5 Mart 2026 Perşembe

Pardona Pardon

Komşuyla öğleden sonra yürüyüşe çıktık. Havzan, Evliya Çelebi, İlahiyat, Aşkan, Meram Yaka derken Aşkan Mahallesindeki belediyeye ait Muhammet Yürükuşlu Spor Tesisine uğradık. Ardından eski Konevi Kültür Merkezinin yerine yapılan spor tesisine yürüdük. Havuz ve fitnes hakkında bilgi aldık.

Dönüşte Çarşamba Pazarına girdik. Komşu bir tezgahtan domates, salatalık alırken ben de yanında durdum. Kendi halimde düşünceye dalmışken paçama takılan bir şeyle kendime geldim. Daha doğrusu ayağıma araba çarptı. Baktım, yanımızdan geçen kadın çocuk arabasına benzer pazar arabasını sağ ayağıma vurdu.

"Pardon" dedi. Yanımdaki aynı hizada bulunan tezgahta durdu. Eğilip paçamı elimle çırptım. Kadının yüzüne bakmadan nasıl becerdin bilemedim dedim. Ne dese beğenirsiniz? "Pardon dedim ya" demez mi? Bu cevaba mukabele etmedim. Öyle ya pardon demek şartıyla dilediğini yapabilirsin.

Kimdir, necidir, neyin nesidir diye göz ucuyla bakmaya çalıştım. Kadın daha önce aldığı pazar ürünlerini arabaya koyuyor, bir taraftan da dik dik bana bakıyor. Bir şey daha söylesem, bilin ki beni lafla paralayacak. Nereden biliyorsunuz demeyin. Gözlerinden fışkıran alevden anladım ben bunu. Bir de dik dik bakışından. Acaba işine döner de o değilden alıcı gözle bir daha bakayım şu bana çarpana dedim. Kadının elleri çalışırken gözü yine bendeydi.

Abartma. İnsanlık hali olur böyle kazalar dediğinizi duyar gibiyim. Elbette, istemeden böyle kazalar olur. Yalnız kadın bunu nasıl becerdi? İşte burayı anlamadım. Çünkü arabaya baktım. Dolu da değil. Yola baktım. İki, üç pazar arabası rahat geçecek şekilde yol geniş ve yol bomboş. Yolun ortasında olsam olur. Zira hak ettim diyeceğim. Bu durumda kadın ya sakar ya da bile bile gelip çarptı. Kadın yaşlı olsa gücü yetmemiş ve gözü görmemiş diyeceğim. Ama daha gencecik. Üstelik gözleri de fıldır fıldır. Bana bile bile vurduğu o kadar belli ki iş yaparken gözlerini üzerimden ayırmadı.

Bu işe amma da taktın demeyin. Esas bana itici gelen "pardon" sözü. Kelimelere takan biri değilim. Önemli olan anlaşmak. Ama Fransızcadan dilimize geçmiş, TDK'nin "özür dilerim", "affedersiniz" anlamını verdiği pardon sözü, oldum olası baba itici gelir. Bunun yerine özür dilerim, kusura bakmayın, affedersiniz denmesini tercih ederim. İlla özür dilemesi de gerekmez. Beyefendi göremedim demesi bile yeterli. Çünkü bu bile gönül almak için yeterli.

Pardon bana, özür dilemekten ve gönül almaktan ziyade "Beyefendi, size vurmak için tam ortalayamadım. Bir dahakine bu işi daha iyi yaparım" demektir. Ne zaman pardon dendiğini duysam, adli kontrol şartı ile bir suçlunun salıverilmesi aklıma gelir. Her adli kontrol şartı ile salıvermeyi ben, hakimin suçluya "İşini yarım bırakmışsın. Ben işini yarım yapanı sevmem. Şimdi salıyorum. Git bu işi tam yap gel" şeklinde anlıyorum. Benim için pardon da aynı. Zaten bu işi büyütmemin sebebi de bu pardondur. Bu şekil özrü asla samimi ve içten bulmam. Laf olsun, yasak savma babından bir özür görürüm. Zira adam gibi pişmanlık duyan, özür dilerim, kusura bakmayın der. Kaprisi ve kibri buna el vermeyen ise pardon falan demesin. Özrü kabahatinden büyük böyle pardon diyene, pardonuna pardon demek lazım. 

Neyse boş vereyim bunu. Kısa günün kârı olarak 10 km yapmışım. Günün en sevindirici yanı bu oldu benim için.

3 Mart 2026 Salı

Yüzsüz Pazarcı

Limon alacağım. Birkaç tezgaha göz gezdirdim. Limonların görüntüsü pek hoşuma gitmedi. Girişin sağında gördüğüm limonlar daha iyiydi.

Girişteki tezgahtan alayım diye yürüdüm.

Tezgahın önünde alabildiğine görebildiğim limonlar adeta albeni diyordu. Parlak, sapsarı, hepsi aynı ebatta idi.

Tezgahın arkasına baktım. Ağırlıklı olarak bereli mat sarı.

Sulu mu diye tezgahın önündeki bir limonu elime alarak hafifçe yokladım. Elime aldığım limonun altındaki limonlar da sapsarı renkten ziyade mat sarı ve bereli. Pazarcı, tezgahın altını mat sarı limonla bir güzel istiflemiş. Üzerine tek kat sapsarı limon dizmiş. Poşete doldurup müşteriye vereceği önündekiler ise hepten mat sarı.

Belli ki limon satıcısı görüntüsü hoş, sapsarı olanları tezgahın önünde istif ettiği limonların üzerine birer tane koymuş. Bu görüntü albeni diyor. Müşteri sapsarı limona tavlanıyor, mat sarı poşete dolduruluyor.

Şaşırdım mı buna? Hayır. Bildik pazarcı esnafının en iyi yaptığı. Sabahtan üşenmemiş. Alt ve arka tarafa bereli olanları istiflemiş de istiflemiş.

Bu aşamadan sonra yapılacak bir şey yok. Geriye dönmek de yok. Alacağım zaten bir kilo. Alayım bu sahtekârdan dedim.

Delikanlı, bir kilo ver dedim. “100 liralık olsun mu” dedi. Olsun da hepsini şu mat sarı olanlardan değil de biraz da şu görüntüsü güzel, rengi sapsarı olanlardan doldur dedim.

Ne dese beğenirsiniz? Limonun dışını mı yiyeceksin? Ne yapacaksın dışındaki bereyi? Limonun içini yiyeceksin. Böyle göründüğüne bakma. İçi güzel. Bak bir tane keseyim, gör” deyip bir tanesini kesti. Kesmene gerek yoktu. Bereli olanın içi de aynı olabilir. Yalnız ön tarafa görüntüsü güzel olanları koyup arkadan bereli mat sarı vermen doğru değil. Madem içi hep aynı. Ön ve arkada iki tür limonu karışık istifleyebilirdin dedim.

Böyle dedim ama gel de bunu bu yüzsüz esnafa anlat. Sen ne dersen de. O bildiğini okuyor. Dediğimin tek faydası, doldurduğu mat limonların içine üst taraftan üç beş tane sapsarı olanlardan koydu. Parayı verip ayrıldım. Poşetteki limonlara nasıl vermiş diye bakmadım. Gelip mutfağa koydum.

Hoş, sair zamanlarda da limonla işim olmaz. Bazılarının yaptığı gibi su içer gibi limon sıkmam. İçini yemem. Hiç görmesem, limon yok mu demem. Bazen limon sıkmadım demeyeyim diye çorbanın içine birkaç damla damlatırım. Kısaca limonla muhabbetim yemeğe tuz koymak gibi.

Burada hâlâ pazardan alışveriş yapıyorsun. Kana kana bıkmadın mı denebilir. Böyle diyene el hak haklısın derim. Ger gör ki pazardan almam gereken bir şey için pazara girince, buradan markete gitmeye gerek yok. Şunu da alıvereyim diyorum bazen. Her aldığımda da pişmanlık duyarım. Bu sahtekarlıkla bizden bir cacık olmaz derim kendi kendime. Bu pazarcının diğerlerinden farkı yüzsüzlüğü.

Ramazan Mesaisi

Günümüzde ramazan ayı kış günlerine denk geldiği için çok uzun oruç tutulmuyor. Tutulan oruç uzun yaz günleri gibi zorlayıcı değil.

Eskiye oranla oruç tutan sayısında azalma olsa da ramazan iklimi bu toplumda yaşamaya devam ediyor. Kurumlarda ve okullarda azımsanmayacak oranda oruç tutanlar var.

Tutmak isteyen için bu mevsimde oruç zorlayıcı olmasa da sahura kalkma, ister istemez uykuyu bölüyor. Sahura kalkan çoğu kişide uyku problemi baş gösteriyor. Çoğu kimse işinde uykulu duruyor. Biraz oturma imkanı olan gözlerini yumup kestirmeye kalkıyor. Gözü uykuda olunca muhabbet ortamı da olmuyor, gözü kimseyi de görmek istemiyor. Hal hatır sormaya kalksan uykusuzum, uykuyu alamadım cevabı alıyorsun. Kısaca, öğrencisinde ve öğretmeninde bir uykulu hal var. Gözünü yummayan da derin düşünce içerisine dalıyor. Teşbihte hata olmazsa güz bülücü gibi kenar köşede pinekliyor.

Kısaca oruç tutanların çoğunda sahurdan kaynaklı bir uykusuzluk hali var. Aynı zamanda sabahtan akşama bir şey yiyip içememenin verdiği psikolojik bir açlık ve susuzluk hali var. Bu ikisi ister istemez mesaide efor düşüklüğüne sebebiyet vermekte.

Kendi adıma, tuttuğum oruçtan dolayı açlık ve susuzluk hissetmiyorum. Çünkü oruçlu olmadığım zamanlarda da sabah ve akşam olmak üzere zaten iki öğün yiyorum. Sadece yiyip içmemenin verdiği psikolojik bir durum söz konusu oluyor zaman zaman. Uyku problemi de yaşamıyorum. Oturunca bazen uyku hali baş gösterse de uykusuzluk da çok sorun değil benim için. Ama toplumun büyük çoğunluğunda bir uyuşukluk halini gözlemliyorum. Şen şakrak halimi gören de sen oruç tutmuyor musun dediği olur. Onlara göre oruçlu isen düşünüp duracaksın. Bu da bana ters.

Uykuyu alamıyorum, uykum bölünüyor deyip sahura kalkmayanlarda da sahura kalkamadım düşüncesi hakim oluyor. Yani sahura kalsa bir dert, kalkmasa bir dert.

Üstelik sorun sadece uykuyu alamama ve verim düşüklüğü değil. Mesaisi olmayan çoğu kişinin ya da mesaisi olduğu halde sahurdan sonra biraz yatanları bekleyen en büyük tehlike kilo alma ve göbeğin çıkması. Ramazanda kilo vereceğimiz yerde çoğumuz kilo alıyor. Çünkü iftarda yediğimiz envaiçeşit yemeği hareketsizlikten dolayı yatmadan önce eritemiyoruz. Tok halde yatağa yatıyoruz. Sahurda yiyip içmenin ardından yine tok yatağa giriyoruz. Tok halde yatmak kilo almak için birebir. En güzeli mideyi biraz eritmeden yatağa girmemek.

Çözüm nedir derseniz, ramazanda uyku problemini çözmenin ve işte verimli olmanın yolunun ramazan mesaisi olduğunu düşünüyorum. Ramazan mesaisi de bize yabancı değil. Bunun örneğini geçmişte büyüklerimiz uygulamış.

Küçükken hatırlarım. Geçimini çiftçilikle sağlayan eski insanlar, ekin harman işleri ramazan ayına denk geldiği zaman sahuru yapar yapmaz küçükler yatağa girerken, büyükler zifiri karanlıkta evinden çıkar, atı arabayı hazırlar, çifte çubuğa giderdi. Öğleye kadar çalışır. Öğle gibi istirahate çekilirdi. Böylece hem orucunu tutar hem de vücudu bitkin düşmezdi.

Tecrübeyle sabit bu mesaiyi pekala günümüzde de uygulamak mümkün. Ramazan ayına özgü olacak şekilde mesaiyi sahurdan sonra başlatıp öğle saat 14.00 gibi mesaiyi bitirmektir.

Çoğunluğun saat beşte sahuru yaptığı, imsakın da saat altıda başladığı düşünülürse mesaiyi 07.00-07.30'da başlatmak gerek. 14.00 gibi de herkes evinin yolunu tutar, iftara kadar istirahat yapar. Kadınsa iftarını hazırlar.

Bu dediğim hem büyükler hem de küçükler yani öğrenciler için uygulanabilir. Büyükler için olmasa da pekala okullar için düşünülebilir. Bu şekil giriş ve çıkışa, pekala ramazan Genelgesi içerisinde yer verilebilirdi. Bu mesainin oruçluya kolaylık kadar verimi de artıracağını düşünüyorum.