7 Ocak 2026 Çarşamba

Devletin Altını Oyan Oyana

Lisede okurken benden yaşça çok küçük bir arkadaşım vardı. Yollar sonra en son pandemi zamanı karşılaşmıştım. Liseyi bitirdikten sonra bir belediyede çalışmaya başlamış.

Bu görüşmenin ardından geçen gün çarşıda yine karşılaştım. Hal hatır sonrası mesai günü bu saatte burada ne arıyorsun dedim. “Abi, ben emekli oldum. Şimdi de bir esnafın yanında ona yardımcı oluyorum” dedi. Yaşın daha genç. Madem çalışmaya devam edecektin. Niye emekli oldun dedim. “Abi, ben de çalışmak isterdim. İşçi kadrosunda olunca belediyelerde çalışmaya devam etmek pek mümkün değil. Amirime, çalışmak istediğimi söyledim. Emekli olacaksın dedi. Emekliliğe yanaşmayınca mezarlıkları gösteriyorlar” dedi. Daha da kabul etmezsen seni en ücra köşeye tayinini çıkarıyorlar. Bu da emekli ol demektir” dedi.

Çalıştığın belediyede fazlalık mıydın dedim. “Yok abi, hemen yerime birini aldılar. Zaten buralar böyle. Emekliliği hak edeni emekli edip yerine birini almak mutat bizde. Yerime aldıklarına benden düşük maaş verseler, emekli olmam belediyenin lehine diyeceğim. Ama öyle değil” dedi.

Ayaküstü olunca konuşmayı fazla uzatmadık. Vedalaştık. Ortam müsait olsaydı, niye mezarlıkları gösteriyorlar diyecektim. Bir daha karşılaşınca sorarım. Mezarlıklardan kasıt, “Şu mezarlıklara bak. Hepsi kendini vazgeçilmez sanıyordu. Hepsi öldü gitti. Yani sen de vazgeçilmez değilsin. Yerine gelen de senin yaptığın işi hayli hayli yapar” demek olsa gerek.
*
Yine belediyede çalışan, çalıştığı birimin beyni mesabesinde iken EYT’den emekliliği gelen birine, emekli ol denir. Çalışan, ihtiyacı olduğundan emekli olmayacağını söyler. Aynı gün tayini 120 km uzaklıkta olan bir yere tayini çıkar. Gelen yazıda “İlgili kişinin ilişiğinin kesilerek ayrılış yazısının gönderilmesi” rica edilir.

Çalışan, tayininin çıkmasına ve tayindeki hıza şok geçirir. Ücra ve uzak olsa da tayininin çıktığı yere gitmek ister. Ne var ki tayininin çıktığı yerde barınma sorunu olduğunu öğrenince, çaresiz emekli olmaya karar verir. Kendisinden jet hızıyla emeklilik dilekçesi alınır. Birikmiş izinlerimi kullandıktan sonra emekli olayım talebini iletir. Amiri bir alicenaplık örneği sergiler. Bu isteği kabul eder. Aynı gün “Şu kişiye ait şu tarih şu sayı ile gönderilen atama kararnamesi iptal edilmiştir” yazısı gelir. Kısaca önce tayini çıkarılan sonra da tayini iptal edilip yerinde kalması sağlanan kişi yıllık izninin bitiminin ardından emekli edilecektir.

Hangi belediye diye sormayın. Türkiye’nin değişik yerlerinde çalıştım. Her birinde de hala görüştüğüm dostlarım vardır. Üstelik verdiğim iki örnek istisna değil. Adeta tüm belediyelerde uygulanan bir teamül. Bu şekil emekli edilen işçi sayısı çoktur. EYT gereği emekliliği gelip de çalışmasına izin verilen işçi sayısının bir elin parmağını geçtiğini sanmıyorum. Tüm belediyelerimiz, yerine yenisini almak için mevcut işçisini emekli ediyor. Kısaca al birini, vur ötekini.

Devlet bu hakkı vermiş. Emekliliği gelen de emekli olsun. Piyasada o kadar iş arayan var. Belediyeler de yenisini alsın diyebilirsiniz. Bu görüşe katılmıyorum. Çünkü devletin emekli sayısının çokluğundan dert yandığı, SGK bütçesinin yüzde 67’sinin maaşlara gittiği bir gerçek iken çalışmak istediği halde baskı yaparak çalışanı emekliliğe sevk etmek doğru değildir. Çünkü her emekli devlet bütçesine artı bir külfet getirmekte. Özel sektörde çalışıp EYT gereği emekli olanları anlarım. Çünkü işçi hem emekli maaşı alacak hem de emekli olduğu yerde çalışmaya devam edecek. Buna özel sektör patronu da bir şey demez. Çünkü emekli olan işçisinin maaşını devlet verecek. İşinde aksama da olmayacak. Çünkü aynı kalifiye işçi işine devam edecek.

Benim anlamadığım, anlamakta zorlandığım, devletin maaş vermede zorlandığı günümüzde belediyelerin işçisini baskıyla emekli edip yerine yenisini alması. Halbuki belediyeler birilerine istihdam düşüneceğine devleti düşünmeli. Çünkü her yeni emekli devlete artı külfet. Görüyorum ki devletin sahibi yok. Teşbihte hata olmasın. Devletin kurumları bilerek veya bilmeyerek devletin altını oyuyor vesselam.

6 Ocak 2026 Salı

Kabalıkta Sınır Tanımayan Tipler

Bazı insanlar vardır. Okumuş, makam ve mevki sahibi de olmuşlardır. 

Gel gör ki o kadar okuduğu boştur. Çünkü makam sahibi olmuştur ama adam olamamışlar. 

Yaşını başını almış bu tipler o kadar yer gezip dolaşsa da bir yerlere girip çıksa da toplum içinde kendini belli eder. 

Geldikleri makamdan dolayı sınıf atlafıklarına kendilerini inandırmış olsalar da kabalıkta sınır tanımazlar. 

Hiç yontulmadan toplum içinde oturup kalkarlar. 

Görgü, nezaket nedir bilmezler. Usul adap hak getire. 

Bağırıp çağırmayı marifet sayarlar. 

Tehdit savururlar. 

Barut fıçısı gibiler. Ne zaman, kime patlayacağı belli olmaz. Kah yanardağ patlaması gibi lav fışkırtırlar kah depremin çıkardığı ses gibi ses çıkarırlar. Depremin ardından dinmezler. Artçı deprem gibi zamanlı zamansız ürkütücü ses verirler. Deprem doğalsa da bunların ki değişmez huy. Ancak can çıkınca sesleri kesilir. 

Aksilikte üstlerine yok. Her gün mü sol tarafından kalkarlar bilmem. 

İletişimleri sıfır. 

Bakar görmez, görür bakmaz. Ha öküz ha bunlar. Öküz de kırar döker. Geriye dönüp bakmaz. Yoluna devam eder. 

Görmek istediğini görür, görmek istemediğini iplemez. 

Konuşması faul, bakışı faul, oturuşu faul. 

Asla pozitif enerji vermezler. Sendeki olan enerjiyi de alırlar. 

Huzuru önüne çıkanın huzurunu bozmada bulurlar. 

Konuşmayı çok severler. Mikrofon hastasıdırlar. 

Bulundukları yere hak ederek geldiklerine inanırlar. 

Kendilerini mükemmel görürler. 

Kimsenin yapamadığını kendilerinin yaptığına inanırlar. 

Övünmeyi pek severler. 

Ben yaptım ben derler. 

Gönül alma bunların semtine uğramaz. 

Temcit pilavı gibi bildiklerini tekrar eder dururlar. 

Bildiğin makinenin iki ayaklı gezeni bunlar. Makine nasıl ki insan psikolojisi, gönül almayı, kalp kırmayı bilmezse bunlar da bilmez. Bunun için ruh gerek. O ruh da makinede olmaz. Kısaca freni patlamış kamyon gibidirler. Önlerine çıkanı ezip geçerler. Aslında iyi kamyon şoförü olurlarmış. 

Bakmayın başarılarıyla övündüklerine. Ne yapıp ne ettiklerini anlamayacak kadar zavallı bunlar. Çünkü bunu anlayacak kapasite ve çaptan mahrumlar. 

Kısaca yontulmamış odun diyeceğim ama oduna kurban olsunlar. Anlaşılması için odun denirse de bunlar öyle işe yarar dümdüz odun değil. Dokunduğun zaman hatta yanından geçerken eline, ayağına veya vücudunun herhangi bir yerine batıp acıtan cinsten odun. Ancak yakmaya gelir. Doğal gaz gelince yakmaya da ihtiyaç kalmadı bunlara.

En iyisi ırak olsunlar ilimizden, çevremizden, tepemizden, ensemizden... Hiç gölge etmesinler. Günlük sara nöbetlerini ötede tutsunlar. 

Yatak Odaları Güvenli Değilmiş!

Maduro olayı gösterdi ki ülkelerin bir numaralarının istirahat etmek için girdikleri yatak odaları bile güvenli değil.

Sen koca ülkeyi yönet. Bir sözünle herkesi inlet. Yediğin önünde, yemediğin arkanda olsun.

Halka hizmeti her şeyin üstünde görüp saçını süpürge et. Halkına üç haneli enflasyon, hayat pahalılığı dahil her şeyi ver. O halk senin için kılını kıpırdatmasın. Nankörlükten başka bir şey değil bu. İnsanoğlu çiğ süt emmiş dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Nasıl bir dünya ki sabahtan akşama hizmet için koştur, didin. Gece üç beş saat dinlenmeni sana çok görsünler.

Kişi sandıkla gelir, sandıkla gider dedikleri demokrasi kuralı da hava ve cıvaymış.

Halkın, ülkenin ve ülkeyi yönetenlerin onuru da orman kanunları nezdinde bir hiçmiş.

Devlet başkanı da olsan dünya dedikleri sıkıntı ve dertmiş. Dünyaya gözlerini ağlayarak açmanın anlamı da eyvah ben dünyaya geliyorum, yandım demekmiş.

Makam, mevki, para, pul, şöhret, Karun gibi zengin olmak ve gücü elinde bulundurmak, pekala yatak odasında bir anda bitebiliyormuş. Müflis tüccar dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Kişi, ne oldum dememeli, ne olacağım dedikleri bu olsa gerek.

Her gücün üstünde bir güç vardır, dinsizin hakkından imansız gelir dedikleri herhalde böyle bir şey olsa gerek.

İstirahat için yarım ölüm dedikleri uykuya dalıyorsun. Gözünü açınca uykunun yarım ölüm değil, tam ölüm olduğunu anlıyorsun.

Acı sona dair verdiğim örnekler uzar gider. Böyle acı sonlarla karşılaşmamak, ölmeden ölmemek ve her gün kabus görmemek için geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin devlet başkanları, bir gece sabaha karşı yatak odasından derdest edinmemek için ne yapmalılar? Bunu kendime saklıyordum ama görünen o ki benim devlet başkanı olacağım yok. Bu tedbirimi yazayım da bari mevcut devlet başkanları faydalansın. Böylece benim de çorbada tuzum olsun. Bakarsın bu önerimden sonra devlet başkanları, “Bundaki akıl ne bizde ne de Trump’ta var. En iyisi biz bunun aklından faydalanalım deyip beni başdanışman olarak görevlendirirler.

Nedir tedbirin derseniz? Buyurun:

Devlet başkanlarına ait yatak odası olmayacak. Hayda! Hiç uyumasınlar mı demeyin. Az sabır.

Her devlet başkanı uyumak istediği zaman kendine mezar evler yapacak. Mezar evleri bir tane değil, ülkenin tüm mezarlarının içine bildiğimiz mezar görüntüsünde mezar evler yapılacak. Yani üstü diğer mezarlar görüntüsünde olacak, alt tarafı ise bildiğin yatak odası olacak. Bu yatak odasında her türlü konfor olacak.

Devlet başkanları buralarda istirahat edecekler. Böylece güzel bir uyku geçirerek gündüzün yorgunluğunu üzerlerinden atacaklar. Güne daha dinç uyanacaklar. Çünkü burada onları kimse rahatsız etmez. Trump özel kuvvetlerine emir vererek gidin, şunu alın gelin derse, devlet başkanını bulamayacaklar. Nasıl bulsunlar? Çünkü bir devlet başkanının mezarlıkta bir mezar evde yattığı kimsenin hatta şeytanın bile aklına gelmez.

Diyelim ki mezarlıkta bir mezar evde kalıyor istihbaratını aldı. Koca ülkede tüm mezarlıkları kazmaları gerekecek. Bu da bir devlet başkanına zaman kazandırır.

Bir devlet başkanının mezar evde kalması, güvenliği yönünden elzem olmakla beraber aynı zamanda öldükten sonra başkan yatacağı yere yabancılık çekmeyecek. Çünkü her fani nasılsa ölümü tadacak. Mezar evinde ölünce, öldüğü mezara gömülür. Ayrıca merasime gerek kalmaz.