21 Şubat 2026 Cumartesi

Kabe'de Hacılar İlahisi

Celal Karatüre imiş adı. Türkiye onu kısa videolarda arkadaşlarıyla çatkapı ilahi okurken tanıdı. 

Kısa zamanda tüm Türkiye'de meşhur oldu.

Farklı format farklı ortamda ilahi okumalar. 

Ses güzel. İlahiler de güzel okunuyor.

Kısa zamanda Türkiye'nin tanınan ve sevilen kişileri oldular.

TV'ci Özlem Gürses'in "Mezdeke Grubu gibiler" benzetmesiyle gündeme tekrar oturdu bu grup.

Bulundukları ortam ve okudukları ilahilere eyvallah demekle birlikte bu gruba dair görüşümü söylemeden geçemeyeceğim. 

Celal Karatüre'nin bir grup arkadaşıyla birlikte icra ettiği ilahiyi iki bölümde ele almak isterim. Çünkü ilk çıktığı anki verdiği mesajla sonraki mesajını farklı anladım.

Şöyle ki: Evli erkek arkadaşlarıyla buluşacağım diye hanımından izin ister. Hanımı arkadaşlarıyla buluşmasına izin vermek istemez. Devreye, bir grup arkadaşıyla ilahi okuyarak Sayın Celal Karatüre giriyor. Gelen sese kapı açılınca, gördüğü manzara, hanımının çok hoşuna gider ve kocasının arkadaşlarının yanına gitmesine izin verir. Çünkü arkadaşları olarak eve kadar gelenler ilahi okuyor. Hanımında oluşan kanaat; kocası, içkili ve kumarlı yere gitmeyecek. İlahi okuyan kişilerin yanına gidecek. Bunlardan da zarar gelmez diye düşünüyor hanımı. Hatta bu durum hoşuna gidiyor. Öyle ya kocası namaza gidecek. 

Hatta bazıları ilahi sesiyle birlikte başına namaz takkesi geçiriyor.

Aynı şekilde anne ve babasının evden çıkmasına izin verilmeyen gençler de aynı yolu izliyor. İlahi sesini duyan her evden izin çıkıyor.

Bu tür video sayısı bir değil, beş değil. İlk zamanlarda izin koparma amaçlı olarak ilahi ve ilahi okuyanlar alet ediliyor.

Son videolarda ise Celal Karatüre her türlü esnafın yanına ve etkinliklere ilahi okuyarak eşlik ediyor. 

Hasılı ilk videolar, evden çıkmasına izin verilmeyenlere evden izin çıkması için bir aparat görevi görürken son videolar çatkapı tamamen ilahi söylemeye yönelik. 

Gollük Pas

Kim ne derse desin, Türkiye Cumhuriyetinin ayakta kalması, ülkede taşların oturması veya oturmaması hepten kutuplaşmaya bağlı. Yok yere suni gündemlerin ortaya çıkması ya da çıkarılması hep bu kutuplaşmanın bir göstergesi.

Öyle görünüyor ki kutuplaşma olmadan bu ülke yönetilemez, bu ülke ayakta kalamaz. Kutuplaşıp ikiye bölüneceğiz ki esas gündemden uzak kalalım. Herkes safını belirlesin, bundan kendimize pay çıkaralım ve kolay yönetilelim.

Aslında her kutuplaşma, birilerinin ekmeğine yağ sürmek ve birilerinin mevzi kazanmasına zemin hazırlamaktır.

Bu genel ve kısa girişten sonra sadede geleyim. Malumunuz ramazan ayı ile birlikte MEB, gönderdiği genelge ile okullarda bir dizi ramazan etkinliklerinin yapılmasını istedi. Bir kesim vaveylayı kopardı. Vay efendim, bu genelgenin Anayasada dayanağı yok. Laikliğe aykırı. Ortada bir dayatma var” türünden açıklamalara yer verdiler. Bu kesim laik ve seküler kesim. Bunların işaret fişeğine cevap verilmezse olur mu? Hemen dindar mütedeyyin ve İslamcı kesim, “İşte bunlar din düşmanı. Ramazan etkinliğinden rahatsızlıklarını dile getirdiler. İçlerinde biriktirdiklerini dışa vurdular. Bunların eline fırsat geçse neler yapar neler” diyerek karşı cevap verdiler.

İşte size bir kutuplaşma. Bu kutuplaşmanın kazananı ve mevzi edineni dindar ve mütedeyyin kesim olacaktır. Çünkü bu toplumun dokusunda din her daim önemli bir yere sahip. Din ve dini değerler üzerinden yapılan tartışmalar sonucu, ortaya çıkan kutuplaşmadan dolayı dindar kesim ve bu kesimin oylarına talip olanlar, rekabete daima 1-0 önde başlarlar ve hep kazanan kesim olurlar.

Burada sorgulanması gereken laik ve seküler kesimin bayraktarlığını yapanlar. Gerçekten bunların amacı ne? Bu toplumun değerlerine yabancı bir çizgi izleyerek ellerine ne geçiyor. Hep kaybeden taraf olacaklarını bile bile bu topa niçin giriyorlar. Burası düşündürücü. Bu laik ve seküler kesimin, yaptıkları ve açıklamalarıyla, hanelerine bir eksi daha yazılacağını bilmemeleri mümkün değil. Acaba laik ve seküler kesim kutuplaşma uğruna özellikle mi böyle topa giriyorlar ve dindar kesime al da at diye gollük pas veriyorlar. Gerçekten laik ve seküler kesimi anlamak zor. Acaba danışıklı döğüş mü yapılıyor bu toplumda. Biz din adına yapılan her şeye karşı çıkalım. Siz safları biraz daha sıkılaştırın diye bile bile mi yapılıyor diye düşünmeden edemiyor insan.

Akıllı insan bir işe kalkışırken bu işe kalkışmanın sonuçlarını da düşünmesi gerekir. Görünen o ki ya düşünmüyorlar ya da özellikle yapıyorlar.

Eğer laik ve seküler kesim bu toplumda söz sahibi olmak istiyorsa bu toplumun önem atfettiği değerlerle yüzleşmesi gerekir. Topluma ve o toplumun değerlerine rağmen başarıya ulaşmaları mümkün değil. Geçmişten günümüze her boks maçında nakavt olan boksör gibi dayak yemelerine rağmen laik ve seküler kesim, bu toplumun değerlerini kaşımaya devam ettiğine göre belli ki kendilerine verilen rolü oynuyorlar. Biz kaşıyacağız. Bu sayede siz mevzi edineceksiniz demektir bunun Türkçesi.

Bu durum sadece laik seküler kesim ile dindar ve mütedeyyin insanın kutuplaşmasından ibaret değil. Diplomaside, siyasette ve mazlumların yanında olmak gibi. Eğer söz ve eylemlerimizle sonuçta hep birilerine zarar veriyorsak ve bu zarardan ibret almayıp aynı hata ve yanlışlara devam ediyorsak, bunun ceremesini hep bir kesim çekiyorsa ve hep karşı çıktığımız kazanıyorsa burada bu tip kimseler kime çalışıyor diye düşünülmeli. Düşündüğünü ortaya koyup hep sureti haktan görünmeyi meslek edinenlerin gizli bir ajandası olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Öyle ya söz ve eylemlerimizle mangalda kül bırakmayıp sürekli kükrersek bu kükremenin ceremesini hep birileri çekiyorsa böylelerine ne ayaksın denmeli belki de.

20 Şubat 2026 Cuma

Hafız İçişleri Bakanı ve Başörtülü Vali

Orta iki ya da üçüncü sınıfta okurken zaman zaman maç seyretmek, Türk filmi izlemek ve çay içmek için okulun karşısında Beşyol mevkiindeki adı kıraathane olan çay ocağına giderdik. Buranın müşterileri ağırlıklı olarak öğrenci idi.

Kıraathanede tavla, okey gibi oyunlar yoktu. Gündüz televizyon kapalı. Çünkü yayın yoktu. Akşam beş gibi TRT 1 yayını başlardı.

Buranın müşterileri burada çayını yudumlarken, sigara içenler de sigarasını tüttürürdü.

Bir sabah müdür başyardımcısı, birkaç müdür yardımcısı ile birlikte bu çay ocağını bastı. Tümü öğrenci olanların öğrenci kimliklerini aldılar.

Az sonra ders başladı. İkinci ya da üçüncü saatte, sınıflardan tek tek çay ocağında yakalanan kişiler müdür başyardımcısı odasına çağrıldı.

Müdür başyardımcısının odasının önü anam babam günüydü. Son yedinci (12.sınıf) sınıflardan başlayarak her biri başyardımcısı odasına sırayla çağrılarak müdür ve tüm yardımcıların huzurunda kurulan mahkeme ile her bir öğrenci hesap verdi. Sonucunda mahkumiyet olmasa da her gire, ilgili müdür yardımcısından dayağı yiyerek yüzü kıpkırmızı bir şekilde sınıfını boyladı.

Sıra bize geldi. Orta iki ya da orta üç öğrencisi olsak da yaşımız 18'in üzerindeydi. Özellikle beni epey bir sorguladılar. Her bir yargıç soru sordu. Hazırlanan iddianamede neler yoktu ki... "Çay ocağına niçin gitmiştim. Sigara içiyor muydum. Bir de hafız olacaktım. Yurtta kalıyordum. Üstelik sınıf başkanıydım. Sınıf başkanından alınmalıydım. Ne işim vardı orada? Hele hafız birinin ne işi vardı çay ocağında" gibi soru ve değerlendirmeler daha doğrusu suçlamalar yönelttiler.

Sonuçta ne kadar ikna edici cevaplar versem de beyhude çabaydı benimki. İlgili müdür yardımcısından Osmanlı tokadı yemekten kurtulamadım. Sigara içmediğim halde -ki sigara içmezdim lise boyunca- ilaveten iki tokat da müdür başyardımcısından yedim. Çünkü "Ben bunu sigara içerken gördüm" dedi.

Hasılı, hafız olmam üzerinde çok duruldu. Öyle ya bir hafızın ne işi vardı çay ocağında. Gerçi sorgu esnasında, müdürün, "Bunu sınıf başkanlığından alacaksın" talimatını alan müdür yardımcısı, beni bir güzel dövdükten birkaç gün sonra başkanlığı bırakmak için odasına gittiğimde, "Boş ver müdürü. Ara sıra kahvehaneye ben de gidiyorum. Ben orada müdür döv dediği için dövdüm seni. Başkanlığa devam et. Kusura bakma" demişti.

Anlatmak istediğim, sınıf başkanlığı görevimi yapıp yapmamak değil. Çay ocağında çay içmem, sınıf başkanlığı ve hafızlığım gündeme geldi. Güya bir de hafızdım güya sınıf başkanıydım. Nasıl giderdim çay ocağına.

Buradan hafız İçişleri Bakanına, ilk başörtülü Vali ve Bakan Yardımcısı'na gelmek istiyorum. Bürokraside hafız da olabilir başörtülü mülkiyeci de. İnsanların ilave özellikleri olabilir. Hem başörtüsü takabilir hem de hafız olabilir. Çok güzel Kur'an okuyabilir. İHL ve ilahiyat mezunu olabilir.

Bürokratı değerlendirirken, bir yere atarken; okulunu, giyinişini, Kur'an bilgisini ön plana çıkarmamak gerek. Bürokratları işini iyi yapması ya da yapamaması yönüyle değerlendirmek lazım. İşini iyi yaparsa takdir eder, beceremezse eleştiriye tabi tutulur.

Hafızlık ve başörtüsü ön plana çıkarılırsa milletin suçlaması eksik olmaz. "Şunun yaptığına bak. Bir de hafız olacak. Başörtülü. İlahiyat ve İHL mezunu" demek suretiyle, kişiyi görevinden ziyade bizim ön plana çıkardığımız özellikleriyle vurmaya kalkışabilirler. Bırakalım kişiler, atandıkları görevlerini en güzel şekilde ifa etsinler. Görevlerini en güzel şekilde ifa ederlerse memleketin faydasına olur. Yok, yapamazlarsa bunun ceremesini bu ülke çeker. Ekstre olarak hafızlık, başörtüsü, İHL ve ilahiyat konuşulmak suretiyle bu unvan, giyim ve okullar yara alabilir.