21 Şubat 2026 Cumartesi

Gollük Pas

Kim ne derse desin, Türkiye Cumhuriyetinin ayakta kalması, ülkede taşların oturması veya oturmaması hepten kutuplaşmaya bağlı. Yok yere suni gündemlerin ortaya çıkması ya da çıkarılması hep bu kutuplaşmanın bir göstergesi.

Öyle görünüyor ki kutuplaşma olmadan bu ülke yönetilemez, bu ülke ayakta kalamaz. Kutuplaşıp ikiye bölüneceğiz ki esas gündemden uzak kalalım. Herkes safını belirlesin, bundan kendimize pay çıkaralım ve kolay yönetilelim.

Aslında her kutuplaşma, birilerinin ekmeğine yağ sürmek ve birilerinin mevzi kazanmasına zemin hazırlamaktır.

Bu genel ve kısa girişten sonra sadede geleyim. Malumunuz ramazan ayı ile birlikte MEB, gönderdiği genelge ile okullarda bir dizi ramazan etkinliklerinin yapılmasını istedi. Bir kesim vaveylayı kopardı. Vay efendim, bu genelgenin Anayasada dayanağı yok. Laikliğe aykırı. Ortada bir dayatma var” türünden açıklamalara yer verdiler. Bu kesim laik ve seküler kesim. Bunların işaret fişeğine cevap verilmezse olur mu? Hemen dindar mütedeyyin ve İslamcı kesim, “İşte bunlar din düşmanı. Ramazan etkinliğinden rahatsızlıklarını dile getirdiler. İçlerinde biriktirdiklerini dışa vurdular. Bunların eline fırsat geçse neler yapar neler” diyerek karşı cevap verdiler.

İşte size bir kutuplaşma. Bu kutuplaşmanın kazananı ve mevzi edineni dindar ve mütedeyyin kesim olacaktır. Çünkü bu toplumun dokusunda din her daim önemli bir yere sahip. Din ve dini değerler üzerinden yapılan tartışmalar sonucu, ortaya çıkan kutuplaşmadan dolayı dindar kesim ve bu kesimin oylarına talip olanlar, rekabete daima 1-0 önde başlarlar ve hep kazanan kesim olurlar.

Burada sorgulanması gereken laik ve seküler kesimin bayraktarlığını yapanlar. Gerçekten bunların amacı ne? Bu toplumun değerlerine yabancı bir çizgi izleyerek ellerine ne geçiyor. Hep kaybeden taraf olacaklarını bile bile bu topa niçin giriyorlar. Burası düşündürücü. Bu laik ve seküler kesimin, yaptıkları ve açıklamalarıyla, hanelerine bir eksi daha yazılacağını bilmemeleri mümkün değil. Acaba laik ve seküler kesim kutuplaşma uğruna özellikle mi böyle topa giriyorlar ve dindar kesime al da at diye gollük pas veriyorlar. Gerçekten laik ve seküler kesimi anlamak zor. Acaba danışıklı döğüş mü yapılıyor bu toplumda. Biz din adına yapılan her şeye karşı çıkalım. Siz safları biraz daha sıkılaştırın diye bile bile mi yapılıyor diye düşünmeden edemiyor insan.

Akıllı insan bir işe kalkışırken bu işe kalkışmanın sonuçlarını da düşünmesi gerekir. Görünen o ki ya düşünmüyorlar ya da özellikle yapıyorlar.

Eğer laik ve seküler kesim bu toplumda söz sahibi olmak istiyorsa bu toplumun önem atfettiği değerlerle yüzleşmesi gerekir. Topluma ve o toplumun değerlerine rağmen başarıya ulaşmaları mümkün değil. Geçmişten günümüze her boks maçında nakavt olan boksör gibi dayak yemelerine rağmen laik ve seküler kesim, bu toplumun değerlerini kaşımaya devam ettiğine göre belli ki kendilerine verilen rolü oynuyorlar. Biz kaşıyacağız. Bu sayede siz mevzi edineceksiniz demektir bunun Türkçesi.

Bu durum sadece laik seküler kesim ile dindar ve mütedeyyin insanın kutuplaşmasından ibaret değil. Diplomaside, siyasette ve mazlumların yanında olmak gibi. Eğer söz ve eylemlerimizle sonuçta hep birilerine zarar veriyorsak ve bu zarardan ibret almayıp aynı hata ve yanlışlara devam ediyorsak, bunun ceremesini hep bir kesim çekiyorsa ve hep karşı çıktığımız kazanıyorsa burada bu tip kimseler kime çalışıyor diye düşünülmeli. Düşündüğünü ortaya koyup hep sureti haktan görünmeyi meslek edinenlerin gizli bir ajandası olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Öyle ya söz ve eylemlerimizle mangalda kül bırakmayıp sürekli kükrersek bu kükremenin ceremesini hep birileri çekiyorsa böylelerine ne ayaksın denmeli belki de.

20 Şubat 2026 Cuma

Hafız İçişleri Bakanı ve Başörtülü Vali

Orta iki ya da üçüncü sınıfta okurken zaman zaman maç seyretmek, Türk filmi izlemek ve çay içmek için okulun karşısında Beşyol mevkiindeki adı kıraathane olan çay ocağına giderdik. Buranın müşterileri ağırlıklı olarak öğrenci idi.

Kıraathanede tavla, okey gibi oyunlar yoktu. Gündüz televizyon kapalı. Çünkü yayın yoktu. Akşam beş gibi TRT 1 yayını başlardı.

Buranın müşterileri burada çayını yudumlarken, sigara içenler de sigarasını tüttürürdü.

Bir sabah müdür başyardımcısı, birkaç müdür yardımcısı ile birlikte bu çay ocağını bastı. Tümü öğrenci olanların öğrenci kimliklerini aldılar.

Az sonra ders başladı. İkinci ya da üçüncü saatte, sınıflardan tek tek çay ocağında yakalanan kişiler müdür başyardımcısı odasına çağrıldı.

Müdür başyardımcısının odasının önü anam babam günüydü. Son yedinci (12.sınıf) sınıflardan başlayarak her biri başyardımcısı odasına sırayla çağrılarak müdür ve tüm yardımcıların huzurunda kurulan mahkeme ile her bir öğrenci hesap verdi. Sonucunda mahkumiyet olmasa da her gire, ilgili müdür yardımcısından dayağı yiyerek yüzü kıpkırmızı bir şekilde sınıfını boyladı.

Sıra bize geldi. Orta iki ya da orta üç öğrencisi olsak da yaşımız 18'in üzerindeydi. Özellikle beni epey bir sorguladılar. Her bir yargıç soru sordu. Hazırlanan iddianamede neler yoktu ki... "Çay ocağına niçin gitmiştim. Sigara içiyor muydum. Bir de hafız olacaktım. Yurtta kalıyordum. Üstelik sınıf başkanıydım. Sınıf başkanından alınmalıydım. Ne işim vardı orada? Hele hafız birinin ne işi vardı çay ocağında" gibi soru ve değerlendirmeler daha doğrusu suçlamalar yönelttiler.

Sonuçta ne kadar ikna edici cevaplar versem de beyhude çabaydı benimki. İlgili müdür yardımcısından Osmanlı tokadı yemekten kurtulamadım. Sigara içmediğim halde -ki sigara içmezdim lise boyunca- ilaveten iki tokat da müdür başyardımcısından yedim. Çünkü "Ben bunu sigara içerken gördüm" dedi.

Hasılı, hafız olmam üzerinde çok duruldu. Öyle ya bir hafızın ne işi vardı çay ocağında. Gerçi sorgu esnasında, müdürün, "Bunu sınıf başkanlığından alacaksın" talimatını alan müdür yardımcısı, beni bir güzel dövdükten birkaç gün sonra başkanlığı bırakmak için odasına gittiğimde, "Boş ver müdürü. Ara sıra kahvehaneye ben de gidiyorum. Ben orada müdür döv dediği için dövdüm seni. Başkanlığa devam et. Kusura bakma" demişti.

Anlatmak istediğim, sınıf başkanlığı görevimi yapıp yapmamak değil. Çay ocağında çay içmem, sınıf başkanlığı ve hafızlığım gündeme geldi. Güya bir de hafızdım güya sınıf başkanıydım. Nasıl giderdim çay ocağına.

Buradan hafız İçişleri Bakanına, ilk başörtülü Vali ve Bakan Yardımcısı'na gelmek istiyorum. Bürokraside hafız da olabilir başörtülü mülkiyeci de. İnsanların ilave özellikleri olabilir. Hem başörtüsü takabilir hem de hafız olabilir. Çok güzel Kur'an okuyabilir. İHL ve ilahiyat mezunu olabilir.

Bürokratı değerlendirirken, bir yere atarken; okulunu, giyinişini, Kur'an bilgisini ön plana çıkarmamak gerek. Bürokratları işini iyi yapması ya da yapamaması yönüyle değerlendirmek lazım. İşini iyi yaparsa takdir eder, beceremezse eleştiriye tabi tutulur.

Hafızlık ve başörtüsü ön plana çıkarılırsa milletin suçlaması eksik olmaz. "Şunun yaptığına bak. Bir de hafız olacak. Başörtülü. İlahiyat ve İHL mezunu" demek suretiyle, kişiyi görevinden ziyade bizim ön plana çıkardığımız özellikleriyle vurmaya kalkışabilirler. Bırakalım kişiler, atandıkları görevlerini en güzel şekilde ifa etsinler. Görevlerini en güzel şekilde ifa ederlerse memleketin faydasına olur. Yok, yapamazlarsa bunun ceremesini bu ülke çeker. Ekstre olarak hafızlık, başörtüsü, İHL ve ilahiyat konuşulmak suretiyle bu unvan, giyim ve okullar yara alabilir.

B Grubu Soruları Hep mi Zor Olurdu?

Lisenin zorunlu olmadığı, sınıfta kalmanın olduğu eski yıllarda öğretmenlerin yaptığı yazılıların bir anlamı vardı. Öğretmen, geçer not almayan öğrencinin gözünün yaşına bakmaz. Öğrenci sınıf tekrarına kalırdı.

O zamanlarda öğretmenler sınavlarda A ve B grubu şeklinde en az iki grup yaparlardı. Bazı öğretmenler işi biraz abartır, dört grup yapardı.

Her sınav sonrası B grubu olan öğrenciler, "B grubu soruları daha zordu" şeklinde serzenişte bulunurdu. Bazı öğrenciler "A grubu olsaydım, 100 alırdım" derdi.

Öğretmenler izah ederken iki grubun soruları da eşit dese de gel bunu B grubu öğrencilerine anlat. 

Öğrencilerin bu serzenişinden bıkan rahmetli Süleyman Uğur, tefsir sınavında bana iki grubu da bırakır, "Ramazan, ikisini de yap. Hangisinden yüksek alırsan, onu vereceğim. Bir de A ve B grubu şeklinde sorduğum soruları test edeceğim. A grubundan yüksek alırsan, demek ki B grubu daha zormuş diyeceğim" derdi.

40-45 dakikalık derste sınıf tek gruptan sınav olurken ben her iki grubu da yapardım.

Sonuçlar okunurken benim yaptığım her iki grubu da okurdu. "Gördüğünüz gibi B grubu zor değilmiş. Ramazan her iki gruptan da 100 puan aldı" derdi. Sınıf da özellikle B grubu olanlar da itirazı bırakırdı.

Buradan Fenerbahçe ve Galatasaray maçlarına geleceğim. Takımlardan biri Şampiyonlar Liginde, diğeri de Avrupa Liginde oynuyor. 
Maçla aranız nasıl bilmiyorum. Benim de pek ilgim yok. Sadece GS'nin Avrupa maçlarını, bazen FB'nin maçlarını ve milli takımın maçlarını izlerim. Her hafta oynanan lig maçı sonrası sonuç ve puan durumuna bakarım.

GS hangi Avrupa takımıyla oynasa çoğu FB'li yorumcu, "GS'nin yendiği takım eski takım değil. Zayıf anında yendi. FB'nin rakibi öyle mi? Kadro değeri çok yüksek bir takımla oynadı" yorumunu yapar.

Hızlarını alamayıp Ajax eski Ajax değil. Atletico Madrid eski Atletico Madrid değil. Liveerpol eski Liveerpol değil diyorlar. FB'nin oynadığı takımın kadro değerini ön plana çıkarıp yenilginin gerekçesini bulmaya çalışıyorlar.

GS mahalle takımı diyebileceğimiz bazı takımlara yenilince, "Yenildiği ve fark yediği takımın kadro değerine bak. Bir de Avrupa fatihi derler. Bu takıma da yenilir mi" diyorlar.

Avrupa maçlarını bir tarafa bırakalım. Süper Lig maçlarına gelince, yine çoğu FB'lilerin gözü GS maçlarında. Yapı, sistem, hakem gibi mazeretlerden geçtim. Her Avrupa maçı öncesi ve sonrası GS'nin iç sahada oynadığından, FB'nin zorlu deplasmana gittiğinden, fikstürün GS'yi kolladığından dem vurur. 

İşin garibi 2025-2026 fikstürü çekilirken GS fikstür çekmemiş. Her kulüp çekmiş. Geriye kalan ise GS'nin fikstürü olmuş. Durum bu iken çoğu FB'lilerin mazeret üretme, gerekçe bulması bir türlü bitmiyor.

FB'liler GS'i takip edip GS'in başarılarına burun kıvırmayı bıraksa, GS başarısız olduğu zaman alenen sevinmeyi bıraksa, GS'nin fikstüründen ziyade kendi fikstürlerine baksalar, GS'nin oynadığı maçtaki hakem hatalarını bırakıp kendi maçlarına odaklansalar başarılı olacaklarına inanıyorum. 

Burada şu hakkı da teslim edeyim. FB bir Avrupa takımına yenildiği zaman aşırı sevinç gösterisi yapan GS'li sayısı da az değil. Her iki kulüp taraftarı ve yorumcusu da bu konuda yanlış yapıyor. Halbuki her iki kulübün Avrupa galibiyetleri ülke puanının artması demek. Bu mesele milli bir mesele olarak görülmeli.

GS olsun FB olsun Türkiye liginde gösterdikleri rekabet istikrarını Avrupa takımlarında gösteremiyor. Bir bakmışsın bir maçta çok iyi oynuyorlar, diğer maçta ise tel tel dökülüyorlar. Bir bakmışsın kadro değeri yüksek bir Avrupa takımını dize getiriyorlar. Bir bakmışsın adı sanı duyulmamış ve kadro değeri düşük bir takıma yeniliyorlar. Bu da bu iki kulübün de iyi bir istikrar yakalayamadığını gösteriyor.

Burada şunu da söyleyeyim. Her maçı illa favori takım alacak diye bir şey yok. Öyle olsa maç yapmaya gerek yok. Yeri gelir favori olmadığın bir maçı alırsın, yeri gelir favori olduğun bir maçı kaybedersin. Çünkü top yuvarlaktır. Her maç üç seçeneklidir. Önemli olan kaybettiğin maçta da iyi futbol oynamaktır.

İşi fazla uzatmayayım. FB'li çoğu yorumcu ve taraftarlarının GS ile yatıp kalkması, yok GS'nin rakibi güçlü değildi. FB'nin rakibi çok güçlüydü gibi mazeret öne sürmeleri, bana geçmiş A ve B gruplu sınavları aklıma getirdi. Gördüğüm kadarıyla bu yorumcular göre FB daima B grubu, GS ise A grubu oluyor.