2 Haziran 2026 Salı

Şeytan ve Buzağı Hikayesi

Şeytan ve buzağı hikayesini bilmeyeniniz yoktur. Bilsek de kıssadan hisse olsun diye tekrar tekrar anlatılır:

Şeytan, bir ağacın altında dinlenirken ineğini sağan kadının yanındaki buzağının ipini hafifçe gevşetir.

Ardından şeytan tekrar dinlenmeye geçer.

Dinlenirken cereyan eden cümbüşü seyre koyulur. Olup bitene zevkten dört köşe olur.

Çünkü, ipi kurtulan buzağı annesini emmeye koşar, koşarken süt kovasını devirir.

Sütü dökülen gelin, elindeki sopayla buzağıya vurup öldürür.

Yavrusunun öldürüldüğünü gören inek, bir tekme ile gelini öldürür.

Gürültüyü duyan kayınpeder, gelininin cansız bedenini görünce öfkeyle ineği vurur.

Silah sesine gelen koca, yerde yatan karısını ve babasının elindeki silahı görünce babasını öldürür.

Yaptığı hatayı anlayan genç daha sonra kendi canına kıyar".

Bir ip gevşetmenin sonucunu özetlersek, buzağı ve annesi inek; gelin, kayınpeder ve koca olmak üzere toplam beş cana mal olmuştur. Bir aile canından ve malından olmuş, sağılan süt de dökülmüş. Tüm bunlar şeytanın ipi gevşetmesiyle olmuş.

Tüm bu cinayetlerin işaret fişeği, tetikçisi ve planlayıcısı olan şeytan ise öyle zannediyorum olup bitenlere tüh, ben ne yaptım bile dememiştir. Sorsan, "Ben ne yaptım ki", "Olup bitenlerde ve cinayetlerde benim hiçbir payım ve dahlim yoktur. Aile birbirini öldürdü. Her şey benim dışımda cereyan etti. Ortada bir aile sorunu var. Bu da onların iç meselesi" diyecektir ve üzerine toz kondurmayacaktır. Ben sadece şurada kendi halimde dinleniyordum. Sütü ben mi döktüm, buzağıyı ben mi öldürdüm, kadını, kayınpederi ve kocayı ben mi öldürdüm diyecektir. Belki de ipini gevşetmekle buzağının biraz nefes almasını istediğini ve iyi niyetinden kimsenin şüphesinin olmayacağını söyleyecek ve sureti haktan görünmeye çalışacaktır. Ötesini iftira olarak değerlendirecektir.

Şeytanın bu üzerine toz kondurmaz ve umursamaz tavrı tam bir aymazlıktır.

Şeytan özeleştiri yapıp "Keşke buzağının ipini gevşetmeseydim. Bunu yapmakla hata yaptım. Olup bitenden üzgünüm" dese eh, en azından suçunu biliyor, suçunu kabullenerek burnundan kıl aldırdı dersin.

Ama şeytan kim, özeleştiri kim? İkisinin bir araya gelmeyeceğini cümle alem bilir. Çünkü şeytanın en büyük silahı; savunma, saldırı ve gerekçe üretmektir. En büyük haset ve fesatçıdır. Başkasının olmasını ve onmasını asla istemez. Çünkü şeytanda güç zehirlenmesi var. Büyüklük taslama en büyük özelliği. Dünya yıkılsa umurunda olmadığı gibi sevinçten göbek atar. Tabir yerindeyse şeytan kendine Müslüman bir figürdür. Kendine rakip gördüğü Hz Adem'e hasedinden Allah'a isyan yolunu seçmiştir. Aynı haset ve kötülüğünü Hz Adem soyuna da devam ettirmektedir.

Hasılı şeytan bildiğiniz şeytan. İşi, gücü, fikri, zikri, huyu ve suyu, insan soyuna kötülük yapmaktan ibarettir. Başkası da beklenmez zaten.

Hem şeytana hem de kötülüğüyle öne çıkmış insan türüne karşı insan tedbirini alır. Kötülüğü en hafif yönden bertaraf eder. Ya bir de sureti haktan görünen insan türüne ne demeli? İşte insan için en tehlikeli olanı da budur.

Ne diyelim? Mine'l cinneti ve'n nâs. (Cinlerin ve insanların şerrinden Allah'a sığınırım). 

1 Haziran 2026 Pazartesi

Film Siyaseti

Siyaseti kısaca ülke ve devlet yönetimi olarak tarif edebiliriz.

Devlet yönetmek ya da devlet yönetimine talip olmak için bizde de siyasi partiler kurulur. Sayısını bilmiyorum ama irili, ufaklı yüzün üzerinde siyasi partimiz var.

Bir zamanlar siyaseti çok önemsedim. Siyasi partilere de önem atfettim.

Geldiğim nokta itibariyle siyasetten ümidini kesmiş biriyim. Hiçbirinden de zerre beklentim yok.

Benim ümidim ve beklentim olmasa da siyaset kurumu önemli. Zira ülke, iktidara gelen siyasi parti eliyle yönetilmektedir.

İsterim ki kişilere bağlı bir ülke yönetimi olmasın. Kural ve kurumlarıyla oturmuş, işleyen bir devlet sistemimiz olsun. Gelene göre işlemesin. Oturmuş bir devlet geleneğimiz olsun.

Oturmuş ve kültürü oluşmuş bir devlet yönetimimiz olursa her gün siyaset konuşan bir toplum olmak yerine seçimde bir gün oy vererek bir gün siyaset yapmış oluruz.

Siyasetten ümidimi kesmemde uğradığım hayal kırıklığı en önemli nedenimdir. Bu hayal kırıklığından sonra geldiğim nokta, bayrağı ve toprağı olsa da ülkelerin yönetimde bağımsız olmadığı yönünde.

Dünya birkaç para babasının emrinde. Ülkelerin senaristi bunlar. Yönetime kim gelirse bunların yazdığı senaryonun dışına çıkamaz. Tıpkı film çeviren artistin oynadığı oyunda yazılı senaryonun dışına çıkamadığı gibi.

Bu yönüyle bakıldığı zaman ülkelerin yönetim anlayışına film siyaseti dense yanlış olmaz. Ülkelerin yönetiminde söz sahibi olmak için birden fazla partinin olması da yazılan senaryoyu değiştirmiyor.

Filmlerde iyi ve kötü rolde görev yapanlar sahnenin görünen yüzünde kıyasıya mücadele eder, birbirlerini alt etmeye çalışırlar. Bu düşman kardeşler sahnenin arkasında sarmaş dolaş oluyor. Siyaseten mücadele edenler de böyle. Ekran karşısında ve seçim zamanında birbirlerine demediklerini bırakmazlar. Ama geri planda yine hepsi can ciğer kardeş.

Filmlerde nasıl ki kayıkçı kavgası yapılıyorsa siyasette de yapılan aynı şey.

Siyasete bu yönüyle yani film gözüyle bakıldığında ülke yönetiminin de oynanan filmden farklı olmadığı görülecektir.

Huzurevi İhtiyacı

Toplum olarak huzurevlerine pek sıcak bakmayız. Hatta birinin huzurevine kaldığını işittiğimiz zaman ayıplarız. "Çocukları bakmamış, atıvermişler. Olmaz olsun böyle evlat" deriz.

Toplum, "Biz nasıl ki anne babamıza bakmışsak çocuklarımız da bize bakacak. Huzurevinde işim olmaz" diye düşünüyor.

Toplumun çoğu huzurevlerine sıcak bakmasa da mevcut huzurevleri dopdolu. Dolu olduğundan huzurevine kalmak için bazıları sıra bekliyor. Biri ölecek ya da çıkacak da kendisine yer açılacak.

Yine huzurevlerinde kalanların hepsi kimsesiz değil, çoğunun çoluk çocuğu var ama soluğu huzur evinde alıyor.

Bu dediğime bir örnek: Tek başına yaşayan bakıma muhtaç yaşlı bir tanıdığımın huzurevine yerleştirildiğini işittim. Bu teyzenin de çocukları var ama bakan olmamış. Hatta vücudu kurtlanmış. Komşuları huzurevine yerleştirmek için girişimde bulunmuş. Ama dolu olduğu için alınmamış. Sıra gelince alırız diye 21.sırayı vermişler. Kaç yıl geçmiş olmasına rağmen bir türlü sıra gelmemiş. Teyzenin vücudu kurtlanınca komşular muhtara, muhtar kaymakama, kaymakam valiye durumu iletmiş. İşin içine vali girince sıra beklenmemiş. Yaşlı teyze huzurevine yerleştirilmiş.

Huzurevlerinin doluluğu, hatta kalmak için sıra beklenmesi huzurevlerine ihtiyaç olduğu anlamına gelir. Demek ki mevcutlara ilaveten yeni huzurevleri açmak gerek.

Ayıplasak da garip karşılaşsak da huzurevleri sayısını artırmaktan başka çare yok. Zamanın ruhu da budur.

Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda huzurevlerine daha fazla ihtiyaç duyulacak. Çünkü nüfusumuz yaşlanıyor. Aynı zamanda tek başına yaşayan yaşlı sayısı da her geçen gün artıyor. Zira devir değişti. Eskiden anne babanın yanında bir evlat kalır, birlikte aynı evde alınırdı. Şimdi anne babanın yanında kalan evladı mumla aramak gerek. Çünkü evlenen ayrı eve taşınıyor.

Yine günümüzde karı koca herkes çalışıyor. Çalışanların çalışırken muhtaç anne babasına bakması da zorlaşıyor. Belirli periyotlarla ziyaret de bakıma muhtaç kişinin derdine derman olmuyor. Haliyle bakıma muhtaç olsun veya olmasın yaşlılar koca evde yalnızlara oynuyor. Kapıyı açan yok.

Huzurevinde kalmak için illaki bakıma muhtaç hale gelmek gerekmiyor. Evinde yalnızlara oynayan kimseler için derdini anlatacak, sohbet edecek bir ortam huzurevleri. Hatta huzurevlerinde kalmaları için yalnız yaşayan kimseleri teşvik etmek lazım. Çünkü topluluk içinde yaşayan insanlar Alzheimer hastalığına daha geç yaşta yakalanırlar. Evde tek yaşayanların ise daha erken yaşta bu hastalığa yakalanma riskleri söz konusu.

Burada huzurevlerini cazip gösterme gibi bir niyetim yok. Sadece ileride bizi bekleyen bir ihtiyaca dikkat çekmeye çalışıyorum.

Bunun için ne yapmak lazım? Devletin her yerleşim yerinde yeterince huzurevi açması bu ekonomik şartlarda zor görünüyor. Bu ihtiyacı gidermek için belediyelere bu konuda imkan ve sorumluluk vermek gerekiyor. Her belediye şehrinde yeterince huzurevi açıp işletebilmeli. Parası olandan uygun ücret alınmalı. Parası olmayan ise ücretsiz kalabilmeli.