2 Nisan 2026 Perşembe

İstanbul, Sabiha Gökçen ve Brandenburg Havalimanları

Hem İstanbul Havalimanında hem de Sabiha Gökçen Havaalanında, sigara için ayrılan teras adını verdikleri yerleri hiç beğenmedim. Hem giderken hem de dönüşte yağmur yağdığı için sigara için ayrılan bölüme geçildiği zaman ıslanmayı göze almak gerek. Rüzgar ve soğuğu da hakeza. Nedense terasın üstünü kapatmak akıllarına gelmemiş. Terası bulmak ve terasta sigara içildiğini öğrenmek için de birilerine sormak zorundasın. Çünkü yönlendirme levhaları yetersiz.

Berlin Havaalanında ise üstü kapalı bir yeri sigara içme yeri olarak ayırmışlar. Sigara içilen bölüm diye de yazmışlar. Ne rüzgar ne soğuk ne de yağmur vardı bu alanda.

Giderken aktarmalı gitmemize rağmen İstanbul Havalimanında fazla beklemedik. Saatinde uçağımız kalktı. Dönüşte ise 19.20’de kalkması gereken uçağımız 1 saat 20 dakika gecikerek 20.30’da kalktı. Sabiha Gökçen Havaalanına geldiğimiz zaman inişe izin verilmediği için kırk dakika havada uçmaya devam ettik. Çünkü Sabiha Gökçen’de tek pist varmış. Başka uçaklar indiği için mecburen havada tur atmaya devam ettik. Rötar ve havada tur atmaya şükrettik. Çünkü en azından geldik. Bizden sonra Sabiha Gökçen’e inecek uçaklar iptal edildiği için aramıza Bursa’dan katılan arkadaşımız, uçağı iki defa iptal edildiğinde dolayı Berlin’de kalmak zorunda kaldı.

Rötar ve havada uçmaya devam etmenin tek faydası bizim için şu oldu. Saat 00.10’dan 06.00’ya kadar Sabiha Gökçen’de nasıl vakit geçireceğiz diye düşünürken, uçağın Berlin’den rötarlı kalkması ve dönüşte havada tur atmak suretiyle iki saat bizi oyalamış oldular. Biz de böylece vakit geçirmiş olduk. Değilse, basık, havasız ve koltuk olmadan saatler geçirmek mümkün değildi.

Sabiha Gökçen ile ilgili değineceğim bir husus da arka arkaya gereksiz anons yapmaları. “Rize yolcuları için son uyarı. Uçağınız kalkmak üzere. Lütfen acele edin” uyarısını kaç son kez dinledim. Sadece Rize olsa iyi. Malatya, Diyarbakır, Hatay, Konya vs. saydı durdu. Mübarek, son kez demek bir daha o şehir uçağıyla ilgili anons olmayacak demektir. Gel gör ki son kez uyarısını defalarca yaptı.

Görünen o ki iç hatlar ağırlıklı çalışan Sabiha Gökçen yoğunluğu kaldıramıyor. Mutlaka yeni pist gerekir. Çünkü havaalanı demeye bin şahit lazım. Bunun için de yalancı şahit bile bulamazlar. Bir de yoğunluğu azaltmak amacıyla farklı illere uçacak uçakları birbirine yakın saatlere koymamak gerek. Açıkçası, tarihçesi İstanbul Havalimanından eski olmasına rağmen Sabiha Gökçen Havaalanını daha acemi daha amatör gördüm. Nazarımda sınıfta kalmıştır.

Hasılı, THY, İstanbul ve Berlin Brandenburg Havalimanları benden geçer not alırken, Pegasus ve Sabiha Gökçen Havaalanı ise geçer not alamamıştır.

Brandenburg Havalimanının bir eksikliğini gördüm. Bu da mescit ihtiyacı. Çünkü Berlin’de çok miktarda Türk yaşıyor. Bunlar bizim gurbetçilerimiz. Sık sık Türkiye’ye gelip gidiyorlar. Namaz kılmak isteyenler için pekala küçük bir yeri mescit olarak düşünebilirlerdi. Sadece yolcular değil, çalışanlar içinde de Türker vardı. Mescit varsa da ben görmedim. Arap olduğunu sandığım bir aile de mescit bulamamış olmalı ki onları ailecek cemaatle namaz kılarken gördüm. Namaz kılınan yer de yolcuların uçağa geçeceği bölümde idi. O anda uçuş olmadığı için bu bölüm boş idi. Önlerine küçük bir şey sermişler. Betonun üzerinde namaz kılıyorlardı gelip geçene aldırmadan.

Gidiş ve dönüş THY ve Pegasus şirketlerine dair, İstanbul Havalimanı ile Sabiha Gökçen Havaalanıyla ilgi gözlemlerimi üç yazımda aktarmış oldum. Bundan sonra da Berlin’deki izlenimlerime yer vermek istiyorum.

İstanbul ve Sabiha Gökçen Havaalanları

Giderken İstanbul Havalimanına indik. Uçaktan inmemizle içeriye girmemiz bir oldu. Çünkü mesafe yakındı.

Dönüşte Sabiha Gökçen Havaalanına indik. Uçağın indiği yerden havaalanına varmak için epey bir mesafe olmalı ki Pegasus iki tane otobüs tahsis etmiş. Otobüsler zamanında hazır edilmemiş olmalı ki uçak indikten sonra epey bir müddet kapılar açılmadı. Yolcular ayakta bekledi durdu. Otobüsler geldikten sonra tüm yolcular bu iki otobüse binmek zorunda kaldı. Otobüslerin içi tıklım tıklımdı. Ayakta durmak, yer bulmak ve otobüste tutunmak mesele idi. Nedense Pegasus üçüncü bir otobüs tahsisine gerek duymamış. Haliyle en son bindiğim için kapıya valizimin sıkışmasına mani olamadım. Sıkış mıkış binebildiğime şükrettim. Otobüsün arka kapısından düşerek ilk inen ben olacaktım ki en son inmek zorunda kaldım. Çünkü karşı kapı açıldığı için otobüs boşalmasına rağmen sadece ben kaldım. Berlin Havaalanında tanıştığım, Berlin cezaevinde infaz koruma memurluğu yapan Tokatlı kızımız, durumumu şoföre söylemeseydi, kapıya sıfır bir şekilde ağaç olmaya devam edecektim.

Sabiha Gökçen Havaalanı nasıl bir havaalanı ki havaalanı ile uçağın indiği yer arasında bu kadar uzak mesafe olabilir. Mucidinin heykelini dikmek lazım. Belki de bu projeyi çizen, “Proje parası almayacağım. Sadece pist ile havaalanı arası çalışacak otobüsleri ben çalıştıracağım” şartı koşmuş olabilir.

İstanbul Havalimanı ile Sabiha Gökçen Havaalanı arasında dağlar kadar fark var. İstanbul Havalimanında düzen, tertip dikkat çekerken Sabiha Gökçen Havaalanında ise düzenden eser yoktu. Gece 02.00’de giriş yaptığımız Sabiha Gökçen’de, gecenin belki de 12’sinden sabahın 6’sına kadar bekleyen yolcular, üç koltuğu bir kişi işgal ederek çareyi yatmakta bulmuşlar. Haliyle yer bulmakta zorlandık. Yer olmadığı için yerde oturanlar vardı. Aynı zamanda valiz taşınan yerlere bile oturmak zorunda kalmış yolcular.

Sabiha Gökçen Havaalanının bu görüntüsü eski köy otobüslerin garajlarını andırıyor. İstanbul’un göbeğinde bu görüntü hiç hoş değil.

Boş koltuğun olduğu yerler var mıydı? Vardı. Buralar lokanta ve büfe işletenlerin koltukları. Buralara da oturmak ne mümkün. Küçük bardak çay 105 lira. Büyük bardak olanı kaç lira sormadım. Bir başka işletmecinin girişteki fiyat listesi gözüme ilişti. Burada çay kaça diye baktım. Burada ise 235 lira yazıyordu. “Sessizlik ve sakinliğin adresi” yazmayı da ihmal etmemiş. Artık nasıl bardakta veriyorsa çayı. Burası niye sakinliğin ve sessizliğin adresi olmasın. Zira bir bardak çay içmek için bedel ödemek gerekir. Bu bedeli ödemeyi de kaç kişi göze alır.

Mesele çayın 105/235 lira olması değil. Uçağa binen, bunun için o kadar bedel ödeyen çayın parasını da verir. Yalnız dışarıda 15-40 arasında değişen çay fiyatını bilen birinin, buralardan bir şey yiyip içmesi keriz yerine konması anlamına gelir. Havaalanı işletmecileri, civarda uygun fiyata çay vb. şeyleri giderecek bir yer olmadığı için yolcunun eli mahkum bizden içmeye deyip fırsatçılık yapıyor olmalı.

Burada, işletmeler burayı kiralarken yüksek fiyata tutuyor. Kirayı çıkarmak için yüksek fiyat çekiyor denebilir. Böyle olduğu aşikar. Yalnız kirayı çıkarmanın yolu fahişin fahişi fiyat çekmek değil, sürümden kazanmak olmalı. Düşünsenize, gecenin 12’sinden sabahın 6’sına kadar uçak beklemek zorunda kalan bu kadar hazır müşteriye, makul fiyattan çay verilse, buradaki işletmeler köşeyi döner. Böyle yapmadıkları için sinek avlıyor çoğu.

Devletin ve belediyelerin ya da havayolu işletmesinin havalimanlarındaki fiyatlara bir ayar geçmesinde fayda olduğunu düşünüyorum.

Berlin'deki Kaldığım Ev

23 Mart günü Almanya saati ile saat 15.30 gibi Berlin Havaalanına indik. Antalya'dan katılan iki arkadaşla buluştuk. Toplam on kişi olduk.

Beşimiz otelde, beşimiz de dairede kalacak şekilde ikiye bölündük. Otele gidecek beş gence Ankara'dan misafir öğrenci olarak kabul edilen kızımız, bize de Almanya'da yaşayan Bosnalı bir kızımız mihmandarlık yaptı.

Bizim için tutulan dairenin dört odası vardı. Odanın birine iki yatak ve televizyon konmuş, diğerine de üç yatak. Üç yatağın olduğu odada bir de balkon vardı. L tipi dairenin ortasında da tüm odalara geçecek şekilde küçük bir hol yapılmış.

Her birimiz birer yatak seçtikten sonra valizlerimizi dolaplara yerleştirdik.

Bir oda mutfak için ayarlanmış. Mutfağın sağında dolap, lavabo, fırın ve elektrikli ocak var. Karşısına ise yemek yemek için masa konmuş. Oturmak için bol miktarda yer kaplamayan katlanabilir tahta sandalye var. Fazla sandalyeler daire içindeki küçük bir depoya konmuş.

Diğer odada ise küçük bir lavabo, çamaşır makinesi, banyoya yer verilmiş. Aralarında boşluk olmayacak şekilde yan yana ve dip dibe yerleştirilmiş. En sona da petekle banyo arasına bir ayak girecek şekilde alafranga tuvalet yapılmış.

Alafranga tuvalet son yıllarda banyolarda bizde de yaygınlaştı. Onların klozetlerinin bizimkinden farkı, klozetlerinde taharet musluğunun olmaması. Onlar, tahareti tuvalet kağıdıyla gideriyorlar. Tuvalet kağıdıyla taharete alışkın olmayan biz ise suyla taharet yapmadan tuvalet kağıdı kullanmayız. İlk işimiz klozetin yanına pet şişe doldurup koymak oldu. Bir hafta boyunca klozetin yanında pet şişeler bulundurarak adeta taşıma suyla değirmen döndürdük. Şu var ki bu tür bir ihtiyaç giderme, işkenceden başka bir şey değil.

Avrupalıların bu taharet anlayışı bana ve bize garip gelse de onlarınki mi doğru, bizimki mi bilemedim. Bakış açısına göre değişir. Onlara sorsan, eli kirletmeden temizliğimizi gideriyoruz derler. Bize sorarsan, avret mahalli ize mutlaka su değecek. Su ve el değmeden kağıtla taharet bize göre değil deriz. Bu demektir ki onların temizlik kültürü farklı, bizimki farklı. Onların temizlik anlayışı kendilerine, bizimki de bize.

İki cepheli kaldığımız ev küçük olmaya küçük. Kaç metrekare bilmiyorum ama olsa olsa 60-80 m²lik bir daire. Ama kullanışlı. Beş kişi bir hafta boyunca kaldık.

Sabah kahvaltısının hepsini, akşam yemeklerinin çoğunu evde pişirip yedik.

Kaldığımız ilk üç gün boyunca evin kaloriferleri yanmadı. Üçüncü günün akşamı kaloriferlerimiz yandı. Kaloriferin yanmasıyla yanmaması arasında bir fark göremedik. Zira kalorifer yanmazken de üşümedik. Kaloriferler yanarken de terlemedik. Belli ki kaloriferler dışarıdaki hava durumuna göre yakılıp kapatılıyor ya da otomatik devreye giriyor.

Proje kapsamında ziyaret ettiğimiz yerlerin de çoğu zaman kalorifer petekleri de yanmıyordu. Ama hangi binaya girmişsek soğuk değildi.

Kaldığımız ve ziyaret ettiğimiz binalar eski olmasına rağmen dışarının soğuğunu içeriye almıyor, içerideki sıcaklığı da dışarıya vermiyor. Öyle zannediyorum binaların yalıtımı da çok güzel yapılmış olmalı. Bir de binanın duvarları bizdeki gibi ince değil, kalınca yapılmış. Böyle olunca bu ev kışın sıcak, yazın da serin olur diye düşünüyorum.

Evde kombi görmedim. Sanırım merkezi sistemle ısınıyor. Peteklerde pay ölçer de göremedim. Herhalde klozetin üst tarafında gördüğüm sıcak ve soğuk su sayacı ile hangi dairenin ne kadar yaktığı belirleniyor. Bu evde yüksek doğal gaz faturasının geleceğini de sanmıyorum.

Evin tek balkonu daire dar diye içeri alınmamış. Soğuğu önleyelim ya da fazla eşya koyalım diye balkon kapatılmamış. Sonraki günler diğer evlerin balkonlarına da göz gezdirdim. Hiç kapalı balkon görmedim. Binanın orijinal hali ne ise aynen korunmuş.

Almanya’da çoğu evler bu şekilde küçükmüş. Evde ne oturma odası var ne de salon. Oturma ve salonu olmayan böyle küçük evlerde biz kalır mıyız? Şakasına teklifi bile kabul etmeyiz. Değil 80 metrekarelik evde oturmayı, 100 metrekarelik evlerde bile oturmayız. Bir ara 100 m²lik 2+1 evlerde kaldık kalmaya. Ama bugün küçük diye yüzüne bakmıyoruz. 3+1, 4+1, 5+1 şeklinde büyük evleri tercih ediyoruz.

Beş katlı binanın 1.katında kaldık. Her katta oturanlar vardı. Kaldığımız süre boyunca sokakta ve apartmanda ne ses vardı ne gürültü. Dış kapı bile sessizce otomatik olarak kapanıyor. Bizdeki gibi gürültülü kapanmıyor. Kısaca kafa dinlendirmek için birebir.