10 Nisan 2026 Cuma

Carl Jung Felsefesi (1)

Bir arkadaş, "Zeki insanlar aptallarla nasıl iletişim kurar" başlığı verilen 32 dakikalık bir Youtube videosu göndermiş. Video Carl Yung felsefesini anlatıyor.

Fırsatını bulup videoyu dinledim. Carl Yung toplulukları iyi analiz etmiş, hayatın içinden tespitlerde bulunmuş. Çoğumuzun düşünüp ifade edemediğini bir güzel ortaya koymuş. Sadece tespitleri ortaya koymakla kalmamış, aynı zamanda nasıl davranılacağına dair de yol göstermiş.

Carl Yung felsefesi hakkında derli toplu bilgi sahibi olmak için videoyu dinlemeyi meraklısına öneririm. Bilgi sahibi olmak için en güzeli videoyu dinlemek ise de video dinlemeyenler için bu felsefeyi yazıya dökmek suretiyle kayda geçmek istedim. Dinlemek güzel ise de dinlenileni yazıya dökmek mesele. Bunun için de bir arkadaştan destek istedim. Videoyu gönderdim. Yazıya dökülmüş halini bana gönderdi. Birkaç yanlış dışında konuşma güzelce yazıya aktarılmış. Gördüğüm yanlışları düzelttim. Yazım ve imla kurallarını gözden geçirdim. Satırlar düzenli değildi, onları düzelttim.

Yarım saatlik konuşma çok sayfa tuttuğu için yazı bütünlüğünü bozmayacak ve birer sayfayı geçmeyecek şekilde konuşmayı böldüm. Carl Yung Felsefesini beş bölüm olarak paylaşmak istiyorum.

Konuşmaya geçmeden önce bilmeyenler için Carl Jung hakkında kısaca bilgi vermek isterim.

1875-1961 yıllarında yaşamış olan Carl Jung, analitik psikolojinin kurucusu olan İsviçreli psikiyatr ve düşünürdür. Freud ile çalıştıktan sonra kendi yolunu çizmiş, kolektif bilinçdışı, arketipler, bireyselleşme süreci, içe dönük/dışa dönük kişilik tipleri gibi kavramlarla insan ruhunu derinlemesine incelemiştir. (Wikipedia)

Bundan sonrası yazılar daha doğrusu konuşmalar, Carl Jung felsefesini anlatan kişiye ait alıntılar:

"Anlattıklarını bir türlü kavrayamayan biriyle iletişim kurmak zorunda kaldığın oldu mu hiç? Sorun senin kendini ifade edememen değil, karşındaki insanın temelden bir kavrama yeteneğine sahip olmamasıdır. Konuyu basitleştirirsin. Günlük hayattan örnekler verirsin. Farklı yollar denersin. Karşındaki başını sallar. Sana hak verir. İlgileniyormuş gibi görünür.

Ama sadece birkaç saniye sonra aslında hiçbir şey anlamadığı ortaya çıkar.

Ya da belki birinin inatla aynı bariz hatayı tekrar tekrar yaptığına, inkar edilemez gerçekleri görmezden geldiğine, mantıklı argümanları elinin tersiyle itip her zaman duygularını mantığına tercih ettiğine defalarca şahit olmuşsundur.

Ve kendi kendine sorarsın. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?

İşte Carl Jung insan zekası hakkında tam olarak bunu fark etmişti.

İnsanların çok büyük bir kısmı, umut ettiğin o seviyenin çok daha altında bir bilinç düzeyinde işlev görür.

Bu onların kötü niyetli olmalarından değil, bilişsel kapasitelerinde yatan çok temel sınırlamalardan kaynaklanır.

Ve sen bu gerçeği kabul ettiğin an kendi beklentilerin ile onların sınırları arasındaki o uçurumda acı çekmeyi bırakırsın. Carl Jung, insan zihninin karanlık köşelerini ve kitlesel akılsızlığı 10 yıllar boyunca tüm yönleriyle inceledi.

Keşiflerini hiçbir teselli edici cümleye sığınmadan, kimseye şirin görünmeye çalışmadan ve sadece biraz daha çabalarsa herkesin eleştirel düşünebileceği yalanına inanmadan, acımasız bir dürüstlükle kayda geçirdi. Ortada sadece zekanın doğası ve onun ne kadar nadir bulunduğuna dair rahatsız edici bir gerçek vardı. (Devam edecek) 

7 Nisan 2026 Salı

Taşın Altına Elini Koyan Bir Profil

Toplum olarak dertlenmede, sızlanmada, şikayet etmede ve eleştirmede pek üstümüze yok. Belki de en iyi yaptığımız. Şikayet ederiz ama benim bu konuda yapacağım var mı diye pek demeyiz. Haliyle sorumluluk da almayız. Kısaca taşın altına elimizi koymayız.

Herkes böyle değil tabi. İçimizde güzel örnekler de var. Sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Aha işte onlardan biri.

Adana'da çalışırken aynı okulda çalışma imkanı bulduğum aynı zamanda evinde oturduğum bir Almanca öğretmeni vardı. Bayramda kendisini aradım. Bayramını tebrik ettikten sonra telefonda uzunca konuştuk. Konu döndü dolaştı, sızlanmaya. "Hep sızlanıyoruz. İyi de hep sızlanmanın ne faydası var" dedi. Başladı anlatmaya:

"Okulumuzun önceki yeri Dışkapı'da idi. Cuma namazlarını kılmak için Küçüksaat ile Büyüksaat arasındaki bir camiye giderdik. Cami temiz değildi. Yanımızdaki arkadaşla bu duruma veryansın ederdik. Bu imam ve müezzin bu camiyi niye temizlemezler dedik durduk.

Yine bir defasında caminin üst katına çıktık. Orası da kirliydi. Kenarda katlanmış halılar vardı. Oturmak için bu halılardan birer tanesini açarak seccade yaptık. Bu katlanmış olanlar da çok kirli idi. Toz, toprak ne ararsan vardı. Temizlik içimize sinmese de namazımızı kılıp hutbeyi dinledik.

Camiden çıkmadan önce yanımdaki arkadaşa, herkes sızlanıyor ama kimse iş yapmıyor. Tamam, imam ve müezzin işini yapıp camiyi ve halıları temiz tutmamış. Peki bu sızlanmanın kime, ne faydası var? Sorun çözülüyor mu? Sonra biz ne yapıyoruz sızlanmanın dışında? Şimdi ben şu namaz kıldığımız halıyı toplayıp götüreceğim. Evde yıkatıp tekrar geri getireceğim. Hepsini yıkatma imkanımız olmasa da bari bunu yıkatalım. Yalnız bu yaptığımın bir riski var. Koltuğumun altında dürülü bu halıyı gören, halıyı çalıp gittiğimi sanabilir. Sen yanımda dur da böyle bir şeyle karşılaşırsak, bana şahitlik yap. Yok yere bir de hırsız damgası yemeyelim dedim.

Halıyı bu şekilde camiden çıkardık. Evde yıkatıp camiye getirdim”.

Hocamızın bu yaptığı hem güzel bir örnek hem de çözüm odaklı çalıştığının bir göstergesi. Zira taşın altına elini koymuş. Hocamız da hepimizin yaptığı gibi eleştirebilirdi. Ama hep ve sadece eleştiri maalesef problemi çözmüyor.

Burada herkesin görev ve sorumluluğu var. Bu halıları temiz tutma ve temizletme görevi cami görevlilerine ait. Herkes kendi görevini yapmalı diyebiliriz. Elbette herkes görevini yapmalı. Ama herkesin görev ve sorumluluğunu tam yerine getirmediği de bir gerçek. Bu durumda sızlanma yerine elimizden geldiğince, çözmeye odaklanmamız lazım.

6 Nisan 2026 Pazartesi

Hısımı Hasım Yapan Kesim

Aynı mahallede oturmamalarına ve akraba olmamalarına rağmen bulundukları yerde aynı işlevi yerine getiren isimsiz kahramanlarımız var. Bunları takdir ve gıpta ediyorum. Aslında kıskanıyorum da burnumdan kıl aldırmak istemediğim için gıpta diyorum.

Bunlar, aralarında kan ve hısım bağı olmamasına rağmen ülkenin her bir yerine serpiştirilmiş. Sanırsın ki aynı ailenin yakın ve uzağa attığı kişileri. Sayıları da azımsanmayacak kadar çok.

Bunları takdir ve gıpta etmemin hatta kıskanmamın nedeni, asıl meslekleri olmamasına rağmen işlerini çok iyi yapmaları ve bu işi meccanen yapmalarıdır.

Bu işi yapa yapa iyice profesyonelleşmişlerdir. Değme insanlar ellerine su dökemez.

Yorulma nedir bilmezler. Bu iş için hiç üşenmezler.

Bunların işi, gücü gıybet yapmaları, laf alıp laf taşımaları. Yeter ki bir yerde teşehhüt miktarı otursunlar, ayakta karşılaşsınlar veya telefonla konuşsunlar.

Çok da zekiler. Hangi lafı kimden alabileceklerini, kime ulaştıracaklarını çok iyi bilirler.

Laf alıp laf taşıdıkça mutluluklarına diyecek yoktur.

Gittikleri yerde malzeme bulamazlarsa dünyanın en bahtsız insanı olurlar. Üzüntüye gark olurlar.

Sanırsın ki yaratılış amaçları laf alıp taşımak.

Laf alamayacakları ortamları sevmezler. Böyle yerlere gitmezler. Gitmişlerse de laf bulamadıkları için bir bahane uydurup erken kalkarlar.

Hısımı hasım yapmada ya da akrabalar arasında soğuk rüzgarlar estirmede, aralarına mesafe koydurmada üslerine yoktur.

Laf almak için insanları konuşturmayı, onlara soru sormayı çok iyi bilirler. Çünkü samimi, içten ve sureti haktan görünürler. Sanırsın ki dert dinlemeye ve yükünü almaya gelmiş.

Lafı aldıktan sonra bulundukları yerde durmalarının bir anlamı yok. Hemen tüyerler. Çünkü lafı hemen ulaştırmaları gerekir.

Aldıkları lafı adrese teslim iletirler. Çünkü ağızlarında bakla ıslanmaz.

Lafı ulaştırma konusunda çok mahirler. Belediye hoparlöründen daha etkilidirler.

Hısımı hasım yapınca da zevkten dört köşe olurlar. Çünkü amaçlarına ulaşmışlardır. Aksi, üzüntüden dudaklarını uçuklatır.

Keşke herkes bunlar gibi olsa diyorum. Çünkü herkes bunlar gibi hasbi olsa, görevini en layıkıyla yapsa bu ülkenin çözülmedi hiçbir sorunu kalmaz.