23 Haziran 2026 Salı

Mutluluğun Sırrı

Sinan Canan, "Meşgul insanın mutsuz olduğunu göremezsin. Gerçek anlamda bir işle iştigal eden, bir şeyin peşinde olan, bir şey yapan insan, mutlu mutsuzdur. O insan meşguldür. Bir şeyin peşindedir. 

Hayatını yüksek çözünürlüklü yaşayan insan için de mutluluk ve mutsuzluk önemli bir şey değildir. Her an haz almaz. Bazen acı çeker bazen haz alır bazen bir şey olur. Ama hayatı inşa ile meşgul bir insanın genel hali mutluluktur. Çünkü o bir faildir. Hayatı ve kaderi yaratmaktadır. Etki yapmaktadır. Kendisini var, vücudunu mevcut hissetmektedir" der bir kısa videosunda.

Güzel tespitlerde bulunmuş Sinan Canan. Gerçi Canan'ın tüm tespitleri bu şekil hayatın içinden tespitler.

Her birimiz bu dünyada huzur ve mutluluğu ararız. Bunun anahtarını ararız. Mutlu olmak için düşünür, taşınırız. Değişik iş ve aktiviteler yaparız. Yine de pek mutlu olduğumuz ve mutluluğu yakaladığımız söylenemez. 

Sayın Canan, mutluluğun yolunu göstermiş bu açıklamasında. Daha doğrusu mutsuzluğun sebebini tespit etmiş ve mutluluğun reçetesini dillendirmiş. Mutluluk arayan kişi meşgul olmalıdır, boş durmamalıdır diyor. 

Gerçekten işine kendini veren, bir şeylerle iştigal olan, tüm hayatını anlamlandırmaya çalışan kişi, acı çekse de işten dolayı yorulsa da mutluluk hali kaçınılmazdır. Hele bir de meşguliyetin meyvesini yemeye başlarsa bu mutluluğun tadına doyum olmaz. 

Denilen iş, öylesine değil, sadece iş yapmış olmak için meşgul olmak, mesai doldurmak değildir. İnsan bedenen ve zihnen işine odaklanmalı. Yaptığı işi ibadet aşkıyla yapmalı, baştan savma yoluna gitmemeli. Yaptığı işi sevmeli. Çalışmaktan zevk ve haz almalı. Bir hedef koymalı. Yapılan iş üretime dayalı olmalı ya da üretime katkı sunmalı. Böylesi meşguliyetin bir anlamı olur.

Bir hedefi olup işine odaklanan kaç kişi vardır bu ülkede? Bu sayının fazla olduğunu sanmıyorum. O yüzden huzur ve mutluluk bize yabancı. Yapılan araştırmalarda mutluluk yüzdemizin düşük olduğu görülecektir. Çoğumuzda bir karamsarlık hali hakimdir. O yüzden çevremize pek pozitif enerji vermeyiz. Durmadan negatif enerji yayarız. 

Bir işle meşgul olmayan ve işine kendini vermeyen insanın ömrü boştur. Zamanını ve ömrünü boşa harcamış ve zamanı israf etmiş olur. Böylesi bir hayat yediğinden ve içtiğinden zevk ve haz aldırmaz insana. Çünkü insan boş durdukça sıkılır ve boş insan dedikodu yapar.

Ülkemizdeki çay ocakları, kafeler ve kahvehaneler ömrümüzü boşa harcadığımızın, bir meşguliyetimizin olmadığının en büyük göstergesidir. Saydığım bu işletmeler bu ülkede ne kadar çoksa o ülkede o kadar boşa vakit geçiren tüketici müşteri var demektir. O yüzden bize mutluluk haramdır.

Hayatını dolu dolu yaşayan, bir şeylere kafa yoranın zaman israfı olmaz. Böyle insan dedikodu yapmaz, dedikodu da dinlemez.

Gördüğünüz gibi mutluluğun anahtarı çok basitmiş. Bu mutluluğa ulaşmak da kişinin kendi elinde. 

Ezcümle, ne kadar meşguliyet o kadar mutluluk. Ne kadar meşguliyetsizlik o kadar mutsuzluk. 

Not: İnsanımız mutlu değil derken haksızlık etmeyeyim. İnsanımızın meşguliyeti yok ki mutlu olsun demeyeyim. Burada bir hakkı teslim edeyim. Bazı insanların WhatsApp durumuna bakınca, "Meşgul, sadece acil aramalar" diye yazdığını görüyorum. Belli ki bunlar çok meşgul. Haliyle meşguliyet olunca mutluluk da bunlarda. Bu demektir ki WhatsAppında "Meşgul" yazan herkes mutlu. Bu da bu ülkede mutlu insan bolluğuna işarettir. İnşallah öyledir. Sinan Canan'ın yerinde sebep ve teşhisinden sonra benim bu tespitim biraz yavan kaçmış olabilir. Ne yapayım, Sinan Canan değilim. 

Kafem ve Şapkam

Ara ara Kültürpark'ın içinden transit geçsem de içinde belediyeye ait bir kafenin olduğu hiç dikkatimi çekmemişti.

En son gidişimde dikkatimi çekti. Baktım ortam güzel. Birkaç defadır çay içmek için soluğu burada alıyorum. Çünkü yemyeşil doğanın ortasında nezih bir ortam. Üstelik sessiz ve sakin. Fiyatları da sair kafelere göre çok çok makul.

Gerçi her oturuşumda güneş şapkamla ilgili bir anım akla gelip moralim bozulsa da fırsat buldukça gidiyorum.  

İlk oturduğumda şapkamı çıkarıp sandalyeye koymuştum. Kalkarken hava kapandığı ve yağmur yağacağı için sandalyeye koyduğum şapka orada kalmış.

Aslında hava güneşli olsaydı güneşin yakmasıyla birlikte uzaklaşmadan geri dönerdim, şapkamı da koyduğum yerde bulurdum. 

Ertesi günü koyduğum yerde şapkamı bulamayınca soluğu Kültürpark Kafem'de aldım. Elimde birkaç tane şapka olsa da sandalyede bıraktığım şapkanın nazarımda ayrı bir yeri var. Hem rengi hem giyimi ve kullanışı hoşuma gidiyor. Üstelik parasını vererek aldığım bir şapka olduğu için nazarımda maddi değeri yönüyle ayrı bir yeri vardı. Tatlı bir kahve rengi ise rengime de tam uyuyordu. 

Kafe çalışanı olduğunu elbisesinden bildiğim birine, dün kahverengi renkli şapkam şurada kalmış, bir yere kaldırılmış olabilir mi dedim. Hemen cebinden cep telefonunu çıkardı. WhatsApp sayfasından birkaç resme baktı. "Grupta yok. Olsa buraya atarlardı" dedi. Dün ikindi vaktiydi dedim. "Daha o grup görevi devralmadı. Akşama doğru gelirler" dedi.

Sonrasında gittiğim birkaç defa kasada olanlara sordum. Sağına soluna bakmadan "Yok" dediler. Masada otururken masadaki boşları toplayanlara sordum. Kızın bir tanesi, "önündeki servis arabasının alt tarafına baktı. "Birkaç gün şuradaydı. İçeriye verilmiş olmalı. Oraya bir sor amca" dedi. Kalkıp içerideki kasada bulunana sordum. "Kaç gün geçmiş aradan. Yok burada" dedi, hiç yüzüme bakmadan. O değilden şuraya konmuş olabilir diye baksa ilgi gösterdi deyip şapkanın kaybolmasına hiç gam yemeyecektim. Çünkü "il ilin eşeğini türkü çığırarak ararmış" gibi aradı. 

Giden şapka önemli değil de isterdim ki şapkam kafenin emanet dolabının bir köşesinde belli bir süre dursun. Benim gibi eşyasını unutan gelip geçerken uğrayıp alsın.

Elbette kafelerin görevi benim gibi şapkasını veya herhangi bir eşyasını kaybedenin bekçiliğini yapmak değil. Ama en azından unutulan eşya birkaç gün kenarda köşede bekletilsin. Nedense Kültürpark Kafem'de bu duyarlılığı göremedim. O kadar çalışanın içinde bir tanesi, sağa sola baksa, gruplarına "Şu renkte bir şapka gören var mı" diye yazsa, ardından, "Amca, yok" dese bundan fazlasıyla memnun olacağım. Maalesef beni üzen doğru dürüst bir muhatap bulamamak oldu. Halbuki çoğu yerde unutulan eşyayı sahibi gidip yerinden alıyor. Çünkü emanete alıyorlar. 

2025 yılında Afyonkarahisar'ın İhsaniye ilçesine bağlı Yaylabağı beldesindeki bir kaplıcaya gitmiştim. Bir ikindiden sonra su doldurmak, alışveriş yapmak ve çay içmek için Gazlıgöl'deki bir çay bahçesine oturmuştuk Bursalı bir aileyle birlikte.

Çayı içip otelimize geçtikten sonra kayınpederin kızının elinden düşürmediği su matarasını çay bahçesinde unuttuğu ortaya çıktı. 

Akşam yemeğini yedikten sonra daha önce arabayla gittiğim yolu tabana kuvvet deyip yürüdüm. Bir iki saat önce oturduğumuz çay bahçesine vardım. Oturduğumuz masaya baktım. Başkaları oturmuş. Masada su matarasının göremedim. Ortada boşları toplayan görevliye, turuncu renkli su şişesi kalmış, gördünüz mü dedim. "İçeriye verdim beyefendi" dedi. İçeride çay işlerine bakana sordum. "Az önce getirdiler. Dur, nereye koyduk bir bakayım, yardımcı olayım" dedi. Müşterilere alacaklarını verdikten sonra şu şişemi uzattı. "Bu olmalı" dedi. Evet bu. Çok teşekkür ederim deyip geldiğim yolu yeniden teptim. Bilin ki dönüş yolunu daha bir iştahla yürüdüm. Çünkü kaybedilen eşeğin bulunduktan sonra verdiği zevk ve hazzı başka bir hiçbir şey vermez.

Hasılı ilin memleketindeki çay bahçesinde unuttuğum su mataramı bulurken kendi şehrimin çay bahçesinde unuttuğum şapkamı bulamadım. Yani kayıp eşeğin birini buldum, birini bulamadım. Bir sevindim bir üzüldüm. Halbuki Gazlıgöl'deki çay bahçesi de belediyeye ait, Konya'daki Kafem de belediye ait. Afyonkarahisar çalışanlarının duyarlılığı, ilgi ve alakaları takdire şayan. Bizim Konya Kafem'deki çalışanlarının duyarsızlık, ilgisizlik ve alakasızlıkları da bir o kadar takdire şayan. Bir yüzüme bakıp ilgi gösterselerdi varsın bin şapkam feda olsun derdim.

Nedense Kültürpark'taki bu kafeye her gelişimde kaybettiğim bu şapka gözümün önüne gelir, bir de personelin ilgisiz ve duyarsızlığı. Hemen ardından da Afyonkarahisar İhsaniye, Gazlıgöl belediye çay bahçesi personelinin duyarlılığı gözümün önüne gelir. 

Bilin ki mesele tek başına su şişesi ya da şapka değil. İnanın, bu duyarlılık, ilgi ve alaka parayla alınıp satılsa bizimkilere biraz duyarlılık, ilgi ve alaka satın alıp alın kullanın diye vereceğim. Heyhat ki heyhat... 

Bu Kafenin yani Kültürpark Kafem'in bir başka yönüne daha değineceğim. İsterim ki işleyiş daha düzgün olsun. Amacım ve niyetim; ismiyle, cismiyle bir işletmeden şikayetçi olmak değil. Gördüğüm tek kafe de burası değil. Genelde çay içmek için esnaf çay ocaklarını tercih etsem de yürüyüş yaptıktan sonra Evliya Çelebi Kafem'de otururum, bazen Zafer'deki Kafem'de bazen de trafik parkı içindeki Kafem'de çay içerim. Hepsinde işleyiş tam tıkırında işlerken Kültürpark Kafem'in işleyişi sanki işlememek üzerine kurulu. 

Ne zaman bu Kafem'e gelip bir çay alacak olsam, iki tane satış yapılan büfenin ikisinin birden çalıştığını çoğu zaman görmem. Ya seminerde olurlar ya da bir başka gerekçe. Problem değil, öbürüne geçersin. Bugün 16.10 sularında iki büfeye de vardım. Her ikisi de "Kasayı sayıyoruz. Beş dakika sonra" dedi. Geçip bir yere oturdum. Kasa artık ne zaman açıldıysa, uzun bir süre oturduktan sonra gidip çayımı alabildim. 

İşleyiş mi böyle, buradaki personelin tasarrufu mu bilmiyorum. Gördüğüm kadarıyla arada dolaşan epey bir çalışan var. Personel yönünden bir sıkıntı da yok. Hepsi de arı gibi hummalı bir şekilde çalışıyor. Şu var ki bu kafemde gördüğümü diğer kafemlerde görmedim. Onlar kasayı nasıl sayıyor, nasıl devrediyorlar bilmiyorum. Burası işi gücü bırakıp müşteriyi geri çevirerek tomar tomar para sayıyor. Kim bilir, burası büyük ve cirosu diğerlerinden fazla olabilir. 

Kasa sayımı deyip güpegündüz para sayma devri geride kalmalı. Bu kafelerin ne yapıp ne edip nakit yerine kartla alışverişe geçmesi lazım. Belki o zaman kasa sayma diye bir şey kalmaz. Müşteri de beklemez ta da geri dönmez. 

Şu var ki belediyelere bağlı kafemler önemli bir hizmeti görüyor. Fiyat yönünden diğer kafelerin yanına varılmadığı günümüzde belediyelere ait bu kafemler önemli bir ihtiyacı gideriyor. 

İsterim ki bu kafemler arı gibi çalışsın. Hizmette sınır tanımasın. Hem belediye kazansın hem de gelen müşterinin ihtiyacı giderilsin ve yüzü gülsün. 

İnanın, yeri ve mevkiine paha biçilemez bu Kültürpark Kafem özel şahsın elinde olsa burası para basar. İsterim ki belediye de para bassın. Buralar özel sektör mantığıyla çalıştırılsın.

Hülasa şapkamı kaybetsem de şapkanın bulunması konusunda personel yeterli ilgi göstermese de Kültürpark Kafem gelip oturulacak, hoşça vakit geçirilecek bir yer. Uğrak yeriniz olsun. Tüm dert anlattığım kadar olsun. 

Not: Şapkamın kaybolmasının bir faydası oldu. Yeni bir konu buldum. Aslında kayıp şapkamı yazmayacaktım. Bugün her iki büfenin de "Kasa sayımı" demesi üzerine oturup yazmak vacip oldu. Bu yazı da Kültürpark Kafem'de yazılmış bir anım olsun. Bu arada güzel ve nezih ortamda yazı yazmanın zevki de bir başka. 

Bu yazım üzerine ister misiniz kayıp şapkam geri gelsin. O zaman kim tutar beni. İster misiniz Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Uğur İbrahim Altay, "Şu adamın çenesini kapatın, ne yapıp ne edip şunun şapkasını bulun der mi ya da satın alma müdürünü görevlendirip "Gidin işletme işletme gezin, şunun istediği şapkanın aynısını bulun yoksa yeniden diktirin. Yeter ki sussun" der mi? Bilin ki bu dünya umut dünyası. 

Merkezi Sınavlardaki Bilindik Sahneler

20-21 Haziran günleri lise mezunlarının girdiği TYT, AYT ve YDT sınavları yapıldı.

Sınavların ardından, sınava zamanında gelmeyen öğrencilerin görüntüleri sosyal medyada bolca yer aldı.

Önüme düşen videolardan birkaçını izledim. Sınava son dakika yetişmek için koşan öğrenciler, çocuğuyla birlikte koşan anne babalar, okul kapısı kapatıldığı için ihata duvarından ve demir parmaklıklardan atlayan kız ve erkekler. Koşarak gelen öğrencinin yüzüne kapıyı kapatanlar...

İzlediğim bu nahoş görüntüler sadece bu sınava ait değil. Yıllardır çekilip paylaşılan bilindik sahneler.

İzlediğim görüntüler hoş değildi. Özellikle demir parmaklıklardan atlamak iş değil. Çünkü ihata duvarına çıkıp demir parmaklıklardan atlamak hayatî risk. Atla diyen diyor, atlayan da atlıyor, kapının ardından bu atlayışları izleyen de izliyor. Atla diye tempo tutmak ise hiç akıl kârı değil. Bu görüntüleri kayda almanın da bir izahı yok. 

Tüm bu nahoş görüntüler ÖSYM'nin yıllardır uyguladığı 15 dakika kuralından kaynaklı. ÖSYM, sınavın başlamasına 15 dakika kala kapıları kapatıyor, babasının oğlu da gelse kimseyi içeri almıyor. O kadar tepkiye rağmen ÖSYM bu kuralı hiç esnetmedi. Kimsenin gözünün yaşına bakmadı.

ÖSYM bir kural koymuşsa o kural uygulanır. ÖSYM'nin bu tavrını anne babalar ve öğrenciler bilmesine rağmen sayıları bir elin parmağı kadar da olsa hâlâ sınava son dakika gelenler eksik değil.

Sınava geç gelmek suretiyle bilindik sahnelere sebep olanların amacı nedir, inanın anlamış değilim. Objektiflere takılıp meşhur olma niyetleri mi var demeden kendimi alamıyorum.

Belli ki bazıları; işine, okula, randevusuna ve sınava geç gelmeyi meslek haline getirmiş. Zamanla yarışma ve dakik olma gibi bir dertleri yok.

Sınavlar çok erken saatte yapılsa eh diyeceğim. Sınavlar 10.15'te başlıyor. Sınava girecek kişinin 10.00'da kapıdan içeri girmesi gerekiyor. Eskilerin, öğle oldu dedikleri bu saat diliminde bile geç gelmenin hiç makul bir açıklaması, mazereti ve gerekçesi olamaz. Ha trafik kazası, yaralanma gibi özel durumlar olabilir. Bu başka. 
Nedense sınav günü toplu taşımaların dolu geçeceğini, trafiğin yoğun olduğunu, trafiğin kilitleneceğini hesaba katmıyoruz. Böylesi durumlarda adayların sair zamanlardan daha erken yola koyulması gerekir.

Aslında zamana riayet sadece çocukların değil, biz büyüklerin de sorunu. Gideceğimiz yere üç beş dakika takmazsak rahat edemeyiz. Gecikmek, zamandan çalmak içimize işlemiş. 

ÖSYM'nin bu 15 dakika kuralı bize anlamsız gelebilir. Anlamlı ya da anlamsız, bize düşen bu kurala uymak. ÖSYM bu kuralı uygulayarak sınava zamanında gelenlerin sınav esnasında rahatsız edilmelerinin önüne geçmeyi murat ediyor. Buna da saygı duymak gerek. 

Koyduğu kuralları uygulama yönüyle, devletin hiçbir kurumu ÖSYM'nin eline su dökemez. Tüm kurum, kuruluşlar ve devlet koyduğu kuralı kendisi çiğnemese, uygulansa, takip ve denetimini yapsa ülke olarak büyük mesafe kat ederiz. Bugün eleştirdiğimiz birçok sorunun da önüne geçilmiş olur. Bana kalsa TC'nin işleyişini uygulama görevini belli bir süre ÖSYM'ye devrederim. ÖSYM bu esnemez tavrıyla bizi adam eder. Kurallara uyan ülke ve toplum oluruz. 

Burada şu eleştiriyi de dile getirmek isterim. Kapıda görevli polisler varken bahçe kapısının kapatılması doğru değil. Pekala okulun dış kapısı açık olur. İçeri giriş süresi sona erdiği zaman kapıdaki görevli gecikeni içeriye almaz. Duvardan atlamasına da izin vermez. Bu tür çirkin görüntüler de sahnelenmemiş olur. 

Bir eleştiri daha getireyim. Sınava 15 dakika kaldığı için sınava almadığımız bu öğrenciler, Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğine göre ilk ders saatine beş defa geç gelen yarım gün yok yazılır kuralına tabi. 

Ne demek istiyorum? Yani biz 4 yıl boyunca çocuğa, "Beş defa ilk ders saatine geç gelirsen ya da ikinci ders saatine yetişirsen sadece yarım gün devamsız sayılırsın" diyoruz. Çoğu öğrenci de nasılsa problem yok deyip yatıp yatıp gecikmeli olarak derse giriyor. Kısaca biz bu çocuklara dört yıl boyunca geç gel, uykunu al diyoruz. İş ÖSYM sınavına girmeye gelince sınava tam saatinde geleceksin diyoruz. Sorarım size, dört yıl boyunca dakikliği öğretemediğimiz bu çocuklar sınava zamanında girer mi? Biz buna alışmış kudurmuştan beter deriz. Bence zamana riayeti öğrencilere okulda iken vermemiz gerekir. Eğitim ve öğretimin yani okumanın anlamını yitirdiği günümüzde bu çocuklara okulların yapacağı en büyük iyilik zamana riayet konusunda duyarlı olma bilincini vermektir. Bu kuralı Slovenya uyguluyor. Teneffüsleri beş dakika. Beş dakika dolunca sınıf kapıları otomatik kapanıyor. Geciken derse giremiyor ve öğrenci otomatik olarak yok yazılıyor. Biz niye böyle yapmayalım. Unutmayalım ki böyle yaparsak biz de dakik oluruz.