31 Temmuz 2026 Cuma

Gençleştirme Furyası

Bir tanıdığımın işi düzgün iken nasıl olduysa düzeni bozuldu. Dükkanını kapattı, şehre taşındı. Mesleğini yapacağı bir iş arıyor.

Tanıdığım bir meslek erbabına, elemana ihtiyacın var mı dedim. "Var. Hatta yanıma ortak bile alabilirim" dedi. Tamam, söyleyeyim de görüşün dedim. "Yalnız tek şartım var. Yanımda çalışacak kişi benden yaşlı olmayacak" dedi. Senden yaşlı olmaya yaşlı. Ama yaşı pek göstermez. Dediğini de yapar. Uyumlu çalışırsınız dedim. "Tamam abi de ben yeri geldiği zaman ismiyle hitap edeceğim, şunu yap bunu yap diye emir vereceğim. Ben benden büyük birine emir veremem, ismiyle de hitap edemem. Olmaz" dedi. Hasılı işini, aşını kaybetmiş birine tam iş buldum, işe yaradım derken yaşı yüzünden bu iş olmadı.

*

Fî tarihinde bir arkadaşım bir ilçede yönetici olarak göreve başladı. Bana, "Abi yanımda çalışmak istersen sana yöneticilik görevi vereyim. İlçeye beraber gider geliriz" dedi. Teşekkür edip olmaz dedim. Niye dediğinde, bir defa ben senden yaşlıyım. Aramızda hukuk var. Yaşımdan dolayı bana emir vermenden ben gocunmam ama sen zorlanırsın. Yönetici arıyorsan kendinden küçük birini yanına al. Bir de arkadaşınla çalışma. Yarın anlaşamaz, aranıza kırgınlık girebilir dedim. "Tamam abi" deyip konuyu kapattık.

*

Bir bakanlığın değişik kurumlarında kurumun üst yöneticisinin altında yardımcı olarak çalışan bir tanıdığım var. Zaman zaman görüşür, muhabbet ederiz. Nerede çalışırsa çalışsın; gelene, gidene yardımcı olan, yüzünde güler yüzü eksik olmayan, kibir taşımayan, çocukla çocuk, büyükle büyük olan biri. İlgi ve alakası yüzünden odası pek boş kalmaz. Her gelene de ilgi alakasını, izzet ve ikramını esirgemez. Gittiği yerdeki personel ve mesai arkadaşlarına tepeden bakmaz. Kurumuna da zorluk çıkarmayan uyumlu biri.

Bu kişi mesleğinin ilk yıllarında belki de üç beş yıl mesleğini icra etmiş. Geri kalanını bu şekil yardımcı olarak geçirmekte iken bir duydum ki kurumuna gençten bir yönetici atanmış. 

Aradan üç beş ay geçtikten sonra bir haber daha aldım. Mesleğini icra etmekten çok idareci görevini deruhte eden bu kişi kızağa çekilmiş. Doğrusu duyunca üzüldüm. Bir o kadar da şaşırdım. 

Ziyaretine gittim. Kendisine boş bir oda vermişler. Oraya taşınmış. Daha oturur oturmaz kurum içinden iki ayrı kişi ziyaretine geldi. Kızağa çekilmiş olmasına rağmen saygınlığından bir şey kaybetmemiş. 

Daha önce kendisine saha üst düzey görevler teklif edilmişken kabul etmeyip yardımcılıkla devam eden bu kişiyle baş başa kalınca bu durumun sebebi hikmetini sordum. Gerekçe olarak "Gençleştireceğiz. Kusura bakma. Sana saygımız sonsuz" demişler. Geçmiş olsun deyip müsaade alıp çıktım. Yolda giderken yazıma başlık olarak verdiğim "Gençleştirme Furyası" zihnimden geçti. 

Çok anlamış değilim bu gençleştirme furyasını. Gören de futbol takımı kuruluyor sanır. Gençleştirme işini bedenen çalışma gerektiren işlerde anlarım ama işi beden gerektirmeyen hususlarda gençleştirme gerekçesini hiç doğru bulmam. Haydi ilk örneğinde olduğu gibi özel sektör bildiğini okur, gençleştirme yoluna gidebilir diyelim. Devlet kurumunda gençleştirme ne demek? Üstelik emeklilik yaşı 65'e çıkarılmışken bu gençleştirme de neyin nesi? Ki arkadaş daha altmışını bile bulmamış biri. Madem gençleştirme yoluna gidilecek. Bu durumda bu karara imza atanlar, tercihte bulunanlar önce kendi yaşlarına baksın. Zira bu durumda kurumlarda yaşlı kimse kalmamalı. 

Unutmayalım ki bedenen efor sarf etmeyen yer ve makamlarda tecrübe, kurum hafızası, bilgi ve birikim yabana atılmamalı. Çünkü bunlar parayla alınıp satılmaz. Hele ki tecrübe, yılların emeğidir. 

İkinci örneğinde olduğu gibi kurum yeni kuruluyordur. Üst yöneticinin tercih hakkı vardır. Tercihini gençlerden yana kullanır. Buna eyvallah. Ama doğru dürüst mesleğini ifa ettirmeden hepten yöneticilik yaptırdığımız kişileri bu şekilde kızağa çekmek o insanları incitir. Unutmayın ki inciten bir gün incinir. Çünkü yarın kendileri de yaşlanacak. Başlarına gelen gençten biri de gençleştireceğiz diye kendilerini kenara atacak. 

Ha bu demek değildir ki her yönetici ömrünü yönetici tamamlayacak. Elbette kimse anasından yönetici doğmadı. Gerekirse gider, mesleğini paşalar gibi yapar. Ki bu kadar yönetici görevinin ardından kızağa çekilen bu kişilere, gidin mesleğinizi icra edin de denmiyor. Bir nevi iş verilmeyerek bankamatik görevi yapacak. Yerine bir başkası görevlendirilecek. Ülkede sayısı bilinmeyen çok sayıda üst düzey kızağa çekilmiş, pasif göreve atanmış kişi varken hala kızağa çekme eylemine imza atmak ne derece doğru? Yazık değil mi memleketin parasına. İnsanımızı bu şekil küstürmek ne derece doğru? İnsanımızı bu şekil küstürme yerine onlara emsal görev verilemez mi? Tecrübelerinden faydalanma yoluna gidilemez mi? 

Ha yaşını başını almış, ne dediğini bilmiyor, kırıp döküyor, işini beceremiyorsa buralar kişileri idare etme yeri değil, elbette böylelerine yol verilmeli. Ama işini yapıyorsa, ne dediğini biliyorsa yaşından dolayı yol verilir mi? El insaf. 

Madem böyle gençleştirme furyasına kendimizi kaptırdık. İleride kızağa çekilmiş insan ordusunu görmektense şimdiden tedbir almada fayda var. 

Ne yapılmalı? Yönetici olma yaşı ve kıdemi getirilmeli. Bir kuruma atanan şu kadar yıl mesleğini icra etmeli. Sonrasında kurumuna yönetici olabilir denmeli. Devlet en azından on, on beş yıl branşından faydalandıktan sonra geri kalan yıllardan, emekliliğe kadar yöneticilik düşünülebilir. Bu, kimseyi kızağa almadan, insanımızı memnun eder. Bu şekil olursa insan kaynağı planlamamız olur, insanımız heba edilmemiş olur. 

Bir de hangi kurum olursa olsun, yöneticilerin çalışan personelden yaşlı ve kıdemli olmasında fayda var. Yaşlı yönetici olgun ve babacan olur. Tecrübeyi söylemeye gerek yok zaten.

Gelin yol yakınken ülkede adına uzman, araştırmacı, bankamatik görevi, pasif görev her ne dersek diyelim, bu şekil ne kadar insanımız varsa hepsini memnun edecek, onları onure edecek, onlardan faydalanılacak bir orta yol bulalım. Hepsine emsal aktif görev verelim. Unutmayalım ki kamu malı yetim malıdır. Kamunun parasını bu şekil çarçur etmeyelim. İsraftan kaçınalım. İsraf denince akla sadece ekmek israfı gelmesin. İş vermeyip kızağa çektiğimiz her insan da israftır. Boşta kalan hiç üst düzey yönetici kalmasın. Kiminin bedeninden kiminin tecrübesinden kiminin bilgi ve birikiminden kiminin kuruma kattığı pozitif enerjisinden yararlanalım. 

30 Temmuz 2026 Perşembe

Okullara Yönetici Olarak Görevlendirilme

Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda yöneticilik yapanlar, tercihlerine göre 4 yıllığına okullara görevlendiriliyor. Bulunduğu okulda 4 yılını dolduran yönetici, aynı okulunu tercih ederek bir 4 yıl daha çalışabiliyor. Yani ünvanı müdür ya da müdür yardımcı olan aynı okulda 4+4=8 yıl görev yapabiliyor.

Okul kültürünün oluşması yönünden olumsuzluk görsem de okul yöneticilerinin belli bir sürenin ardından okul değiştirmesini uygun görüyorum. Okulun yöneticileri iyiyse giderken kubbede hoş bir seda bırakırlar. Aynı başarıyı gittiği okulda da tekrar ederek yeni okula taze kan olmuş olurlar. Şayet yer değiştiren idareci problemse okul rahat bir nefes alır. Geride kalanlar oh be dünya varmış der. Okul, yeni yöneticiyle daha uyumlu bir okul ortamı oluşturabilir. 

Bu şekil okul değişikliği okul yöneticileri için de bir şans. Çünkü mevcut okulda yaptığı yanlışlarla yüzleşmek suretiyle yeni okulunda temiz bir sayfa açar, kendine yeni bir heyecan ve çalışma azmi gelir. 

Yalnız bu okul değişikliği sadece okul yöneticilerinden ibaret olmamalı. Okulun hizmetlisi, memuru ve öğretmeni aynı okulda yıllar yılı çalışabiliyorken iş okul yöneticisine gelince, 4+4 şeklinde sınırlandırmayı çok doğru bulmadığımı ifade etmek isterim. Aynı sirkülasyon okulun tüm personelini kapsaması lazım. Öğretmen ve diğer personelin hancı, müdür ve yardımcısının daima yolcu olduğu bir değişikliği hakkaniyete çok uygun görmem.

Okul yöneticilerinin 4+4 şeklinde görevlendirilmesinde gözlerden kaçan bir başka husus daha var. Bir yöneticinin, dört yılını doldurur doldurmaz okulda kalacağı da muamma. Çünkü puanına güvenen bir başka yönetici bu okulu isteyip gelebiliyor. Mevcut yönetici de başka okulları istemek zorunda kalıyor. Gördüğüm kadarıyla puanına güvenen yönetici, benim hakkım, isterim deyip tercih ediyor. Elbette böyle bir hakkı var. Ama böylesi durumlarda nezaket ve centilmenliğin devreye girmesi gerekir diye düşünüyorum. Şayet o okulun yöneticisinin bir dört yıl daha çalışma imkanı varsa nezaketen o okulu arayarak "Hocam, aynı okulunda ikinci dördü tamamlamak istiyor musun" diye sorulması, eğer cevap düşünüyorum ise o okulun tercih edilmemesini daha şık bulurum. Mevzuat böyle demese de okul yöneticilerinin kendi aralarında böyle bir centilmenliğe imza atmasını mesleki dayanışma olarak görürüm. Fakat böyle bir centilmenliği maalesef göremiyoruz. 

Bir diğer husus, bazı okullarda kız, erkek veya okul türüne göre bazı branşların üstünlüğü söz konusu. Puanın ne kadar yüksek olursa olsun, cinsiyet veya branşına güvenen, puanı düşük olsa bile o okula atanabiliyor.

Geçenlerde dört yılın ardından ikinci dördünü çalışamadan okulundan ayrılmak zorunda kalan bir müdür yardımcısını gördüm. "Hocam, 90 puanım vardı ama kendi okuluma atanamadım. Çünkü benim branşım Türkçe. Çalıştığım okul İHO olduğu için branşı din kültürü olan 40 puanlı biri atandı.

Anlaşılan o ki ilk dört yıllığına görevlendirilirken bu okulu din kültürü branşından olan biri tercih etmediği için branşı Türkçe olan bu arkadaş atanmış. Tamam, kural bu diyelim. Bu yönetici bu okulu ilk isterken branşı din kültürü olan biri isterse o atansın. Adam dört yıl çalıştıktan sonra ikinci dört hakkı da verilmeli diye düşünüyorum. Ayrıca bu şekil branş ya da cinsiyet üstünlüğünü de anlamış değilim. Tamam, okul türüne ve branşına uygun tercih edene beş ya da on puan verilsin. Ama bu puana rağmen diğerinin puanını geçemiyorsa bırakalım da o kişi o okula atanamasın.

Görünen o ki ikinci dört yılını çalışamadığı için içinde bir ukde kalarak okulundan ayrılan epey bir kişi var. Bunun da önüne geçmenin yolu, şayet ilk dördünü çalışan kimsenin, üzerinde bir soruşturma, bir uyumsuzluk söz konusu değilse, o yöneticinin aynı okulda çalışma önceliği ve üstünlüğü olmalı.

Anlaşılan o ki Bakanlık ilk dört yılı ikincisinden bağımsız değerlendiriyor. Böyle olunca da yer değişikliğinden hoşnut olmayan yöneticilerimiz olabiliyor.

Katılır veya katılmasınız, son söz benden olsun. Okulların yöneticiliğini birileri yapacak elbet. Ama bilirim ki okul yöneticiliği hamallıktan, evrak memurluğundan, kişinin kendisini sabahtan akşama bir yere bağlamasından başka bir şey değil. Sorumluluğu da cabası. Bu sorumluluk mesai dışında da yöneticiyi rahat bırakmaz. Adı atama ve kazanılmış hak bile olmayan, görevlendirmeden ibaret bu sorumluluk için bunca istek ve hevese değer mi? Hür general olmak varken kişilerin bir koltuk ve üç beş getirisi uğruna kendini bu şekilde bağlaması da düşündürücü. Neyse bunu da idarecilerimiz düşünsün. Ne diyelim, kendi düşen ağlamaz. 

Keseri Kendine Yontmanın Yolu

Annesi, babası ölen bir kadın miras paylaşımı için kardeşleriyle bir araya gelir. Atadan kalan ne varsa erkek kadın eşit bir şekilde paylaşırlar.

Ardından tapu işlemleri için tüm vereseler tapuda buluşur, imzalar atılır. Herkes vedalaşırken, kadın kocasının ne dediğini kardeşlerine söyler. Kocası ne demiş olabilir? "Eşit paylaşın. Eğer eşit paylaşmazlarsa imza atma" demiş. Öyle ya medeni hukuk eşit paylaşın diyor. 

Görünen o ki koca, kanun ve nizama riayet ediyor. Hak ve hukuku gözetiyor. Karısının hakkını koruyor. 

Gören de kardeşleri hanımına yarım pay vermiş sanır. 

Gel zaman git zaman kocasının da babası vefat eder. Kocası da kardeşleriyle mirası paylaşır. Bu koca kardeşleriyle mirası nasıl paylaşmış olabilir? Duyduğuma göre erkek kardeşler olarak kendileri iki pay almışlar, kız kardeşlerine de bir pay vermişler. Öyle ya Amerika'yı yeniden keşfe gerek yok. Dine göre kız kardeş bir, erkek iki alır. Hesap kitap belli. Medeni Hukuka göre bölüp de kendisi niye eksik alsın. Din ne diyorsa öyle olmalı. İnsan dediğin bu şekil hakkını korumalı.

Hanımı tarafından iki, kendi tarafından iki pay almak suretiyle bu miras sahibi dört dörtlük bir mirasa böylece konmuş olur. Öyle ya kız kardeşine bir pay vermiş olsaydı, bu miras paylaşımı dört dörtlük olmazdı. 

Hanımına eşit paylaşın deyip kız kardeşine bir payı uygun gören, bildiğim kadarıyla dini bütün biri. Beş vakit namazı camide cemaatle kılar. Hak ve adaleti de kimseye bırakmaz. 

Burada bir çelişki bulabilirsiniz. Adam bulunduğu ve durduğu yere göre kah medeni olmuş kah dini. Görünen o ki medeni hukuk ile dini hukuku kendisinde birleştirmiş. Dili bir o tarafa dönmüş, bir bu tarafa. Öyle ya hayata hep tek pencereden bakmak olmaz. Hele kişinin çıkarı söz konusu ise hayata çok yönlü bakabilmeli insan.

Siz siz olun, mirasta ikilem içerisinde kalmayın. Çelişkiye düşerim diye endişe etmeyin. Mevzubahis olan vatan ise pardon hanımınız ise eşit olacak diye diretin. Mevzubahis olan vatan, pardon kız kardeşiniz ise ona mirastan yarım pay verin. Kardeşin, "abi, olur mu eşit paylaşalım" derse, "kardeşim, biz Müslümanız. Dinimize göre kadın bir, erkek iki alır. Bunu ben koymadım. Yoksa biz Müslüman değil miyiz deyin". Kardeşiniz susar kalır.

Kardeşiniz alo fetva hattını arar, soluğu müftülükte alırmış. Bu sizin değil, onun meselesi. Kardeşiniz küsüp gönül koyarmış. Çok da tın. Siz aldığınıza bakın ve keseri daima kendinize doğru yontun. Allah'ın verdiği nefesi boşa tüketmeyin. Kesenizi doldurmaya bakın.