10 Şubat 2026 Salı

6 Şubat Depreminin Düşündürdükleri *

11 ilimizi etkileyen 6 Şubat depreminin 3.yılını geride bıraktık. Yıl dönümünde, Osmaniye'de yapılan konut tesliminde Sayın Cumhurbaşkanı, depremin etkisi, maliyeti ve yapılanlara dair bir dizi rakamlara yer verdi:

"Resmi rakamlara göre bu depremde 53 bin 697 insanımız vefat ederken 107 bin 213 kişi yaralı kurtuldu”.

"3,5 milyon vatandaşımızı bölgeden tahliye etmek durumunda kaldık. Deprem bölgesindeki 2 milyon 302 bin binadan yaklaşık 39 bin 555'i afet sırasında yıkıldı. 199 binin üzerinde bina ağır hasar alırken, 36 bin bina ise orta hasarlı hale geldi".

"Bu depremin ekonomimize doğrudan maliyeti 104 milyar doları, dolaylı maliyeti ise 150 milyar doları buldu. Bu tutar Türkiye'nin 2023'teki milli gelirinin yüzde 9'una tekabül etmekte".

"Bugüne kadar 433 bin 667'si konut, 21 bin 690'ı iş yeri olmak üzere toplam 455 bin 357 bağımsız bölümün inşasını tamamladık".

Bunların dışında derslik, gençler için yurt, sağlık alt yapısı ve hastane, ibadethane, müze, adalet ve emniyet binaları, huzurevleri, çocuk evleri binaları vb. yapılanlar da var. Mücbir sebeplere dayalı olarak esnaf, çiftçi ve sanayiciye verilen imkanlar... Hepsine değinip rakamlara boğmak istemiyorum. Zaten hepsine yer vermek istesem de sayfam buna el vermez.

Yapılan açıklamalardan, üç yıl gibi kısa bir zaman diliminde birçok hizmet yapıldığı anlaşılmakta. Alt yapı, üst yapı vs. derken adeta 11 ilimiz yeniden imar edildi. Harcanan para da az değil.

Yapılan bu hizmetleri küçümsemiyorum. Hatta takdir ediyorum. Kimin zerre misal bir katkısı olmuşsa teşekkür ediyorum.

Bu tespit ve hakkı teslim etmenin ardından bu afetin getirip götürdüklerine bir başka açıdan yaklaşacağım. Zaman zaman soru soracağım. Bazen de değerlendirmede bulunacağım. Tüm bunları yaparken de kimse öküzün altında buzağı aramasın.

Her ne yaparsak yapalım. Şehirleri yeniden imar edelim. Maalesef enkazın altında can veren insanlar geri gelmeyecek. Sahi bu insanlarımız niçin öldü? Unutmayalım ki ölen insanları deprem değil, yaptığımız binalar öldürdü. Niçin bu binaları zamanında depreme dayanıklı yapmadık? İsterdim ki yapılanların yanında “Şu kadar belediye başkanı, imar ve inşaattan sorumlu bu kadar belediye görevlisi, şu kadar müteahhide bu kadar ceza verdi mahkemelerimiz” şeklinde rakamlara da yer verilseydi. Çürük çarık binalardan dolayı ceza alan var mı bunu da bilmiyoruz. Bildiğim, 99 depreminde hapis cezası alan Veli Göçer vardı. O da cezaevinde cezasını çekerken vefat etti. Başka da varsa bilmiyoruz. Ama görünen o ki koca 99 depremi bir Veli Göçer’e yıkıldı.

“Yıkılan binalar eski yönetmeliğe tabi ve eski hükümetler zamanında yapıldı” denerek sorumluluktan kaçınılmaz. Elbette geçmiş çürük çarık binalara onay verenlerin sorumluluğu var ama devlette devamlılık esastır. Ceza ve sorumluluk müteselsilen icra edilir. Ama bizde yapanın yanına kâr kalıyor daima. Üstelik güçlü figürlere hiç dokunulmuyor. Üç beş müteahhide ceza keserek günü kurtarıyoruz.

Bırakalım depremde yıkılan evleri. Bizim tüm sağlam binalarımızın ömrü en fazla elli yıl. Niçin babadan toruna evladiyelik, yıkılmayan ev ve binalarımız yok. Yazık değil mi gidenlere. Yazık değil mi depremde yerle bir olan binaları imar etmek için harcanan milyar dolarlara. Sahi niçin işimizi, evimizi, barkımızı düzgün yapmıyoruz? Bu durum niçin Avrupa ülkelerinde görülmüyor da bina çökmeler, depremde yıkılan evler sadece İslam ülkelerinde görülüyor? Avrupa’da yüzyılı aşkın binalar dimdik ayakta ve hala kullanılıyorken bizde niçin yüzyıllık binalarımız yok? Yeni yapılan depreme dayanıklı deprem evleri depreme dayanıklı olacak mı? Mesela bu evler yüzyıllara meydan okuyabilecek mi?

Niçin yıkılmak üzere ya da eskidi yenileyelim, kentsel dönüşüm adı altında sürekli yık-yap yapıyoruz? Unutmayalım ki her yeni bina şehrin dokusunu değiştiriyor. Şehrin kültürü, dokusu ve tarihi yok oluyor. Her yerimiz beton yığını. Beton evler dışında başka ev yapmayı bilmiyor muyuz? Deprem olduğu zaman kamerayla depremi ne zaman izleyeceğiz? Ne zaman en ufak bir sallantıda kendimizi dışarı atmayacağız? Yöreye, bölgeye ve sünnetullaha uygun yıkılmayan evleri görebilecek miyiz? Ne zaman bizde olduk bir Japonya diyeceğiz?

Hasılı, her deprem sonrası yeni binalar yapmak, şehri yeniden imar etmek marifet değil. Marifet, yıkılmayan, depremde can kaybının olmadığı depremlere şehirleri hazır etmektir. Her deprem sonrası kurtarma ekibinin ve siyasi erkanın deprem bölgesinde arzı endam etmesi marifet değil. Marifet, deprem sonrası deprem bölgesine gitmeye ihtiyaç hissetmeyecek bir ortamı oluşturmaktır. İnşallah bunları da görürüz. Ömrümüz bina yıkarak ve yaparak geçmez. Tüm kazancımızı hep binaya dökmeyiz.

*12.02.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

9 Şubat 2026 Pazartesi

Ayakların Zekatı

1979 yılından beri tanışıklığım var. Şen şakrak, arkadaş canlısı biri. Aynı zamanda atletik bir vücuda sahip idi. Okul döneminde izci bile olmuşluğu var.

İyi de sigara içerdi. Herkesin yanında içmezdi. İçmek için zula yerleri seçerdi. Fuarın arka kapısında karayollarına ait panoyu mesken edinmişti sigara içme yeri olarak. Sigara içmeye de yalnız gitmezdi. Sigara içmememe rağmen yanında beni de götürürdü.

Uzun yıllar içti sigarayı. Yemen tiryakisi gibiydi. Sonradan gizli gizli içmeyi de bıraktı. Alenen içmeye başladı. Asansörde bile içtiği söylenir.

Gel zaman git zaman bıraktı sigarayı. Bir attı, bir daha eline almadı. Tiksindi desem yeridir. Sigara içenleri görünce de "Allah kurtarsın. Şükür ben bıraktım" diye dua eder.

Giderekten hareketi de bıraktı. Gittikçe kilo aldı. Kiloyu hiç dert edinmedi. Kaç kilosun dediğim zaman da belli değil mi diyerek kilosunu söylemekten kaçınıyor. 

Fırsat buldukça kestiriyor. Otururken terliyor. 

Birkaç defa şu arabayla gidip gelmeyi bırak, lütfen biraz yürü. Ayakların açılsın. Günde yarım saat yürümekle bu işe başla. Yürüme imkanın varken yürü. Yarın bu ayaklar bu vücudu çekmez. O zaman yürüyeyim desen bile ayaklar işlevini kaybeder dememe rağmen yürümeye hiç zaman ayırmadı. 

Şimdi yürümek istiyor. Fakat ayağı pek izin vermiyor. Çünkü ayağının bir tanesi acıyor. 

Bu derece kilo almasında, hareketsizliğin payı kadar rahatına düşkünlük de var. Bir ara bir cenazede karşılaştık. Buğday pazarında birkaç arkadaşla birlikte çay içtik. Ayrılacağımız zaman beni Alaeddin durağına kadar arabasıyla götürecek var mı diye arabası olan birini aradı. Dediği mesafe de fazla değildi. Ama seçenekleri arasında yürüme hiç olmadığı için o kısa mesafe bile kendisine uzak bir yer görünüyor. 

Bir gün tanıdığım bir terziye uğradım. Az sonra kalkacağım zaman falan gelecek. Az bekle dedi. Hayırdır, o çarşıya pek çıkmazdı dedim. "Daralan pantolonları açtıracakmış" dedi. Pes doğrusu dedim. 

Giydiğim pantolonlar daraldı. Beni sıkmaya başladı. Biraz kilo vereyim diyeceği yerde pantolonları açtırması bile işin vehametini gösteriyor. 

Bende de durum tam tersi. Yürüyüş yapmak suretiyle kilo verdikçe pantolonlarım bolardı. Belden düşmeye başladı. Bereket kemer kullanıyorum. Pantolonlar düştükçe tanıdığım çantacıya giderek kemere bir delik açtırıyorum. 

Hem sağlık hem de vücuttaki fazlalıkları atmak için yürüyüş yapmak gerektiğini kendim nicedir uyguluyorum. Yazı konusu ediniyorum. Tanıdığım eş dosta da yürüyüş öneriyorum. Ayaklar çekerken fazla kilolardan kurtulun. Yarın bu ayaklar çekmez noktaya gelince yürümek isteseniz de yürüyemezsiniz diyorum. 

Öyle zannediyorum, fazla ve aşırı kilolu olanlar da bu vücutlarından şikayetçi. Yürümem lazım diyorlar ama bir türlü yürümeye kalkmıyorlar. 

Kendileri bilir. Ama kendilerine yazık ediyorlar. Çünkü ne kadar kilo alırlarsa o kadar nefes nefese kalırlar. Oturduklarından, kalktıklarından, yediklerinden zevk almazlar. Yarın düşüverseler bakımları da zor. Çünkü o ağır vücudu hareket ettirmek zor. 

Hasılı yürümek ayakların zekatıdır. Zekatın hakkını vermek lazım. Zamanla yarışmayanların zorunlu olmadıkça arabaya binmeyip yürümesinde fayda görüyorum. 


Gençler Sorguluyor

Oturmasını, kalkmasını ve konuşmasını bilen, akranlarına göre daha olgun davranış sergileyen bir güzellik bölümü öğrencisi, bir gün derste, "Biz güzellik bölümü öğrencileriyiz. Bu dersi ve diğer kültür derslerini niye gördüğümüzü anlamıyorum. Bize hayatımız boyunca lazım olmayacak. Bizim boşa vaktimiz alınıyor. Bu arada bir ara Kur'an'ı okumaya başladım. İçerisinde çelişkileri görünce okumayı bıraktım. Bir de insanlar alabildiğine dinden uzak. Benim çokça ateist arkadaşım var. Bunun sebebi ne olabilir" türünden bir şeyler söyledi.

Birkaç şey söyledim. Zil çaldı. Bu konuya diğer ders devam edelim dedim. Araya 15 tatili girdi. İkinci dönem bu konuya değineyim diye derse geldim. Öğrencimiz bir başka okula nakil gitmiş. Haliyle meseleyi enine boyuna konuşamadık.
*
İkinci dönem bir başka güzellik sınıfına derse girdim. Bu bölümün öğrencileri de erkek. Dersi işlerken bir öğrenci, "Ben kadın kuaförü idim. Sonradan erkek kuaförlüğüne geçtim. Bir erkeğin kadın kuaförü olması uygun mu" dedi. Erkeğin erkek, kadının da kadın kuaföre olmasını daha uygun görüyorum. Zorunlu hal başka. Erkek kuaförü varken erkeğin erkek, kadın kuaför varken kadının kadın kuaföre gitmesi daha şık olur dedim.

Ardından öğrenci "Bir zaman namaz kılardım. Şimdi bıraktım. İçimden de namaz kılmak gelmiyor. Cumaya gidiyorum ama içten gelerek kılmadığımda günah işlemiş olur muyum" dedi. Namaz kişinin Allah'a olan borcu. Tıpkı iş gibi. Her zaman işe gönüllü gidiyor muyuz? Gitmiyoruz. Nasıl ki içimden gelmiyor deyip işe gitmemezlik yapmıyorsak içimizden gelmese bile görevimizi yapmamız gerekir. İş ya da ibadet gönüllü yapılırsa verim ve haz alınır. Zoraki yapılırsa o işten ve ibadetten yeterince verim alınamaz. Namaza kendimizi vermek için okuduklarımızın anlamını düşünürsek namaza kendimizi daha iyi verebiliriz dedim.

Sonra genç devam etti: "Her cuma camilerde para toplanıyor. Sürekli cami yapılıyor. Evimin dört bir köşesinde aynı mesafede 5 cami var. Hutbelerde sürekli Gazze'den bahsediliyor. Bunlar da kabak tadı verdi" dedi. Cami fazlalığı olduğu bir gerçek. Biz israfı sadece ekmek israfı sanıyoruz. Fakat haddinden fazla cami yapmak da israftır. Ama hız kesmeden cami yapımı devam ediyor. Gazze'nin ara ara hutbe de konu edilmesi mazlumun yanında olmak bakımından iyidir ama cemaatin Gazze konusunda yapabileceği bir şey yok. Çünkü bu tamamen devletin ve diğer devletlerin işi dedim.

Hasılı, çoğu konularda özellikle dini konularda gençler çok sessiz, ilgisiz, soğuk ve mesafeli. Yalnız soğuk ve mesafeli olmaları ilgisiz oldukları anlamına gelmiyor. Ortamını buldukları zaman görüşlerini ifade edip gözlemlerini aktarabiliyorlar ve sorgulayabiliyorlar. Bu tür sorgulamaları yüzünden gençlere kızacağımıza, niye ilgisizler diye feveran edeceğimize onları anlamaya çalışmak ve dinlemek gerektiğini düşünüyorum. Gençlere kızmak yerine biz nerede hata yaptık, onlara iyi örnek olamadık diye kendimize hayıflanalım.