2 Haziran 2026 Salı

Mahalle ve Kader

Coğrafya kader mi, değil mi sorusuna muhatap oluruz zaman zaman. Bakış açımıza göre kader ya da kader değil denebilir.

İklimi, yer şekilleri, yeraltı ve yer üstü yönüyle kaderdir. Gerisi halkın ve devletin işlemesi ile ilgilidir. Bu yönüyle de coğrafya kader değil, insanların çabasının bir sonucudur, işleyenindir. İşletmenin ustalığına göre şekil alır. Devlet iyi bir planlayıcı, halk da çalışkan ve üretken olursa böyle bir coğrafya ihya olur. Böyle yapılmazsa geri kalmışlığın suçu coğrafyaya yıkılır.

Baktın ki coğrafya bitek değil, gerekirse başka coğrafyaya terki diyar edersin. Hatta doğduğun yer mi doyduğun yer mi denir halk arasında. Çoğu kimse doğduğu yerden ziyade doyduğu yerde ikamet etmekte ve rızkını temin etmektedir. Bundan dolayı da kimse ayıplanmaz.

Peki, mahalle kader midir? Mahalle derken kastım belli sınırları olan, insanların komşu olduğu semt ve muhiti kastetmiyorum. Mahalle derken aynı fikir aynı inanç aynı görüş çerçevesinde şekillenmiş insanlar topluluğunu kastediyorum. Kısaca ideolojik mahalle diyebiliriz.

Bu mahalle coğrafyaya benzemez. Kaderdir. Zira inanç, fikir ve görüş yönünden değişik düşünme gibi bir seçeneğin yoktur. İstersen bir dene. Konuşturmazlar, aykırı görüşünü serdedemezsin. Lafı ağzına tıkarlar. Dışlanırsın. Çevren yavaş yavaş etrafını boşaltır. Yalnızlığa mahkum edilirsin.

Satılmış olarak görülürsün. Liboş derler. Karşı mahalleye şirin görünmeye çalışıyor, onlara göz kırpıyor denir. Değişti, yoldan çıktı. Ne biçim biri olup çıktı. Bu mahallede nasıl durur, çekip gitsin denir.

Karşı mahalleye gitsen karşı mahalle yüzüne bakmaz. Bunun ne işi var burada derler. Yüzüne bakıp el üstünde tutsalar bile içine sinmez.

Kısaca görüşün mahallenden farklılaştığı zaman mahallen sana, sen mahallene yabancılaşırsın. Ne kendi mahallene ne de karşı mahalleye yaranabilirsin. Dışlanmış insan psikolojisini yaşarsın.

Başka mahalleye gitsen, ülkeyi terk etsen bile bu psikolojiden kurtulamazsın. Zira coğrafya gibi değil.

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, mahallede kalıp yalnızlara oynasan da mahalleyi terk etsen de mahalle damgasından kurtulamazsın. Çünkü mahalle senin kaderindir. Bu kader öyle bir kader ki değişmeyen, değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen kaderdir.

Nizam-ı Âlem Hülyamız

Hz Musa ile Hızır’ın yol arkadaşlığı hikayesini bilmeyeniniz yoktur.

1. Hızır, fakir bir kişiye ait bir gemiyi delince Hz Musa itiraz eder.

2. Yiyecek istemelerine rağmen ahaliden kimse yiyecek vermez. Buna rağmen Hızır, yıkılmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş duvarın çökmesini düzeltir.

3. Hızır küçük yaştaki bir çocuğu yakalayıp öldürür.

Musa peygamber Hızır'ın bu yaptıklarına bir anlam veremez. Yolları ayrılmadan önce Hızır bunları niçin yaptığını anlatır:

1.Geminin gariban kişilere ait olduğunu, ileride sağlam gemilere el konduğunu, gemiyi delerek gemiyi kurtardığını,

2.Yıkılmakta olan duvarı niçin yaptığını da şöyle anlatır: Babalarının çocuklar büyüyünce kullansın diye duvarın altına altın koyduğunu, duvar yıkılınca altınlar ortaya çıkacağı için başkalarının sahiplenmesinin önüne geçmek amacıyla duvarı yaptığını,

3.Öldürdüğü çocuk için ise çocuğun asi ve şaki biri olup büyüyünce anne babasını öldüreceğini, bundan dolayı öldürdüğünü,

Açıklar.

İlk iki madde üzerinde durmayacağım. Bu yazımda sadece Hızır'ın üçüncü tasarrufu üzerinde duracağım.

Hızır'ın bu tasarrufuna kıyas mı yapıldı bilinmez. Fatih Sultan Mehmet, devletin bekası ve bütünlüğünü korumak amacıyla, kardeşler arasında taht kavgası olmaması için kardeş katline dair bir kanunname (Nizamı Âlem) çıkarmış. Bunu doğru bulmuyorum. Çünkü ne insani ne ahlaki ne de dinidir. Ne edersiniz ki bu kanun belli bir süre uygulanmıştır.

1389 yılında I. Murad’ın vefatının ardından tahta geçen Yıldırım Bayezid ile başlayıp I. Ahmet dönemindeki yasal düzenlemeyle bu uygulama kaldırıldı.

Bu uygulama 1603 yılına kadar yaklaşık 214 yıl sürmüştür.

Bu kanunla birlikte nice kardeş katledilmiştir. Sadece bu kanunun ne derece sert ve katı uygulandığını belirtmek için bir örnek vereyim. 3.Mehmet tahta çıktıktan sonra 19 kardeşini boğdurarak öldürtmüştür.

1603'te tahta çıkan I. Ahmet, hanedanın en yaşlı ve akıllı üyesinin başa geçmesini öngören bir sistemi yürürlüğe koyarak kardeş katli uygulamasını büyük ölçüde engellemeyi hedeflemiştir. Bunun yerine şehzadeler sarayda izole hayatına tabi tutulmuştur.

Sonraları bu kanun kaldırılsa da padişah olan diğer kardeşlerini gözetim altında tutmuş. Belki de onlara hayatı zindan etmiştir. Bazı padişahlar da esir gibi hayat yaşarken padişah olmuştur.

Fatih zamanında çıkarılan bu kardeş katli yasasının devletin bekasına ne derece fayda sağladığı tartışılır diyeceğim ama fayda sağlamadığı hatta zararının olduğu ve onulmaz yaralar açtığı bir gerçektir. Bu yasa kaldırıldıktan sonra da şehzadelere reva görülen kafes sistemi de devletin bekasına ve gelişmesine katkı sunmamıştır. Çünkü kafeste yaşayan, ülkede ve dünyada olup bitenlerden bihaber yetişir. Ayrıca her gün ölüm korkusu içinde yaşar. Kafeste yaşarken tahta çıkan birinde ufuk olmaz. Ülkeyi sağlıklı yönetemez. Ülke ve dünya siyasetini sağlıklı okuyamaz.

Ömrü altı asır süren Osmanlı'nın niçin tarih sahnesinden silindiği gerçeğini kardeş katlinde ve sonrasında uygulamaya konan izole sisteminde aramak gerek. Kardeşini katleden, kardeşinin nefes almasına dahi izin vermeyen, sonrasında kardeşlerine zindan hayatı yaşatan bir anlayışın ebed müddet devlet olması söz konusu olamaz.

Sadede gelirsem, kardeş katlinden bahsetmek gibi bir niyetim yoktu. Hızır'ın ileride anne babasını öldürecek diye sabi yaştaki birini öldürmesinden hareketle yazımı şöyle bitirmek istiyordum:

Kimin ileride anne ve babasını öldüreceğini, kimin büyüyünce kötü biri olacağını bilme imkanımız yok. Şayet böyle bir ilim ya da bize verilen bir bilgi olsaydı kötüler küçükken yok edilseydi dünyada kötüler olmayacağından hayat sütliman olurdu. Kötülük ve kötülerle mücadele diye bir şey olmazdı. Dünyada kötülük diye bir şey olmaz, polis ve askere de ihtiyaç kalmazdı.

Osmanlı'nın sabi yaştaki şehzadeleri öldürmesine rağmen ülkeyi ve dünyaya nizamat veremediğini ve tarih sahnesinden silinip gittiğini düşününce bu formülümden vazgeçtim.

Öyle ya öldürerek hep öldürerek sürekli öldürerek kim ayakta kalmış da biz kalacağız?

Şeytan ve Buzağı Hikayesi

Şeytan ve buzağı hikayesini bilmeyeniniz yoktur. Bilsek de kıssadan hisse olsun diye tekrar tekrar anlatılır:

Şeytan, bir ağacın altında dinlenirken ineğini sağan kadının yanındaki buzağının ipini hafifçe gevşetir.

Ardından şeytan tekrar dinlenmeye geçer.

Dinlenirken cereyan eden cümbüşü seyre koyulur. Olup bitene zevkten dört köşe olur.

Çünkü, ipi kurtulan buzağı annesini emmeye koşar, koşarken süt kovasını devirir.

Sütü dökülen gelin, elindeki sopayla buzağıya vurup öldürür.

Yavrusunun öldürüldüğünü gören inek, bir tekme ile gelini öldürür.

Gürültüyü duyan kayınpeder, gelininin cansız bedenini görünce öfkeyle ineği vurur.

Silah sesine gelen koca, yerde yatan karısını ve babasının elindeki silahı görünce babasını öldürür.

Yaptığı hatayı anlayan genç daha sonra kendi canına kıyar".

Bir ip gevşetmenin sonucunu özetlersek, buzağı ve annesi inek; gelin, kayınpeder ve koca olmak üzere toplam beş cana mal olmuştur. Bir aile canından ve malından olmuş, sağılan süt de dökülmüş. Tüm bunlar şeytanın ipi gevşetmesiyle olmuş.

Tüm bu cinayetlerin işaret fişeği, tetikçisi ve planlayıcısı olan şeytan ise öyle zannediyorum olup bitenlere tüh, ben ne yaptım bile dememiştir. Sorsan, "Ben ne yaptım ki", "Olup bitenlerde ve cinayetlerde benim hiçbir payım ve dahlim yoktur. Aile birbirini öldürdü. Her şey benim dışımda cereyan etti. Ortada bir aile sorunu var. Bu da onların iç meselesi" diyecektir ve üzerine toz kondurmayacaktır. Ben sadece şurada kendi halimde dinleniyordum. Sütü ben mi döktüm, buzağıyı ben mi öldürdüm, kadını, kayınpederi ve kocayı ben mi öldürdüm diyecektir. Belki de ipini gevşetmekle buzağının biraz nefes almasını istediğini ve iyi niyetinden kimsenin şüphesinin olmayacağını söyleyecek ve sureti haktan görünmeye çalışacaktır. Ötesini iftira olarak değerlendirecektir.

Şeytanın bu üzerine toz kondurmaz ve umursamaz tavrı tam bir aymazlıktır.

Şeytan özeleştiri yapıp "Keşke buzağının ipini gevşetmeseydim. Bunu yapmakla hata yaptım. Olup bitenden üzgünüm" dese eh, en azından suçunu biliyor, suçunu kabullenerek burnundan kıl aldırdı dersin.

Ama şeytan kim, özeleştiri kim? İkisinin bir araya gelmeyeceğini cümle alem bilir. Çünkü şeytanın en büyük silahı; savunma, saldırı ve gerekçe üretmektir. En büyük haset ve fesatçıdır. Başkasının olmasını ve onmasını asla istemez. Çünkü şeytanda güç zehirlenmesi var. Büyüklük taslama en büyük özelliği. Dünya yıkılsa umurunda olmadığı gibi sevinçten göbek atar. Tabir yerindeyse şeytan kendine Müslüman bir figürdür. Kendine rakip gördüğü Hz Adem'e hasedinden Allah'a isyan yolunu seçmiştir. Aynı haset ve kötülüğünü Hz Adem soyuna da devam ettirmektedir.

Hasılı şeytan bildiğiniz şeytan. İşi, gücü, fikri, zikri, huyu ve suyu, insan soyuna kötülük yapmaktan ibarettir. Başkası da beklenmez zaten.

Hem şeytana hem de kötülüğüyle öne çıkmış insan türüne karşı insan tedbirini alır. Kötülüğü en hafif yönden bertaraf eder. Ya bir de sureti haktan görünen insan türüne ne demeli? İşte insan için en tehlikeli olanı da budur.

Ne diyelim? Mine'l cinneti ve'n nâs. (Cinlerin ve insanların şerrinden Allah'a sığınırım).