22 Nisan 2026 Çarşamba

Problemleri Azaltmanın ve Çözmenin Yolu

Türkiye'nin çözüm bekleyen sorunları çoktur. Çöz çöz bitmiyor. Bu sorunların bitmesini beklersek ömür biter, kıyamet kopar, bu sorunlar yine bitmez.

Bitmeyen sorunlar da insan mahsulü. İnsanlar sorun üretiyor diye eli kolu bağlayacak halimiz yok.

Bu durumda ne yapmalı? Sorunların hepsini çözemesek de sorunları azaltabiliriz. Mesela mahkemelerin işi çok yoğun. Çünkü her işimiz mahkemeyle.

Yargılamalar uzun sürüyor, mahkumiyetler oluyor, hapishaneler kısa zamanda hınca hınç doluyor. Meclis hapishaneleri boşaltmak için infaz yasasında değişiklik yapıp bir kısmını salıyor ama suç işleyen o kadar çok ki boşalan cezaevleri birden doluyor.

Mahkemelerin iş yükünü artıran problemlerden biri de bazı belediyelerdeki yolsuzluklar, irtikap, rüşvet, ihaleye fesat karışma vs.

Bu sorunun çözümü çok basit. Çünkü yolsuzluk yapan belediyelere bakınca, çoğunluğunun muhalif partilerden olduğu görülecektir. Tüm belediyeler iktidarda olan partiden olsa yolsuzluk olur mu? Olmaz. İşte size çözüm.

Mahkemelerin iş yükünü azaltmak için siyasi partiler yasasında bir değişiklik yaparak mahalli seçimleri kaldırabiliriz. Sadece genel seçim yapılır. Seçime giren her parti hem vekil hem Cumhurbaşkanı hem de belediye başkan adayını belirler. Türkiye genelinde seçimlerde en yüksek oyu alan parti iktidar olur. Cumhurbaşkanı, vekiller ve belediye başkanları bu partiden seçilmiş olur. Böylece ülkede tepeden tırnağa tek parti iktidarı olur. Farklı partiden vekil ve belediye başkanı olmaz. Tüm başkanlar aynı partiden olursa, sorarım size, belediyelerde ve bu ülkede yolsuzluk olur mu? Olmaz. Yolsuzluk olmayınca gözaltı, iddianame olur mu olmaz? Yani mahkemeye iş düşmeyince hakim ve savcılar işsizlikten avucunu yalar. Suç işleyen olmadığı için polislere pek iş düşmez. Belediyeler tertemiz olunca belediye başkanları hizmetten hizmete koşar. O şehrin çözülmedik hiçbir sorunu kalmaz.

Burada mahalli seçimleri kaldırınca muhtarlık ne olacak denebilir. Bu vesileyle muhtarlıklar da kalkar. Muhtarsız olmaz denirse, iktidar olan partinin işaret ettiği kişiye ya da gösterdiği adaya muhtarlık mührü verilir. Partili muhtar olmaz demeyin. Partili Cumhurbaşkanı olur da partili muhtar olmaz mı?

Kadına istismar, kayıp ve cinayetler ne olacak diyebilirsiniz. İstismara uğrayan üst düzey birinin çocuğu ise sonuna kadar gidilir. İstismar eden ve öldüren üst düzey bir bürokratın çocuğu ise bu çocuklara dokunulmaz. Bunun için ayrıca delil karartmaya gerek yok. Varsın babasının sağlığında yapsın bunları. Üstelik yakışır da. Öyle ya koskoca bürokratın çocuğu yargılanıp içeri mi girsin?

Tüm meselelerimiz verdiğim bu iki örnek üzerinden çözüme kavuşursa çözülmedik meselemiz kalmaz. İnanın bu ülkeyi o zaman kimse tutamaz. Tek endişem, ülke elimizden uçar gider. O yüzden elimizle sıkı tutmamız gerekecek. Bunun için de içimizdeki milliyetçi ruh, vatanseverlik, hamaset ve slogan yeter de artar bile. Bir de herkes bu yazımda olduğu gibi benim gibi hiç olmadığı kadar ciddi olacak. 

21 Nisan 2026 Salı

Aha Bir Delil Karartan Daha

Kur'an kursunda okurken hocamızın bir sopası vardı. Bu sopadan erkek öğrenciler çok çekti. Çünkü sopa her gün erkeklerin üzerinden geçerdi.

Üzerinde "Aklı başında, beş yaşında" yazılı idi. 

Sopa çok yönlüydü. 

"Yaramazlık yaptın, al sana sopa",

"Dersi veremedin, iyi okuyamadın, al sana sopa".

Sopa kollara vurulurdu. Gömleği sıyırıp bakınca acısından kolda sopanın kıpkırmızı izi olurdu. 

Dayaktan kaçmak mümkün değildi. Nasılsa hocanın önünde ders okuyan meyyit gibiydik. 

Eve gidip hoca dövdü de diyemezsin. Çünkü ev halkı hocanın vurduğu yerde gül bitmesini bekliyordu. 

Bazen sırasında otururken sağa sola bakan da sopadan nasibini alırdı. Sopa bir atılır, kafaya mı gelir, göze mi? Şansına artık. 

Hiç dövecek bir ortam olmazsa, hoca kendi eline vururdu. 

Olmayacak böyle. Bu deynekten kurtulmamız lazım deyip bir hafta sonu, bir iki arkadaşla birlikte kursa girdik. Sopayı alıp ya kırdık ya da yaktık. Bu eylemin hem fikir babasıyım hem de failiyim. 

Pazartesi, bilerek kurs hocasından sonra derse geldim. Sınıfın yarısı kız yarısı da erkekti. Erkekler yoktu sınıfta. Selam verip hocanın yanına vardım. Selamımı aldıktan sonra "Arkadaşların yan sınıfta. Deynek yok. Yanlarına git, onları bir sorgula" dedi. Ben de arkadaşların yanına gidip hanginiz kırdı, söyleyin dedim. İçlerinde benim kırdığımı bilen olduğu halde sen kırdın, bize niye soruyorsun demedi. Ardından hocaya geldim. Sopayı kıran belli değil dedim. Sonra arkadaşlar da sınıfa geldiler. 

Bizim sopadan kurtulma sevincimiz uzun sürmedi. Çünkü hoca bir arkadaşı görevlendirdi. Git, ağaçtan bir sopa kes gel dedi. O arkadaş da az sonra bir sopayla geldi. Sopa gelince biz üzülürken hocanın sevincine diyecek yoktu. Çünkü sopa ve dayak hocanın yaşam sevinci idi. 

Küçüklüğümde başımızdan geçen bu anekdotu anlatmanın sebebi, Gülistan Doku cinayeti dosyasındaki delilleri karartan, dönemin valisinden önce bendim. Yani validen önce delil karartmayı ben yaptım. Çünkü sopayı kıran olmama rağmen sopadan haberi olmayan masumları ben sorguladım. Valinin karartması yani foyası altı yıl sonra ortaya çıkarken benim foyam ise 1977 yılından beri hala ortaya çıkarılamadı. İtirafsa itiraf. Bunun bilinmesini istiyorum. Bakmayın, dönemin Valisi kadar gündem olmadığıma. Beni üzen de bu. 

Gülistan Doku Olayının Düşündürdükleri

Altı yılın ardından Gülistan Doku dosyasının raflardan indirilmesi, kayıtlara kayıp olarak giren kişinin maktule dönüşmesi, çok sayıda gözaltı kararı verilmesi sevindirici olduğu kadar düşündürücü.

Sevindirici olan, gecikmiş de olsa adaletin tecelli edecek olması, ailenin bir nebze de olsa sorumlular bulundu, cezalarını çekecek diye teselli bulması.

Manidar olan ise bu olayın niçin altı sene önce çözülemediği, niçin bu kadar beklendiği, 

Bu olayın hızlanması ve çözüme gidecek olması Başsavcı'nın bir eseri mi?

Diyelim ki Başsavcı'nın iradesiyle bu olay çözüme yakın. Ya diğer çözüm bekleyen faili meçhuller ne olacak? Bunların ortaya çıkması için böyle savcılar mı gerek?

Bana göre bu olayı hızlandıran ve çözüme götürecek olan, siyasi iradenin bu olayla ilgili start vermesi. Siyasi irade bu olayı çözün emrini verince gördüğümüz gibi arkası çorap söküğü gibi geliyor. Şayet siyasi irade güçlü bir irade ortaya koymasaydı, bu kızımız kayıp olarak kalırdı. 

Altı yıl önce irade ortaya koymayan siyasi irade bugün niçin olayı çözün, dokunulmazlara dokunun diyor? Öyle zannediyorum, bu olayla birlikte bir partide kartlar yeniden karılıyor. Bir tasfiye durumu söz konusu. Bu operasyonun ucu dönemin Adalet Bakanı'na uzanırsa kimse şaşırmasın.

İnanın, mesele kartların yeniden karılması olmasaydı, bu olay adalet sarayı raflarında kayıp olarak kalacaktı. Kendi ikballeri olmasaydı, kızın ölümü kimsenin umurunda olmazdı.