3 Haziran 2026 Çarşamba

Bir Okuyucuyla Hasbihal

Bir ara, anne baba muhtaç duruma düştüğü zaman ve miras paylaşımında kardeşlerin gerçek yüzünün ortaya çıktığını, çoğu kardeşin birbirine küs ve dargın olduğuna dair bir yazı kaleme almıştım. 

Eşi Alman olan ve Almanya'da yaşayan, iki çocuğu olan bir hanımefendi, "Benim de iki çocuğum var. Daha şimdiden geçinemiyorlar. Gerçi Almanlara anne babaya bakma ve miras bırakma yok. Yine de yazınız beni endişelendirdi" içerikli bir yorum yazmıştı o yazımın altına.

Ben de şu cevabı yazmıştım. Bu cevabı taslaklarda görünce ayrıca yazı konusu edinmek istedim:

Evin tek çocuğu olunca siz de eşiniz de kardeşlik duygusunu tatmamışsınız. Çocukluğunuzu en iyi anne babanız bilir. “Bir anneye mektuplar” başlıklı bir kitap okumuştum. “Tek çocuğa bakmak, onu büyütmek, dokuz çocuğa bakmaktan daha zor” yazıyordu. Ne derece doğru bilmem ama yazarın böyle bir tespiti vardı.

Evde birbirine yakın yaşıt kardeşler kavga ile büyür, kardeşiyle sosyalleşir. Kardeşi olunca başkasını aramıyor. Kavga edip küserler, bir müddet sonra barışırlar. Bu tip evde anlaşamayan, birbirini kırıp geçiren çocuklar dışarıda sırt sırta verip birbirlerini korurlar. Kavgaları hoşumuza gitmese de çocukların bu şekil büyümesini sağlıklı görürüm.

Büyüdükleri zaman eften püften yaptıkları kavgalar kendileri için bir anı olarak kalır. Anlatıp anlatıp gülerler. Allah bağışlasın çocuklarınızı.

Miras bırakmama konusunda Almanlar aslında en iyisini yapıyorlar. Bizdeki miras kavgalarını görünce Almanlara hak veriyorum. Bizler biriktirip hepsine bir şeyler bırakmaya çalışıyoruz. Zaman zaman düşünürüm. Pek miras bırakmayan Avrupalı mı ahirete inanıyor yoksa hiç ölmeyecekmiş gibi mal biriktiren biz mi diye. 

Orada mal bırakmamada devletin her on sekiz yaşına girene iş vermesinin, veremediği takdirde işsizlik parası vermesinin, evlatlara mal bırakmaya ihtiyaç hissettirmediğini düşünüyorum. Nasılsa çocuğum, devletin bulduğu işte çalışıp evini geçindirecek diye düşünüyor olmalılar. Yani orada herkes önünü görüyor. Oturmuş ve kurumsallaşmış bir sistem var. Bizde ise kimsenin iş garantisi de yok, oturmuş bir sistemimiz de yok. Açgözlülüğümüzün ve mal hırsımızın temelinde yarın, gelecek ve rızık endişesi var. Güya rızkı veren Allah deriz ama buna da uygulamada inanmıyoruz.

Anne baba ve engelliye bakma konusunda da Avrupa'da devletler sosyal devletin gereğini yerine getirdiği için bizde olduğu gibi bir durum pek söz konusu olmaz. Orada devlet hastayı alıp buna uygun açtığı yerlerde bakıyor. Bizde çoğu evde bakıma muhtaç hasta var. İşe gitmeyip hastasına bakıyor. Sorun da burada çıkıyor.

Çocuklarınızdan dolayı endişelenmenize gerek yok. Büyüdükleri zaman daha da olgunlaşırlar. Ayrıca mal paylaşımında ve anne babaya bakma konusunda hiç sorun olmadan aralarında sorunu çözen kardeş örnekleri de çoktur.

2 Haziran 2026 Salı

Doğduğumuz ve Doyduğumuz Yer

Doğduğumuz yer vardır, Doyduğumuz yer vardır.

Doğup çocukluğumuzu yaşadığımız yerin ayrı bir yeri vardır. Mahallemiz, okulumuz, arkadaşlarımız ve en önemlisi aile ve akrabalarımız buradadır. Buranın her bir yeri acı, tatlı hatıralarla doludur.

Okul, iş ya da medeni hal gibi sebeplerle doğup büyüdüğümüz yeri terk etmek zorunda kaldığımız zaman memleket hasreti baş gösterir. Bir özlemle geri dönmeyi murat ederiz.

Doğup büyüdüğümüz yeri hiç terk etmeyenlerin önemli bir kısmı, ben başka yerde yapamam deyip kolay kolay başka bir yerde yaşamaya yanaşmaz.

Kazara belli bir süre terk etmek zorunda kalsa bile hapishaneden çıkacağı ya da askerlikten terhis olacağı günü saydığı gibi gün sayar. Ne de olsa sevdikleri, annesi, babası oradadır.

Doğduğum yer, çocukluğumun geçtiği yer, annem babam burada, onlar nerede ise ben oradayım düşüncesine sahip kimseler kolay kolay kendini geliştiremez. Görgüsüz artmaz. Ne uzar ne kısalır. 

Bir de doyduğu yeri mesken edinenler var. Hasbelkader yolu düşmüştür, zorunlu çalışma yükümlüsü olarak gelmiştir, eşinin memleketidir; havasını, huyunu, suyunu beğenmiştir. Burası benim doğduğum yer demez, yerleşir gider. Büyükşehirler doğduğu yerden ziyade, doyduğu yerde yaşayan insanlarla dolu.

Doğduğu ya da doyduğu yerden ziyade insanın;

Mutlu ve huzurlu olabileceği, 

İmkan ve fırsatlarının olduğu, 

Gelişimine katkı sunacağı, 

Görgü ve göreneğini artırmaya katkı sunacağı,

Farklı arkadaş ve dostlar edinebileceği, 

Farklı kültürlerle karşılaşabileceği vs.

Yerlerde ikamet etmesinde yarar görüyorum. Bu sayede ne kadar yer gezerse kendisi için kârdır, en büyük kazançtır. 

Hele devlet memurluğu yapanların, gençlik ve olgunluk çağını, doyduğu yerlerde geçirdikten sonra emeklilik öncesi doğduğu yere yönelmesini ideal olan olarak görüyorum. 

Mahalle ve Kader

Coğrafya kader mi, değil mi sorusuna muhatap oluruz zaman zaman. Bakış açımıza göre kader ya da kader değil denebilir.

İklimi, yer şekilleri, yeraltı ve yer üstü yönüyle kaderdir. Gerisi halkın ve devletin işlemesi ile ilgilidir. Bu yönüyle de coğrafya kader değil, insanların çabasının bir sonucudur, işleyenindir. İşletmenin ustalığına göre şekil alır. Devlet iyi bir planlayıcı, halk da çalışkan ve üretken olursa böyle bir coğrafya ihya olur. Böyle yapılmazsa geri kalmışlığın suçu coğrafyaya yıkılır.

Baktın ki coğrafya bitek değil, gerekirse başka coğrafyaya terki diyar edersin. Hatta doğduğun yer mi doyduğun yer mi denir halk arasında. Çoğu kimse doğduğu yerden ziyade doyduğu yerde ikamet etmekte ve rızkını temin etmektedir. Bundan dolayı da kimse ayıplanmaz.

Peki, mahalle kader midir? Mahalle derken kastım belli sınırları olan, insanların komşu olduğu semt ve muhiti kastetmiyorum. Mahalle derken aynı fikir aynı inanç aynı görüş çerçevesinde şekillenmiş insanlar topluluğunu kastediyorum. Kısaca ideolojik mahalle diyebiliriz.

Bu mahalle coğrafyaya benzemez. Kaderdir. Zira inanç, fikir ve görüş yönünden değişik düşünme gibi bir seçeneğin yoktur. İstersen bir dene. Konuşturmazlar, aykırı görüşünü serdedemezsin. Lafı ağzına tıkarlar. Dışlanırsın. Çevren yavaş yavaş etrafını boşaltır. Yalnızlığa mahkum edilirsin.

Satılmış olarak görülürsün. Liboş derler. Karşı mahalleye şirin görünmeye çalışıyor, onlara göz kırpıyor denir. Değişti, yoldan çıktı. Ne biçim biri olup çıktı. Bu mahallede nasıl durur, çekip gitsin denir.

Karşı mahalleye gitsen karşı mahalle yüzüne bakmaz. Bunun ne işi var burada derler. Yüzüne bakıp el üstünde tutsalar bile içine sinmez.

Kısaca görüşün mahallenden farklılaştığı zaman mahallen sana, sen mahallene yabancılaşırsın. Ne kendi mahallene ne de karşı mahalleye yaranabilirsin. Dışlanmış insan psikolojisini yaşarsın.

Başka mahalleye gitsen, ülkeyi terk etsen bile bu psikolojiden kurtulamazsın. Zira coğrafya gibi değil.

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, mahallede kalıp yalnızlara oynasan da mahalleyi terk etsen de mahalle damgasından kurtulamazsın. Çünkü mahalle senin kaderindir. Bu kader öyle bir kader ki değişmeyen, değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen kaderdir.