5 Ocak 2026 Pazartesi

İkinci İşin mi Var?

Daha önce birkaç yazımda kullandığım bir hikaye var. Yeri geldi, tekrar buraya almak istiyorum:

Bir padişahın sefer esnasında atının üzengisi bozulur.

Eratın içerisinde tamirci aranır.

Bir asker tamir eder. Padişahın hoşuna gider askerin ustalığı. Bir kese altınla ödüllendirir askeri. Ardından askerin işine son verir.

Adamları: ‘Oldu mu ya padişahım yaptığınız. Aynı anda hem ödül hem de ceza verdiniz" diyerek şaşkınlıklarını ifade ederler.

Padişah: ‘Oldu. Hem de çok iyi oldu. Çünkü asker, üzenginin tamirini çok güzel yaptı. Demek ki bu konuda maharetli. Bu yönüyle takdiri ve ödülü hak etti. Fakat bu bizim askerimiz. Asıl görevi de askerlik. Eğer bir insan bir başka işi kendi işinden daha iyi yaparsa esas işini ihmal eder. Bu yüzden askerlik görevine son verdim’ der”.

Hikayeden ne kastedildiği anlaşılıp hisse alınmış ise de üzerine kelam etmek isterim.

Hikayeye göre bir insan bir başka işi de çok iyi anlıyor ve yapıyorsa asıl işini ihmal ettiği anlatılmak isteniyor.

İnsan yaptığı işin dışında başka bir işten anlayamaz mı? Anlar elbet. Çünkü bazı insanlar çok yeteneklidir. Bu durumda başka işten anlayan asıl işini ihmal eder sözünü nasıl anlayacağız?

Yaptığı işin dışında başka işten de anlayan herkes asıl işini ihmal eder mi? Buna evet ihmal eder diye cevap veremeyiz. Çünkü asıl işine odaklanan, işi dışında esas işini ihmal etmeden bir başka işi de pekala yapabilir. Hikayede anlatılmak istenen, esas işinin dışında ek iş yapan kimseler kastediliyor olsa gerek. Bu demek değildir ki her ek iş yapan asıl işini ihmal eder. Böyle düşünmek toptancı anlayıştır. Çünkü öyle kimseler vardır ki asıl işi ile ek işini karıştırmaz. İkisinden birini tercih durumunda kaldığı zaman ek işini ihmal eder. Sayıları çok az olsa da böyleleri var. En azından böyle olmasını ümit ediyorum.

Şu var ki resmi işi varken ek işle uğraşan nicelerini bilirim ki maalesef asıl işini ihmal ediyor. Çünkü ek işine yoğunlaşıyor. İki işinden birini tercih etmek zorunda kalırlarsa asıl işi ihmal edip ek işine yoğunlaşırlar. Mesela ek işinde yoğunluk varsa, bu iş para getiriyorsa, devlet işi ihmal ediliyor. Rapor, izin vs. yoluna gitmek suretiyle resmi işine gitmiyor. Çünkü asıl işi olan resmi işe gitse de gitmese de maaşından bir eksilme olmuyor. Halbuki ek işine gitmezse veya ek işini yapmazsa müşteri kaçırır. Kısaca bu kimse bir koltukta iki karpuz taşımaya çalışıyor. Zorda kaldığı zaman yere bıraktığı devletin karpuzu oluyor.

Bu durum Türkiye’nin maalesef kanayan yarası. Bu tiplere kimse bir şey demiyor. Demeye kalkan olursa da dediğine pişman olacak şekilde epey bir laf işitiyor. En azından sana ne derler. Hoş kimse bir şey demiyor artık. Hatta helal olsun, işini çıkartıyorsun deniyor. Nasılsa devletin sahibi yok.

Alın size bir örnek. Nöbetçi olduğum katta derse giren bir öğretmenin mazeret izinli olduğu şeklinde bir mesaj aldım. Baktım kimmiş diye. Sene başından beri bu şekil çok defa gelmedi. Kah izinli kah raporlu.

Hasta mı? Hayır. Önemli bir mazereti mi var? Sanmıyorum. Bildiğim, geçen yıl mesleğine uygun bir yer açtığı. Çalışanları olsa da sipariş fazlaca geldiği zaman okula gitmeyip işyerine gidiyor. Kolları sıvayıp çalışıyor.

Baktım kaç saat dersi var diye. Haftada iki gün geliyor. Toplam 12 saat derse giriyor. Yani maaş karşılığını bile dolduramıyor. Diğer günler ise koordinatörlükleri var.

İzin ya da raporu koordinatörlük görevinin olduğu zamanlar aldığını sanmıyorum. Çünkü koordinatörlüğe hiç gitmese de kimse bilmez. Çünkü takip etme imkanı yok.

Daha önce böyle birine değindim. Bu kişinin yaptığıyla aynı.

Yapılan doğru mu? Yani özel işinde çalışmak için devlet işini ihmal etmenin savunulacak bir tarafı yok. Sayıları da maalesef az değil.

Not: Öğretmen olup da ek işinden dolayı asıl işini ihmal eden ya da dersi olduğu zaman rapor veya izin alan kimseleri yazı konusu edindiğim çok yazım var. Bugüne kadar görevini ihmal eden öğretmenleri eleştirdiğimden dolayı hiçbir öğretmenden tepki almadım. Yalnız ne zaman bir imamı konu edinen bir yazı ele alıp paylaşsam, bazı imamlardan tepki alırım. Hem savunma hem saldırı. Halbuki imam da olsa öğretmen de olsa bunlar bizim insanımız. Hiçbirinin ismine, camisine ve okuluna yer vermiyorum. Yazılarımda tüm öğretmenler tüm din görevlileri böyledir diye toptancı bir anlayışa da girmediğime göre bu bazı imamların eleştiriye tahammülsüzlüğünü anlamak zor.

Cenazede Sakız

Ekranlarda futbol yorumlarını dinlediğimiz GS futbol kulübünün efsane golcü futbolcularından Gökmen Özdenak, yılın son gününde (31.12.2025) vefat etti. Sevenlerinin başı sağ olsun.

Sayın Özdenak’ın cenaze namazı kılınacağında musalla önünde saf tutan sevenler arasında bir kişi dikkatimi çekti.

Bu kişi GS teknik direktörü Okan Buruk’un sol tarafında musallanın hemen önünde saf tutmuş.

Bu kişiyi diğerlerinden farklı kılan ve herkesin dikkatini çeken, bu kişinin cenaze merasiminde sakız çiğnemesi.

Kimdir diye simasına baktım. Tanıyamadım.

Kimse bu kişiyi tanıyamasa da en ön safta sakız çiğnerken görüntülenmesi dolayısıyla herkes tanımış oldu. Meşhur olmak böyle bir şey.

Sonradan bu kişinin adı ve sanı ortaya çıktı. Meğer bu kimse Gökmen ile birlikte 1980-1983 arası GS’de top koşturan bir futbolcu imiş.

Sakız çiğnemek ayıp değil. Hatta kıvamında çiğnemek suretiyle bir ihtiyaç olarak da görülebilir. Yeter ki yerini, zamanını ve kıvamını ayarlamak şartıyla.

Tamam, sakız çiğnenir de herhalde cenaze namazı kılmak için herkesin saf tuttuğu bir esnada hem de protokol diyebileceğimiz en ön safta da sakız çiğnenmez. Görgü diye bir şey var değil mi?

Arkadaşının vefatına duyduğu üzüntüden ne yaptığını bilmiyor diyebiliriz. Belki de sakız çiğnediğinin farkında bile değildir. En azından yanındakiler “Sakızı çıkarır mısın” diye uyarabilirdi.

Sebep her ne ise ekranlardan izlediğimiz bu sakız çiğneme hiç hoş olmamıştır.

İlgili kişinin çiğnediği sakızdan haberdar olduğunu sanmıyorum. Çoğu futbolcuların sahalarda sürekli sakız çiğnediği bir gerçek. Bu şekil sakız çiğnemeye alışan, nerede olduğunun farkına varmadan gayri ihtiyari sakız çiğnemeye devam edebilir.

Gerçi son yıllarda öğrenciler arasında derste sakız çiğneme de çok yaygınlaştı. Çoğu öğrenci ders dinlerken ve öğretmeniyle konuşurken bile hiç istifini bozmadan sakız çiğnemeye devam ediyor.

Sakızları çıkaralım diyorsun. Kimse üzerine almıyor. Sonra kişiyi muhatap alarak sakızı çıkarır mısın diyorsun. Tamam diyor. Az sonra tekrar çiğnemeye devam ediyor. Bir kişiye söyleyince diğerleri de “Oğlum sana söylüyorum. Kızım sen dinle” misali öbürlerinin de çıkarması gerekir. Ama ne mümkün. Çiğnemeye devam.

Haydi bunlar daha öğrenci. Büyüyünce yapmazlar diyorsun. Ama tam gaz sakız çiğneme devam ediyor. Herhalde alışmış kudurmuştan beter dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Diyelim ki biri görgü kurallarını hiçe sayarak veya unutarak sakız çiğniyor. En azından kamera ve objektiflere yansıtmamak gerek.

Kısaca, bir şey yiyip içmede özellikle sakız çiğnemede özen göstermek gerekir diye düşünüyorum. Topluluk arasında, özellikle cenaze esnasında hiç çiğnenmemesi gerekir.

4 Ocak 2026 Pazar

Maduro Operasyonunun Düşündürdükleri *

Venezuela Devlet Başkanı Maduro'nun, eşiyle birlikte yatağından alınıp yargılanmak üzere ABD'ye götürülmesi operasyonundan hepimiz haberdarız. Süreci anlatarak sayfayı doldurmak istemiyorum. Bu operasyondan hareketle endişelerimi ve dünyayı bekleyen tehlikeye dikkat çekmek istiyorum.

Bu operasyon demektir ki dünya, küresel güç ya da güçler tarafından tek merkezden yönetiliyor. Bu merkezin operasyonel ayağı ABD'dir.

Küresel güç nezdinde; devletlerin, ülkelerin ve ülkelerin yönetiminin hiçbir anlamı yok. Varsa yoksa kendi çıkarları. Bu uğurda hiçbir ülkenin ve ülkeleri yönetenlerin itibarı ve egemenliği söz konusu değil. Bunların ne kanun ne kural ne diplomasi umurlarındadır. Dünyayı yönetim tarzlarında orman kanunları geçerli. Kim kendileriyle uyumlu çalışmayı yeğlerse çalışırlar. Değilse o ülke için iç savaş, iç karışıklık, terör, istikrarsızlık ve bölünme kaçınılmazdır. En hafif ve kansız olanı devlet başkanını yatak odasından almaktır.

Bu Maduro vakası, geri kalmış ve gelişmekte olan hiçbir devlet başkanının yerinin garanti olmadığı anlamına gelir. Maduro olayı; uslu durmayan, uyumlu çalışmayan, efelenen, yalpa yapan, direnmeye kalkan devlet başkanlarına bir göz dağıdır. Hepsinin kulağına küpe olsun anlamına gelir. Bakın, şakam yok. Şekil A da görüldüğü gibi demektir.

Bundan sonra Maduro’ya çekilen operasyon gibi bir operasyon yapılmasa bile bu olay tek başına her devlet başkanının kendine çekidüzen vermesi için yeter de artar bile.

Küresel güçler için bir ülkenin krallıkla yönetilmesi veya devlet başkanının seçimle gelmesi bir anlam ifade etmiyor. Kim onların yazdığı senaryonun dışına çıkmaya kalkarsa yani onların senaryosunu oynamaz ve çıkarlarını gözetmezse hem ülke hem de kendisi bedelini ağır öder.

Irak, Libya ve Suriye orduları ülkelerini korumak için tek kurşun atmadı. Aynı durum Venezuela ordusu için de geçerli. Bu demektir ki geri kalmış ve gelişmekte olan çoğu ülkelerin ordusu küresel güçlerin emrinde. Bu tip ülkeler için şöyle güçlü ordusu, böyle güçlü silahları var demeye gelmez. Bu orduların gücü kendi halkınadır. Küresel güçlerin karşısında boyunları kıldan incedir. Kendi halkına aslan kesilen bu ordular küresel güçlerin karşısında kuzu kesiliyor. Bir nevi emir erliği görevi. Burada geri kalmış ve gelişmekte olan çoğu ülkelerin ordusunu sorgulamak gerekir diye düşünüyorum.

ABD’nin düzenlediği operasyonun bu derece kolay olması, Venezuela içinde ABD adına çalışan kimselerin olduğunu da düşündürüyor. Hırsız içeriden olunca kapı kilit tutmaz.

Maduro olayı gösterdi ki birkaç ülke dışında ABD'ye ses eden ve kınayan bile olmadı. Ya sessiz kaldılar ya da suhulet ve itidal telkin ettiler. Küresel güçlerin ve ABD'nin en büyük gücü ve cesareti de dünyanın bu sessizliğidir. Dünya devletleri böyle ses etmeyerek sarı öküzü vermeye devam etsinler. Bakalım sıra kendilerine ne zaman gelecek?

Bir başka ülkenin, kendi devlet başkanlarını yatağından alıp kendi ülkesine götürerek yargılayacak olmasına, halkın bir tepkisinin olmaması da düşündürücü. Demek ki seçilmiş de olsa devlet başkanları bu halk için bir anlam ifade etmiyor. Halk o kadar sindirilmiş olmalı ki ne başkanlarına destek olmak için ne de bu başkandan kurtulduk sevinciyle meydanlara indi. Bu tepkisizlik ülkenin demir yumrukla yönetildiği şeklinde anlaşılabilir. Ülkede enflasyonun yüzde 180 olması ülkenin kötü yönetiminin bir göstergesi olsa gerek. Bu demektir ki ülke halkı enflasyon ve hayat pahalılığında inim inim inlemiş.

Ülkenin o kadar yeraltı ve yer üstü zenginliklerine rağmen halkın ekonomik yönden bu derece mağdur edilmesi, sadece ülkeye uygulanan ambargo ve dış güçlerle açıklanamaz.

ABD'nin tek bir asker zayiatı vermeden bir başka ülkeye girerek ülkenin devlet başkanını derdest edip ülkesine götürmesi, başarılı bir operasyon. Bu operasyondan biz de dersler çıkarmalıyız. Çünkü ne zaman bir operasyon yapsak mutlaka can kaybı veririz. Son örnek, Yalova'da 6 IŞİT'linin öldürüldüğü operasyonda üç polisimizi şehit verdik. Yanlış hatırlamıyorsam 8 polis ve 1 bekçi de yaralı. Bizim 6 IŞİT'liye düzenlediğimiz operasyon 7.30 saat sürerken ABD'nin başka ülkede düzenlediği operasyon 2 saatte tamamlandı. Bu demektir ki operasyonlarda başarılı olmak için çok fırın ekmeği yememiz gerek.

Sonuç olarak ABD'nin başka bir ülkenin itibar ve egemenliğini hiçe sayarak tüm teamüllere aykırı olarak düzenlediği bu operasyonu ve o ülkeye çökmesini tasvip etmek mümkün değil. Halk beni seçti diye Maduro’nun da ülkesini bu derece kötü yönetmesinin haklı bir gerekçesi olamaz. Maduro yüzde yüz görevden alınmayı hak etse bile bu şekil bir operasyonla alınması hiç doğru değil. Dünya devletlerinin bu orman kanununa sesini çıkarmamasının ve tepki göstermemesinin bir izahı olamaz. Tüm ülkeler tepki gösterse ABD ne yapabilir, küresel güçler ne yapabilir?

Bu demektir ki dünya bundan sonra çok şeye gebe. Doğum sancısını bizler çekeceğiz, keyfi de küresel güçler ve onların operasyonel gücü ABD sürecek.

*06.01.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.