolumuz, gördüğümüz bir camiye düştü. Bulunduğu mahal itibariyle tam yerinde bir cami. Girdik içeriye. Dış ezanın bitmesiyle birlikte ilk sünneti kılarken müezzinin sesi kulağımızda yankılandı. Namazı güç-bela bitirdim. Ardından hatip hutbe okumaya başladı. Onun da baktım yakasında bir yaka mikrofonu. İmamın sesini bize öyle bir yansıtıyor ki kulakları tırmalıyor. Dinlenmek için gittiğim camide kafam zonklamaya başladı. Çünkü ses yığınından doğru dürüst hutbe dinlemeye kendimi veremedim. Önündeki mikrofona rağmen bir de imamın bağırarak okuması gürültüyü iyice artırdı.

İlk defa geldiğim bu caminin benim görmediğim başka müştemilatı var mı diye göz gezdirdim. Göz göze geldiğim cemaatten başkası da yoktu.

Hatibin hutbe iradı bitti, farza kalktık. Namaza başladık, yine mikrofonun sesi gelmeye başladı. Namaza ve hutbeye tam kendimi verebildim mi? Maalesef sesten kendimi veremedim.

Farzdan sonra hutbe okunurken hissettiğim soğuk ortam hala devam etti. Bu havada, bu soğukta kaloriferleri niçin yakmamışlar dedim, sağıma-soluma baktım. Camide petek yoktu. Acaba alttan ısıtma mı dedim. Varsa da yanmıyordu. Demek ki görevli ihtiyaç hissetmemiş yakmaya. Nasılsa kalabalık cemaat gelecek, nefesleriyle ısınırlar diye düşünmüş olmalı. Hoş cami büyük olsa, kalabalık cemaatin nefesi camiyi ısıtır diyeceğim. Ama cami küçük. İçerisi ve üst cemaat mahalli dolu olmasına rağmen cami ısınmadığı gibi üşütmeye devam etti.

Camideki önceliğin ne olduğunu görevliler tespit etse, ona göre hareket etse hiç gam yemeyeceğim. Bir defa bu caminin mikrofon ve ses sisteminden önce ısınmaya ihtiyacı var. Haydi diyelim ki bir gün lazım olur diye bir hayırsevere ses sistemi aldırdı diyelim. Bu zımbırtıyı ihtiyaç olduğu zaman kullansa fena olmazdı. Diyelim ki ihtiyaç olarak gördü. Mikrofonun sesini biraz kıssa veya kendi sesini camiye göre ayarlasa kimseyi rahatsız etmezdi.

Sonuç olarak bazı büyük camilere ses sistemi farz kadar elzem. Fakat bazılarına ise caiz değil. Görevlilerimiz nasılsa hayırsever buluruz diye ihtiyaç veya değil, olur-olmaz şeyleri aldırıyor. Ama yazık gerçekten! Giden paraya mı yanarsın, yoksa yüksek sesten namaza kendimizi veremediğimize mi? 06.01.2018 Ramazan Yüce Konya



İki dostun arasına kara kediler girince

Aynı davaya gönül vermiş kişiler bir araya gelerek kendi aralarında görev taksimi yapar. Birlikte çalışarak birikimlerini ortaya koyar, iyi bir sinerji meydana getirirler. Birbirlerinin eksikliklerini tamamlamak suretiyle her türlü tehlike ve risklere göğüs gerer, aralarında çıkan anlaşmazlıkları ise istişare ile çözerler.

Çevreye verdikleri uyum ve akabinde gelen başarı ve birbirine karşı yaptıkları diğerkâmlık dostları sevindirirken, rakiplerine ise, "Bu nasıl birliktelik böyle dedirtir.

Dava büyür, üzerlerine sorumluluk daha fazla biner. Rakipleri, bunların arası ne zaman açılacak diye el-avuç ovuşturur durur.

Bir zaman gelir ki bu birlikte çalışan, çalıştıkça başarıdan başarıya koşan dostların arasında ufak-tefek sorunlar ortaya çıkmaya başlar. Dışarıya pek belli etmeseler de aralarında bir sorunun olduğu sezilir. Dedikodu alır başını gider. Böyle durumlarda dostlar önceleri gibi bir araya gelip aralarındaki sorunu masaya yatırmazlarsa iş kırgınlık ve alınganlığa kadar gider. Birbirinin her hareketinden nem kapmaya başlarlar.

Belli ki, aralarında fikir ayrılığı yok, metotta farklılıkları var veya birbirlerinden bekledikleri beklentileri var, karşılanmamıştır. Bu durumda alınganlık had safhaya ulaşır. Aynı davanın erleri olsalar da yolları ayrılır. Bu durumda susup zamanın en iyi ilaç olacağını bekleyecekleri yerde birbirlerine karşı mesajlarını kamuoyu nezdinde iletişim vasıtaları marifetiyle yürütmeye çalışırlar. Hangisi konuşsa diğeri alınıyor, bir konuda görüş serdedilse sorun oluyor, sessiz kalınsa  yine sorun olunuyor.

Böyle durumlarda iki dostun dostlarına düşen, iki dostun arasını bulmak olması gerekirken bu durumu lehlerine çevirmek isteyenler karşı saflara geçerek kraldan fazla kralcı kesiliyor ve tarafgirlik yapıyor. Bu da kırgınlığı artırdığı gibi derinleştiriyor, kişileri iyice alıngan hale getiriyor. İki dostun arasındaki soruna merhem olmayanlar/olamayanlar veya ayrılıklarından menfaat elde etmek isteyenler sorunu çözmek yerine yangına körükle gidiyorlar, tek malzemeleri olan benzin taşıyorlar, sürekli körüklüyor, işin içine çomak sokuyorlar. Mahalleyi ikiye bölüp kutuplaştırıyor. İşin garibi bu vahim durum, iki dostun hoşuna gidiyor olmalı ki, "Kimse bizim adımıza racon kesmesin, oturun oturduğunuz yerde" demiyor, hatta tarafgir davrananlar hoşlarına gidiyor.

Bence iki dostun arasını düzeltmektir erdemlilik. Hatta iki dargın insanı barıştırmak için yalan bile söylenir. Haydi bunlar yapılmıyor. Susulmalı bence. Çünkü iki kişi konuşurken bu tip üçüncü şahıslara laf düşmez, vazifeleri değil çünkü. Eğer bu tipler iyi niyetlilerse bilsinler ki bu iyi niyetleri; mahalleyi ikiye böler, güçler parçalanır, mahalle zayıf düşer. Bu durumdan kim faydalanır? Buna kim sevinir? Rakipleri, öteki mahalle insanları. El ovuşturup duruyorlar zaten. Feraset, basiret lütfen! 06.01.2018 Ramazan YÜCE, Konya

Meslek odası mı, yoksa okey salonu mu? *

Türkiye'de değişik meslek gruplarının bağlı olduğu meslek grupları var. Amaçları da, "Üyelerinin mesleki yolda yaptıkları işleri kolaylaştırmak, mesleğin menfaatlerini korumak ve ihtiyaçlarını karşılamayı, aynı mesleği yapan meslektaşları arasında iletişim ve yardımlaşmayı amaçlar...Tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu derecesindeki meslek kuruluşların odalarıdır."

Herhangi bir şehirde bir meslek odası kurulabilmesi için ilgili nitelikleri taşıyan ve ticaret siciline kayıtlı en az bin tacir veya sanayicinin birliğe yazılı olarak başvurması gerekiyor. Yasalara göre hareket edilir.

Bilmediğim alanlardan biridir meslek odaları. Yönetim ve başkanları sanırım seçimle gelir, seçimle gider. Gerçi gelen kolay kolay gitmiyor gördüğüm kadarıyla. Odanın ihtiyaçları, yönetimdekilerin maaşları öyle zannediyorum üyelerin ödediği aidatlarla karşılanıyor olsa gerek. Odada görev alanların ne kadar maaş aldıklarını da bilmiyorum. İmkanları iyi olsa gerek ki gelen, gitmemek üzere asılıyor her seçim döneminde.

Kendisine bağlı olan meslek gruplarının işlerini kolaylaştırmak vb amacıyla kurulan bu kuruluşlar, üyelerine ne kadar yardımcı oluyorlar, üyeleri meslek odalarından ne kadar memnunlar bunu da bilmiyorum. Şehrin en gözde yerlerinde odaya ait bir yer kiralayabildiklerine göre odanın gelirleri de iyi olsa gerek.

İlgili alanıma girmeyen bu konuda beni yazı yazmaya iten neden akşam 20.00 sularında misafirliğe giderken ışığı yanan bir mahal gördüm. Camla kapatılmış balkonunda bir masa etrafında oturan beş altı kişi dikkatimi çekti. Burası neresidir diye göz attığımda baktım bir odanın Konya şubesi yazıyordu tabelasında. Her zaman gelip geçtiğim yerde böyle bir oda varmış, nedense dikkatimi çekmemiş. Akşamın bu saatinde maşallah odadakiler çalışıyor, hizmet yapıyorlar dedim. Acaba balkonda masa etrafında ne yapıyorlar diye kafamı kaldırıp bir daha baktım. Masada okey oynuyorlar gördüm. Yanlış görmüş olabilirsin Ramazan, kafanı kaldır bir daha bak dedim kendi kendime. Bir daha baktım. Gördüğüm doğruymuş. Adamlar okey oynuyor. Üstelik altı kişiler. Dördü oynuyor, diğer ikisi de onları seyrediyor. Tabelaya tekrar göz attım, acaba burası okey salonu olabilir mi, veya odaya ait bir lokal olabilir mi diye. Maalesef sadece bilmem ne odasının Konya Şubesi yazıyordu. Yani odanın hizmet binası.

Üyelerine yardımcı olmak amacıyla amme adına kurulan bu odaların kuruluş amaçları arasında acaba okey oynamak var mı diye bir göz gezdirdim. Bulamadım. Başka sitelere baktım, yine bulamadım.
Sizi bilmem ama benim garibime gitti bu gördüğüm. Kimin parasıyla kimin mülkünde okey oynanıyor? Yaptıklarını makul görmüş olmalılar ki içeride ne yaptığımız belli olmasın diye perde çekmeye gerek görmemişler. Kuytu bir yer mi burası? Hayır işlek bir cadde. Gelip geçenin dikkatini çeken bir yer. Demek ki yapılan normal. Anormallik bende.

Buraların denetimini kim yapar, üyeler ne kadar hesap sorar, denetimleri yapılıyorsa ciddi olarak yapılıyor mu bilmiyorum. Ama ben bu odada görevli olsam, okey oynamayı bilsem, canım okey oynamak istese, en uygun yer de çalıştığım meslek odası olsa ilk işim gelip geçen görmesin diye camekanla kapattığım balkona bir perde çekmek olurdu. Gelip geçen odamın ışığının yandığını görünce “Vay be! Saat akşam 20.00 suları olmuş, bizim Ramazan Bey, hala evine gitmemiş, harıl harıl çalışıyor” imajı verirdim.

Yazımda bahsettiğim odanın adını vermedim. Bütün odalar böyledir demek istemem. Mutlaka işini, mevzuata göre yürüten odalarımız vardır. Ama kim ne derse desin, bu odanın yaptığı doğru değil, üyelerin parasıyla keyif çatıyor, ışığını kullanıyor. Umarım okey taşlarını da odanın parasıyla almamışlardır.

Üyeleri adına bir amme hizmeti yapan bu kişilerin odanın imkanlarını bu şekilde hoyratça kullanmasını doğru bulmuyorum. 06/01/2018 Ramazan YÜCE Konya

* 13/01/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.