30 Mayıs 2026 Cumartesi

Sehven

Sehven, "dalgınlık veya unutkanlık sonucunda oluşan; yanlışlıkla" anlamına gelen Arapçadan dilimize geçmiş bir zarftır.

Genç nesil bu zarfı pek kullanmaz. Çünkü eskimiş bir kelime. Ama eskiler hâlâ kullanır. Eskide kalsa da Hızır gibi imdada yetişen bir kelime. Ne zaman ki bir yazıda bir kelime ya da rakam yanlış yazılmışsa kelime veya rakam okunacak şekilde üzerine tek çizgi çizilir. Yanına da doğrusu yazılır, sehven denir ve paraflanır.

Sehven, okullardaki yoklama fişlerinde sıkça kullanılır. Öğretmen yoklama yaptıktan sonra bir öğrenciyi yanlışlıkla yok yazdığını fark edince numaranın üstünü çizer, yanına veya üstüne doğrusunu yazar, paraf yapar. Aynı düzeltme çıktısı alınmış resmi evraklarda da yapılır. 

Seçim evrakında da benzer düzeltme yapılarak paraflanır. 

TDK sehven zarfına, "yanlışlıkla" anlamı verse de "hatayla" karşılığını vermesini daha uygun görürüm. Çünkü her ne kadar hata ve yanlış birbirinin yerine aynı anlamda kullanılsa da arasında nüans var. Hata, bilmeden yapılan yanlış iken yanlış, bilerek yapılan hatadır. Kısaca hatada kasıt yokken yanlışta kasıt var kabul edilir. 

Buradan Bilgi Üniversitesine gelmek istiyorum. Malumunuz Bilgi Üniversitesi 1996 yılında açılmış, zamanla 20-25 bin öğrenci sayısına ulaşmış bir vakıf üniversitesi. Bu üniversite Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle 21 Mayısta kapatıldı. 24 Mayısta ise "YÖK'ün görüşü alınmak suretiyle" gerekçesi gösterilerek Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile tekrar açıldı. Üç gün gibi kısa sürede gerçekleşen bu tasarruf kamuoyunda ister istemez manidar bulundu. Hatta yenilen açılması onayında YÖK'ün görüşünden" bahsedilmesi, daha önceden YÖK'ün görüşü alınmamış mıydı sorusunu sordurdu. 

Aç-kapa-aç şeklinde ifade edebileceğimiz bu karar ve onay ister istemez dikkat çekti. Öyle görünüyor ki yanlıştan hemen dönülmesi sevindirici olmakla beraber bu süreç iyi yönetilememiştir. 

Üç gün içinde birbirine zıt iki karar verilmekten ziyade ben olsam sehven zarfını kullanırdım. Ayrıca YÖK görüşünü gerekçe göstermezdim. Bunun için üç gün geçmesini de beklemezdim. Yanlış ya da hatanın farkına varır varılmaz aynı gün ya da üç gün sonra yayımlanan yeni bir kararnameyle, "21 Mayıs tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Bilgi Üniversitesi sehven kapatılmıştır. İlgili Üniversite eğitim ve öğretime devam edecektir" denilebilirdi. 

Aynı kapıya çıkar, ne fark eder demeyin. Çok şey fark eder. En azından yanlıştan sehven yoluyla dönülmüş olurdu. Bu yol ve yöntem bana daha şık ve anlaşılır geliyor. Öyle ya insan olarak hangimiz hata yapmayız ki. Hata yaptım diyene de toplum bir şey demez. 

Yapılan hataya mağdurun bile bir şey demediğiyle ilgili bir anım aklıma geldi. Fî tarihinde il merkezinde bir lisede görev yaparken bir öğretmen eş durumundan tayin istemişti. Eş durumu tayiniyle ilgili üç tane de belge sunmuştu. Bu belgeleri tarayarak sisteme yükledim. Ardından onay verdim. Tayin süresi sona erdiğinin ertesi günü öğretmen odama geldi. "Hocam, benim tayin reddedilmiş. Normalde reddedilmemesi gerekirdi. Çünkü istenen evraklarım tamdı. Yanlışlık kimde ise hakkımı arayıp şikayetçi olacağım. Çünkü mağduriyetim söz konusu" dedi. Sistemi açıp evrakları inceledim. Ben onaylamışım, ilçe de onaylamış ama il reddetmişti. İlin niçin reddettiğini inceledim. Her şey tamamdı. Yüklediğim dosyaları açıp inceledim. Hatanın benden kaynaklandığını tespit ettim. Çünkü üç ayrı evrakı sisteme yükleyeceğim yerde bir evrakı iki defa yüklemişim. Bir evrak iki defa yüklenince haliyle istenen bir evrak sisteme yüklenmemiş görünüyor. İl de istenen bir evrak eksik olduğu için atama isteğini reddetmiş. Öğretmene, hocam, aynı evrakı iki defa yüklemişim. İlçe incelemeden onaylamış, il ise hatayı fark edip reddetmiş. Hata benim. Gözümden kaçmış. Keşke evrakları yükledikten sonra açıp tekrar incelesem iyiymiş. İl bu hatayı tespit edince keşke telefonla arasaydı hemen düzeltirdim. Bu durumda hata bende. Beni şikayet ederek hakkınızı aramanız gerekiyor. Şikayetçi olursanız da gönül koymam. Çünkü hatalıyım dedim. Öğretmenim de "Hocam, hata ilçe ve ilde olsaydı, hakkımı arayacaktım. Yalnız sizi tanıyorum. Kasten böyle bir şey yapmaz, mağduriyete yol açmazsınız. Bu durumda şikayetçi olmayacağım. Nasip değilmiş. Var bunda da bir hayır" deyip müsaade alıp gitti. 

Gördüğünüz gibi hata yaptım diyene bizim toplum anlayış gösterir. 

Hayat Maratonu

Ortalama 42 km olarak kabul edilen maraton dünyanın en uzun koşusu olarak bilinir. 

"Maraton, atletizmde uzun mesafeli (42,195 m), sert tabanlı yollarda yapılan mukavemet koşusudur. 

Adı eski Yunanistan'daki Marathon Savaşı'nda Maraton Ovası'ndan Atina'ya koşarak gelen bir ulaktan esinlenerek verilmiştir. 

Genellikle yol koşusu olarak koşulsa da mesafe patika yollarında da kat edilebilir. 

Amatör, professionel, her tür yaş kategoride olan kişilerle yapılabilir. 

Maraton koşarak veya koşu/yürüyüş stratejisiyle tamamlanabilir. 

Tekerlekli sandalye yarışı bölümleri de vardır. 

Yüzme maratonu (uluslararası standart minimum mesafe 10 km'dir. Ancak yarışın türüne ve katılım seviyesine göre mesafeler 5 km ile 25 km arasında değişiklik gösterebilir). 

Ultra maraton (42,195 km'den daha uzun mesafeli tüm koşulara verilen isimdir). 

Dağ maratonu, yarı maraton (21,097 km). 

Ekiden (Japonya kökenli bir uzun mesafe bayrak yarışı) gibi branşları bulunuyor. 

İlk kez 1896'da düzenlenen Atina Olimpiyat Oyunları'nda koşuldu, 1924 yılında 42,195 m olması benimsendi". (Wikipedia). 

Bir de 10,5 km kabul edilen çeyrek maraton var. 

Bu maraton çeşitlerine bir de dünya maratonunu eklemek lazım. Çünkü dünya hayatı tüm maraton ve ultra maraton çeşitlerini de içine alan en uzun bir maratondan ibarettir. İçerisinde emekleme, çocukluk, gençlik ve yaşlılık, uyku, istirahat, koşuşturma, inişli, çıkışlı, tempolu ve temposuz, problemli, problemsiz, acı ve tatlı hatıraların olduğu dönemleri var. 

Dünya maratonunun şartları, kişinin de bilmediği kişiye özeldir. Herkes bu hayatın cenderesi içinde akıbetin ne olacağını bilmeden menzile ulaşmaya çalışır. Herkesi türlü türlü sürprizler bekler. Kimin bahtına ne çıkarsa artık. 

Bu dünya maratonunun startı, herkes için bu yarışa ağlayarak başlamaktır. 

Bildiğimiz maratonlardan farkı, süre sınırının olmaması. Yatıp uyuyorsun, gezip dolaşıyorsun, yürüyor ve koşuyorsun. 

Her canlı maratonu bitirmekle yükümlü. Ama hızlı ama yavaş. Kimi bu etabı birden tamamlıyor kimi güç bela. Kimininki kısa sürüyor kimininki uzun. Ama bir şekilde bitiyor. 

Bir başka yönden dünya maratonu nefesle başlıyor. Nefes devam ettikçe devam ediyor. Ne zaman ki nefes bitiyor, maraton da bitiyor. Bu da ölüm demektir. 

29 Mayıs 2026 Cuma

Yağmurlu Havada Piknik

Yağmursuz günümüz geçmiyor bugünlerde. Öyle yağmur yağıyor ki sicim gibi. Yağmaya başlayınca hava kararıyor, ortalık buz kesiyor. Esen rüzgar üşümenin derecesini daha da artırıyor.

Yağmur yağacağını ve yağmurla beraber ıslanacağımızı bile bile torunun isteği üzerine 23 Mayıs 2026 günü pikniğe gittik. Böylesi bir havada pikniğe gitmek akıl kârı değil ama işin içinde torun olunca çiğ tavuk bile yenir.

Piknik yerine oturur oturmaz mangal yakıldı. Hava da önce atıştırmaya sonra başladı. Yağan yağmurun mangal ateşini söndürmemesi için kuytu bir yer aradık. Nafile. En kuytu yer bir ağacın altıydı. İmdada, benim 1999 yılında aldığım şemsiye yetişti. Şemsiye mangalın üzerine tutuldu. Şemsiye sadece ateşe yağmur gelmesini önledi. Mangalın başındakiler ıslandı. Ben ihtiyar ise pişen ne zaman önüme düşecek diye kamelyanın altında miskin miskin oturdum. Gençler pişirdi ben ise dünürle beraber termosta getirilen çayı yudumladık, çekirdek çitledik.

Mangallığı pişirirken ve yerken yağmur devam etti. Hem yağmur gelmesin hem de rüzgarı kessin diye kamelyaya attığımız yer örtüsü bana mısın demedi. Kolumu, başımı ve nevaleyi okşadı durdu.

Serin mi serin, rüzgarı bol, yağışlı bu havada gençler pişirmiş de pişirmiş. Ne kadar yediğimi hatırlamıyorum. Rüzgarın etkisiyle birlikte Abbas'ın kör gazı gibi yedim durdum. Bu kadar yemeye sadece çenem ısındı. Zira tek çalışan yerim orasıydı.

Karnımızı doyurduktan sonra hava bu kadar çile size yeter dedi. Üzerimizdeki kara bulutlar yerini güneşe bıraktı. Bizim bölgede hava açılırken şehrin üstünü simsiyah bulutlar kapladı. Güneşi gören ben kamelyadan kendimi güneşe attım. Isıtıverdi birden beni.

Karnı doyup güneşi gören gençler top oynamaya gittiler. Daha doğru dürüst oynayamadan filelerin arasından çıkan top filelerin üstünde kaldı. Üç beş kişi uğraş didin topu güç bela indirdiler.

Altı dolu midenin üzerine semaver çayı iyi giderdi. Stoklarda bolca vardı ama soğuk, stoktaki çayları soğutmuştu. Semavere ne kadar kömür atsak da çay bir türlü içimizi ısıtmadı.

Hasılı, yağmurlu, kapalı, rüzgarlı ve serin havada piknik namına yok yoktu. Meyve, sebze, içecek, çerez, bolca et, çilek, erik, karpuz her şeyimiz vardı. Közde kahvemiz bile vardı. Fincanına kadar vardı her şey. Bu havada güneş yakacakmış gibi başımızda şapkamız bile eksik değildi.
Bir eksik olan havamızdı.

Böylesi pikniğim iki oldu. 2014 yılının 17 Mayısında da yine böyle yağışlı bir havada piknik yapmıştım. Üçüncüsü olur mu? Aklıma bile getirmek istemem.

Yalnız şu var ki tek eksikliğimiz hava olsa da işin içinde eş, dost, hele bir de torun olunca yağmur da vız geliyor, rüzgar da, soğuk da.

Şunu da ilave etmeden geçemeyeceğim. Yaşlılık kötü. Eve, bacaya bastırmamak lazım derler. Tamam da o kadar da değil. Mesela piknikte işe yarıyor. Yaşlı olunca mangal yakma, et pişirme, çay koyma ve demleme derdi yok. Üzerine ve elbisene mangal ve semaverin isi de sinmiyor. Bunu tamamen gençler yapıyor. Sen sadece köşede bekliyorsun. Her şey önüne geliyor. Sadece yiyorsun. Elini cebine de attırmıyorlar. Bunun da kayda geçmesini istiyorum.