7 Mayıs 2026 Perşembe

Gariplikler Peşimi Bırakmadı

Kan merkezine gitmek için Zafer’den geçiyorum. Karşımda, yoldan kaldırıma geçen, geçerken konuşan bir kadın dikkatimi çekti. Kendi kendine mi konuşuyor derken biriyle telefon konuştuğunu anladım. Bilin bakalım, telefonu nereye koymuş? Hiç uğraşmayın. Zira bilemezsiniz. En iyisi ben söyleyeyim. Telefonu kulağı ile başörtüsünün arasına koymuş. Elinde poşet, konuşarak gidiyor. Siz başörtüsü, kadının başını örtmek için diyedurun, ben kadının maharetine ve bulduğu orijinal çözümüne gıpta ettim.

*

Bir markete girmek için marketin önüne geldim. Parktan çıkan araçların çıktığı ve yayaların da birlikte kullandığı market önü bir yol burası. Markete girmeden önce cep telefonuma gelen mesaja bakmak için elimi cebime attım. Mesaja bakarken market otoparkından çıkıp caddeye çıkmaya çalışan ve 20 hızla giden bir arabanın korna sesiyle irkildim. Hemen kenara çekilip yol verdim. Kusura bakmayın anlamında elimi kaldırdım. Şoför koltuğunda oturanın, “Ne yapıyon, kendinde misin? Allah Allah, şu yaptığına bak" dercesine camdan bir el işareti yapması var ki görmeye değer. Şeytan apalayan yüzünü söylememe gerek yok. Bulutlu ve kapalı havada siyah gözlüğü takması da nevi şahsına münhasır biri olduğu anlamına gelir. Belli ki bu havada güneş gözlüğü takmanın havası başka oluyor. 

Şu var ki kadın çok sert. Çoğu erkekte gördüğüm hoşgörüyü kendisinde göremedim. Anlaşılan o ki kadının affı yok. Çünkü taviz tavizi doğurur. Öyle ya markete gelen herkes benim gibi böyle önüne geçerse nasıl araba sürecekti? En iyisi korna çalmak. Çünkü hiç kimsenin, arabasının hızını yavaşlatmaya, frene bastırmaya, önemli vaktini çalmaya hakkı yok. Kısaca yayalara göz açtırmamak gerek. Bu yönüyle kadın sürücünün görevini yapması ancak takdir edilir. Bir de madem ki bu araca korna takıldı. Süs görevi görmesin. Dat dat diye hemen çalmak gerek. Tıpkı güneşte takması gereken siyah güneş gözlüğünü süs olsun diye almadığı gibi. Ne diyeyim, benden ırak olsun, Allah kocasına sabır versin.

*

Site bahçesindeki ağaçların kesilmesi ya da budanması durumuyla ilgili bilgi almak için ilgili kuruma gittim.

Girişte şu konuyla ilgili kiminle görüşmem lazım soruma, içerideki güvenlik sizi yönlendirir dendi.

Güvenlik görevlisi sağdaki şu odada falan bey ile görüşeceksin dedi.

Odayı buldum. Kapıyı çalıp açtım. Odada iki kişi vardı. Her ikisi de ekranla haşır neşir idi. Kolay gelsin. Şu bey ile görüşeceğim dedim. Pencere önündeki masada oturan, “benim” dedi.

Masasına doğru yaklaştım. Ayakta bekliyorum. İstedim ki başını kaldırıp mesele neydi desin. Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim, buyurun oturun falan beklemiyorum. Kendini vermiş ekrana. Hummalı bir şekilde çalışıyor. Artık ne yazıp ne çiziyor ya da ne gönderiyor bilmem.

İşiniz var galiba dedim. “Siz söyleyin. Ben sizi dinliyorum” dedi. İyi öyleyse deyip konuşmaya başladım. Yüzüme bakmadan ekranda çalışan birine artık meramımı ne kadar anlatabilirsem.

Nice sonra başını kaldırdı. Nasıl bir yol izlemem gerektiğini, hangi evrakla geleceğime dair bilgi verdi, sağ olsun. Teşekkür edip ayrıldım.

Başını ekrandan kaldırmadan beni dinleyen bu kişi takdiri hak edenlerden. Öyle ya aynı anda iki işi birden yapması başlı başına takdirlik. Kaçımız yapabilir bunu? Türkiye hala ayakta ise böylelerinin çalışması sayesinde olmalı.

Adamın bu durumu bana Hz Ömer’le iki arkadaşı arasında cereyan eden mum hikayesini hatırlattı. Arkadaşları Hz Ömer’i ziyarete gelmişler. Verdikleri selamı Hz Ömer almamış. Çalışmaya devam etmiş. Nice sonra masasındaki mumu söndürüp başka bir mum yakıncaya kadar devam etmiş bu selamsız ve kelamsız hal. Mumun halini sormuşlar. “Az önceki mum beytülmale aitti. Siz ise ziyarete geldiniz. Kamuya ait mumu söndürüp kendi özel mumumu yaktım” demiş. Belki de bu kamu görevlisi, kamuda iş yaparken belki de Halife Ömer’i örnek alıyor. Kim bilir.

Ben de sanırdım ki bu şekil hummalı çalışma sadece bankalarda ve PTT’de var. Meğer bu kamu kurumunda da varmış. Ben gittim gördüm. Umarım yetkililer de görür ve yüksek bir kademede değerlendirir. Çünkü üretim için ciddiyet, resmiyet ve hummalı çalışmaya ihtiyacımız var. Zira hep laubalilikten bizim bu durumumuz. Bir de zamanı verimli kullanmamaktan.

*

Tüm işlerimi bitirip evime doğru yol alırken yolum üstü bir meslek lisesine girdim. Müdür yardımcılarının odasında kahvemizi yudumlarken yürümekte zorlanan bir kız çocuğunu getirdiler odaya. “İçi bulanıyor, sol göğsünde batma var. Ne zamandır geçmedi” dediler. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş.

Müdür yardımcıları ilgi gösterdiler. “Ambulans çağıralım” dediler. Kız, “Olmaz” dedi. “Anneni arayalım, gelip götürsünler” dediler. “Annem, hamile, gelemez” dedi. “Babanı arayalım” dediler. “Hayır, babamı aramayın” dedi. “Peki, ne yapalım, onu söyle” dediler. Sessizlik. Yine de anneni bir arayalım. Numarasını söyle” dediler. “Numarasını ezbere bilmiyorum” dedi. “Babanınkini söyle” dediler. “Onu da bilmiyorum” dedi. Yanında gelen kız arkadaşına, “Arkadaşınızın telefonunu sınıftan al da gel” dediler. “Ben telefonu okula getirmiyorum” dedi. Son çare olarak e okuldan annenin numarasını bulup aradılar. Durumu anneye söylediler. “Babası almaya gelecek” demiş anne. “Kızım, bak yerinde duramıyorsun. Gel seni ambulansla hastaneye gönderelim. Belki kalbinde bir sorun olabilir” dediler. “Gitmem. Gerekirse babam akşam götürür hastaneye” dedi.

Üç dört müdür yardımcısı ve bir öğretmen; işi, gücü bırakıp kıza dil döktüler. Bir de okuldaki idareciler ne iş yapar deriz. Kız, Nuh dedi, peygamber demedi. Lise öğrencisinin okula telefon getirmiyorum demesi bana manidar geldi. Keşke tüm öğrenciler böyle olsa. Aileden kimsenin numarasını ezbere bilmemesi de “ezberci eğitim”e hayır meyvelerini vermeye başlamış desek yanlış olmaz. Bir de okullardaki eğitimi beğenmeyiz.

Onlar kızı ikna için uğraşadursunlar. Müsaade alıp çıktım. Dış kapıya kadar bana eşlik eden ziyaretine geldiğim arkadaş ise “Abi, ne yapacağımızı şaşırdık. Velilerin nasıl tepki vereceğini kestiremiyoruz. Geçen birini 112’yi arayarak hastaneye nöbetçi öğretmen nezdinde gönderdik. Veli gelip ‘Niye geç götürdünüz’ fırçasını çekti bize” dedi.

Gariplikler bunlarla sınırlı olsa daha ne isterim. Günün anısına 2 saat 52 dakika yürümüşüm, 17.720 adım atmışım, 10 km yapıvermişim, 709 kalori yakmışım. 

Anlayacağınız, 6 Mayıs Çarşamba, namı diğer Hıdrellez günü kan vermeyle başladım güne. Aynı gün peşi sıra bu dört garip olayla müşerref oldum. Çarşamba çarşafa dolanır dedikleri böyle bir şey mi diye düşünmeden edemedim. Şu var ki gariplikler mi beni buldu, ben mi gariplikleri kovaladım, bilemedim. Belki de gün garipti. 

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Günün Siftahı Benden

Bugün 6 Mayıs 2026 Çarşamba. Günlerden Hıdrellez imiş aynı zamanda. 

Sabah kahvaltıyı yapıp üzerine kalan çayı içtikten sonra öğle mesaisine 45 dakika kala soluğu Kızılay kan merkezinde aldım.

Evden yürüyerek geldiğim için tansiyonum biraz yüksek çıkar diye düşündüm. 13/7 çıktı. 

Doktorla görüştükten sonra kan vermeye geçtim. 

Kanı verdikten sonra Kızılay'ın rutin ikramlığı olan Çokoprens'ten iki tane yedim ve maden suyunu içtim. 

Formu doldurmam, kanı vermem, ikramlığı yiyip içmem yarım saatimi aldı. Çünkü tansiyonu ölçülen, kanı alınan, doktora muayene olan ve kan veren tek kişi bendim. Koca Kızılay kan merkezi öğleden önce sadece bana hizmet etti anlayacağınız. Sanırım günün siftahı benden oldu. 

Kan verirken kan alma işlemini yapana sordum, bugün niye tenha diye. Öğleden önce pek gelen olmazmış. 

Elan itibariyle Kızılay'a 23.kan bağışımı yapmış oldum. Hedef, üç ay sonrası 24. kan bağışına. Nasip diyelim. 
İkramlığın tümünü de sizler için fotoğrafladım. Olur ya iştahınız kabarır, soluğu Kızılay kan merkezinde alırsınız. Bu arada kahvaltının ardından iyi gitti ikisi de.



Ben bir kan bağışımı daha yapmış olmanın sevincini yaşarken Hıdrellez günü piknik düşünenlere üzücü bir haberim var. Hava kapalı ve yağışlı. 

Hava yağışlıysa biz ne yapacağız bu durumda diye evde kara kara düşüneniniz varsa alın size bir etkinlik: Kan verin, Hayat kurtarın. İyilik yapmış olursunuz. Üzerine de Çokoprens ve maden suyunu kapın. Haydi göreyim sizi. 

Kimse gitmezse Kızılay yetkililerinin, "Adam sabah sabah açılışı yaptı. Arkası gelmedi, işler kesat. Amma bereketsiz adammış" desin istemem. Çok zoruma gider çok. 

5 Mayıs 2026 Salı

Berlin'deki Türkler

Berlin'e gitmeden önce Berlin'e dair kısa bir belgesel izlemiş, bir cümle dikkatimi çekmişti. "Berlin'in her bir yerinde bir Türk'le karşılaşmanız mümkün. Türklerin çokluğundan dolayı gurbetçiler arasında 'İçimizde yaşayan Almanlar da var' şeklinde konuşulduğunu" belirtmişti programın yapım ve sunucusu.

Gerçekten her bir yerde bir gurbetçi ile karşılaşmak mümkün. Ki karşılaştık da.

Daha İstanbul Havaalanında iken Berlin'e uçmadan Havaalanında biriyle tanıştık. 15 yıldır Berlin'de üst düzey yönetici olduğunu söyledi. Yanımdaki arkadaşla muhabbeti ilerlettiğini görünce, bu işin sonu Berlin'de bu arkadaşın evinde kalmakla biter dediğim zaman üst düzey yönetici, "Olurdu ama evimde misafir edemem. Çünkü tek odam var" dedi. Adam üst düzey yönetici ama kaldığı yer küçük bir odadan ibaret. Türkiye'de üst düzey yönetici böyle küçük bir odada kalır mı? Cevabı size bırakıyorum.

Berlin'de alışveriş yapmak için bir markete girdik. Fiyatlara bakarken akşam yemeğini evde mi yapalım yoksa dışarıda mı yiyelim diye konuştuk. Alışveriş yapan bir kadın, "Ne diye dışarıda yiyeceksiniz. Evde yiyin yemeğinizi" dedi Türkçe olarak. Teşekkür ettik kendisine ve dediğini yaptık.

Berlin’in 20-25 km dışında bulunan outlete gitmek için metro bekliyoruz. Şehir içinde kullandığımız toplu taşıma biletinin burası için de geçerli olup olmadığı tereddüdü oluştu. Bursalı bir arkadaş, "Şu ilerideki iki kız Türk. Bunlara sorayım" dedi. Sordu geldi. Belli ki az önce Türkçe konuşmalarına şahit olmuş.

Dönüş için Berlin havaalanına giden metroya bindik. Üç durak gideceğiz. Havaalanına varış saatini de ekrandan takip ediyoruz. İki durağı birden geçtik. Son durak olmasına rağmen varış saatine daha 20 dakikadan fazla süre olduğunu görünce acaba yanlış mı bindik demeye başladık. Yanımdaki kızımız üç beş oturak önde oturan birini göstererek "Şu Türk. Buna bir sorup geleyim" dedi. Dediği gibi Türk imiş. "Arada meskûn mahal olmadığı için son durak uzun sürer, başka yerde durmaz. Merak etmeyin, doğru bindiniz. Beraber ineceğiz" dedi de rahatladık.

Metrodan indikten sonra buranın gediklisi olan kadını takip ettik. Pasaport kontrol noktasında kendisiyle biraz lafladık. Tokatlı imiş. Berlin'de infaz koruma memuru olarak görev yapıyormuş. "Üçüncü nesil Türk'üz biz. Tokatlıyım ama Tokat'ı bilmem. Akrabaları doğru dürüst tanımam. Almanlar bizi kabul etmiyor, Türkiye'dekiler de bizi kabullenmiyor. Anlayacağınız vatansızız" dedi.

Berlin Havaalanında uçağımızın kalkmasını beklerken yanımdaki kız çocuğu, bir şey sormak istedi. Yanımızdan geçen iki havaalanı görevlisine sormak için kalktı. Meramını İngilizce söylemeye kalktı. Daha cümlesini bitirmeden, "Kızım, Türkçe konuş Türkçe" dedi görevli.

Valizleri alıp uçağın kalkacağı mevkie geçtik. Yanımdaki kızımız, biraz dolaşıp geleyim dedi. Ona, dolaşırken sigara içilen yere de bakabilir misin dedim. Kızımız, "Buradakilerin hepsi Türk'tür. Onlar bilir dedi. Yanımda uyuklayan birine sordum. "Sigara içme yeri olması lazım. Geldim geleli ben de içmedim. İçmem lazım. Haydi birlikte arayalım" dedi.

Koridorda giderken lafladık. Trabzonlu imiş. 4 yaşından beri Berlin'de imiş. Sürücü kursu varmış. Emeklilik gelmedi mi dedim. 61 yaşındayım. 67'den önce emeklilik yok burada dedi. Sonunda Trabzon plakasını buldun mu dedim. Tüm arabalarım 61 plaka dedi. Yaş olarak da memleketine gelmişsin dedim. Doğru dedi.

Tüm bu anekdotlar, izlediğim belgeselde, "Berlin'de İçimizde Almanlar da var" sözünü bir kez daha hatırlattı.

Karşılaştığım kişiler Türklerin yoğun olarak yaşadığı Kreuzberg, Neukölln ve Wedding mahallelerinden değil. Bu mahallelerin dışında da ikamet eden Türklere bu şekil rastladık.

İnsanın yaban ellerde kendi dilini konuşan insanlarla karşılaşması kişiye yabancılık çektirmiyor.

İnternetten Berlin nüfusunun 4 milyona yakın olduğunu, 170 ülkeden insanın yaşadığını, Türklerin 200 bine yakın nüfusuyla Berlin'de yaşayan en kalabalık nüfus olduğunu öğrenmiş oldum.

Berlin'den geldikten sonra karşılaştığım kişilerin Berlin'e çok aşina olduğunu, gidip geldiklerini, kiminin kızının orada endüstri mühendisi kiminin oğlunun bilgisayar mühendisi kiminin üst düzey yönetici olduğunu da bu vesileyle öğrenmiş oldum.

Tüm bunlardan benim anladığım, Berlin'de her milletten insan olsa da Türklerin yoğun olması hasebiyle, Berlin’e giden bir Türk’ün orada yabancılık çekmeyeceğini düşünüyorum.