6 Aralık 2025 Cumartesi

Anlamlı Bir Hediye *

24 Kasım 2025 tarihinde Diyanet Vakfından bir mesaj geldi. Mesajı açtım. Mesajda, “Değerli bağışçımız, 1 iyilik 1 fidan bağışınız Vakfımıza ulaşmıştır. Vakfımıza göstermiş olduğunuz teveccüh dolayısıyla teşekkür eder, yardımlarınızın Allah katında makbul olmasını dileriz” yazıyordu.

Bu vesileyle öğrendim ki Diyanet Vakfına 140 lira bağışta bulunmuşum.

Mesaja şaşırdım. Çünkü Diyanet’e bir fidan bağışında bulunmamıştım.

O zaman bu mesaj neyin nesiydi?

Aklıma, fî tarihinde hacca gitmek için başvuruda bulunduğum geldi.

Biliyorsunuz, daha önce Diyanet bizim adımıza her yıl güncelleme yaparak bizi hac kur’asına dahil ediyordu. İki yıldır güncelleme işini Diyanet hacı adaylarına bıraktı. Kişi güncelleme yapmazsa hac kur’asına katılamıyor.

Diyanet’in adaylara bıraktığı güncellemeyi iki yıldır yapmadım.

Herhalde Diyanet, bu aday iki yıldır hac güncellemesine katılmadığına göre bunun hacca gitmeye niyeti yok. Biz de başvuru ücretine fidan dikelim diye düşünmüş, bunun kararını almış olabilir diye düşündüm.

Ben böyle bir senaryo yazadurayım. Diyanet’in mesajından 8 dakika sonra İstanbul’da okul Müdürlüğü yapan fen bilgisi öğretmeni Yasin Kuşci isimli öğrencim, bir pdf dosyası gönderdi.

Mesajı açtım. Diyanet Vakfından gelen mesajın aynısı idi.

Sonra “Değerli hocam, öğretmenler gününüz kutlu olsun.

Öğretmen ki öğrenciye ruh ve karakter inşasının mimarıdır ve aslında bu anlamda adı da arifler yolunu gösteren rehberdir.

Bize kattığınız bütün değerler ve yol göstericiliğiniz için size şükranlarımı sunuyorum.

Rabbim sağlık sıhhat ve âfiyet versin inşallah.

Hayırlı günler diliyorum.” cümlelerini yazarak öğretmenler günümü kutladı.

Ardından yazıştık. Belli ki 2000 öncesi 28 Şubat sürecinde Adıyaman Kahta İHL’de dersine girdiğim öğrencim, benim adına fidan bağışında bulunarak 34.öğretmenler günümde bana en güzel hediyeyi takdim etmiş oldu. Diyanet’in gönderdiği mesajın künhü açık olmasına rağmen teyit amaçlı, Yasin! Benim adıma fidan mı bağışladın” diye sordum. “Evet Hocam, böyle bir hediye vermek istedim. İnşallah yanlış anlaşılmamıştır” yazdı.

Yanlış anlaşılma ne münasebet. Böylesi bir hediye beni fazlasıyla mesrur etti. Anlamlı, güzel bir hediye idi benim için. 1998-1999 yılında mezun ettiğim, aradan 26 yıl geçmiş olmasına rağmen öğrencim tarafından hatırlanmak çok güzel bir duygu. Anlatılmaz yaşanır. Öğrencimin beni hatırladığı gibi kendisi de yıllar geçmesine rağmen hatırlananlardan olsun inşallah.

Dersine girdiğim 11/A sınıfında, sınıfın en arkasında pencere tarafının koridor tarafında oturduğunu hatırlıyorum. Derse katılımını, bilgisini söylemeye gerek yok. Daha o yaşta kişiliği oturmuş biriydi nazarımda. Büyüyüp olgunlaşmış hayatın her türlü cenderesinden geçmiş, sonra küçültülüp sınıfa konmuş biri gibiydi. Leb demeden leblebiyi anlaması, espri yeteneği, beyefendi duruşu, nezaket ve saygısı aklıma gelen yönleri. Daha öğrenci iken sınıf ve pansiyonda, arkadaşlarına ve küçük sınıflara sayısal dersleri bir öğretmen edasıyla anlatır görürdüm zaman zaman.

Hayat dolu, geleceği parlak, zeka ve akıl fışkıran biriydi. Fakat son sınıfta iken katsayı mağduru oldu tüm meslek lisesi öğrencileri gibi. Bu katsayı zulmü, hedef koyduğu mesleklere ulaşmayı engelledi. İHL mezunu değil de normal lise mezunu olsaydı giremeyeceği bölüm yoktu. Bunu da bu ortamı yaşayanlar bilir.

Yasin’in bu anlamlı hediyesi gördüğünüz gibi beni nerelere götürdü.

Yasin öğretmenim, sayfamın müdavimi okuyucularıma yabancı değil. Anadolu’da Bugün gazetesinde ilk yazım 09.12.2015 tarihinde çıkmıştı. 02.03.2016 günkü köşemi “Bugün Sayfamda Bir Misafirim” var başlıklı yazımla, katsayı mağdurları adına Yasin Kuşci’ye bırakmıştım köşemi. Kalemi güçlü öğrencim, “Zulüm herkese, katsayı ise İmam Hatiplereydi…” başlıklı yazısıyla, yaşadığı katsayı zulmünü işlemişti o yazısında. (bkz. https://anadoludabugun.com.tr/kose-yazisi/97/bugun-sayfamda-bir-misafirim-var". 

Yasin ve arkadaşlarının yaşadığı süreç geçip gitse de o süreci bizzat yaşayan öğrenciler nazarında, 28 Şubat sürecinin unutulmaz bir yarası ve acısı hiç unutulmayacak. Önleri kesilmek istenen dönemin öğrencileri bir şekilde mücadele ederek hayata tutundu. Hiçbiri de boşta kalmadı. Hepsi bir şekil rızkını temin ediyor. Yukarıda dediğim gibi Yasin de bilgi, birikim ve tecrübesini öğretmenlik ve yöneticilik yaparak öğrencilerine ve okuluna faydalı oluyor. Yasin’le yazışmada bahsettiğim gibi Yasin’in öğrencisi olmak isterdim. Çünkü bu yaşımda bile bu öğrenciden öğreneceğim çok şey var.

Değerli hediyesi için Yasin müdürüme çok teşekkür ediyorum. Allah kendisinden ve katsayı mağduru tüm öğrencilerden razı olsun. Her nerede ne iş yaparlarsa yapsınlar, daima hatırlananlardan olsunlar inşallah. Öğrencimin, adıma bağışladığı fidan kendisi için sadakayı cariye olsun. Fidan yetişsin, ağaç olsun, dallanıp budaklansın. Gelip geçen; gölgesinden, kokusundan ve oksijeninden faydalansın.

Not: Bu yazıyı 24 Kasımın akabinde sıcağı sıcağına yazmak istedim. İçim içime sığmadığından mıdır ne yazık ki geciktirdim. Bugüne nasip oldu. Bu yazıyla istedim ki Yasin’in hediyesi sayfamda yerini alsın.

*09.12.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Şeytan Bu Ülkeyi Çoktan Terk Etmiş!

Büyükçekmece Adliyesi emanetinde bulunan 25 kilo altın ve 50 kilo gümüşü, adliyede çalışan bir temizlik görevlisinin, sabahın erken saatlerinde adliyeden çalması, beş gün sonrasında da İngiltere'ye sırrı kadem basması Türkiye'nin gündemine oturdu.

Altınların iç edildiğinden adliye 1 Aralıkta haberi olmuş.

Adalar Adliyesinin emanet bölümünde bulunan 12 silah da aynı Adliyede bulunan zabıt katibi tarafından alınıp satıldığı bir başka haber olarak gündeme oturdu.

Silahların ederini bilmiyorum ama giden altın ve gümüşün 147 milyon lira değerinde olduğu yazılıp çiziliyor.

Bu iki olayın da hiç kimsenin özellikle hırsızın bile aklına gelmeyecek bir yerde gerçekleşmesi akıl alır gibi değil. Yalnız hırsız içeriden olunca, kapı kilit tutmamış.

Adliyelerde pek işim olmadı. Yalnız ne zaman adliyelere girsem, alınan güvenlik tedbirlerinden içeriye girmek ne mümkün. Kemerine, bozuk parana varıncaya kadar üzerinde ne varsa bir kaba koyup hem eşyan hem de kendin X-Ray cihazından geçiriliyorsun. Yani öyle böyle değil, yüksek derecede bir güvenlik tedbiri uygulanıyor. Kapılarda bekleyen görevli polisleri zaten söylemeye gerek yok.

Uygulanan bu güvenlik tedbirlerinden, ülkenin en güvenilir yer ve kurumları adliyeler dersin. Çünkü yediemin burası. Ne demek yediemin? "Uyuşmazlık konusu malın, inceleme ve yargılama süresince korunması için geçici olarak bir güvenilir kişiye bırakılması" demektir.

Görünen o ki adliyelerin güvenirliği ve alınan onca tedbir dışarıdan gelenlere imiş. İçeridekiler için herhangi bir tedbir düşünülmemiş olmalı ki bir temizlik görevlisinin, bir zabıt katibinin, içeride ne kadar yediemine teslim edilen şey varsa onları iç etmesi hiçten değilmiş.

Adliyeler dışarıda suç işleyenlere ceza kesen bir yer iken, içeriden suç işleyenler ise elini kolunu sallayarak İngiltere'ye gidebiliyor. Nereden bakarsan üzücü bir durum.

Görünen o ki adli emanet ya da yediemin denilen yerde ekstre bir emniyet tedbiri düşünülmemiş. Sadece odanın anahtarı kendisinde olan temizlik görevlisi bir şekilde kasaların anahtarını temin etmiş.

Hırsızlığı göze alan biri bir şekil hırsızlığı yapmak ister. Yalnız adliyenin içinden bu kadar altın ve gümüşü bir kişinin dışarıya çıkarabilmesi anlaşılır gibi değil.

Görünen o ki alınan tedbirler yetersiz. Burada bir güvenlik zaafı söz konusu. Temizlik görevlisi bile olsa buraya bir kişinin değil, birkaç kişinin hakim veya savcı nezaretinde belli saatlerde girebilmesi gerekirdi. 24 saat bu kapıyı polisin beklemesi uygun olurdu. Polisin gireni, çıkanı, girerken ne getirdiğini, çıkarken ne çıkardığını kontrol etmesi gerekirdi.

İş işten geçtikten sonra akıl veren çok olur ama bu kadar kıymetli mücevherat aylar boyu adliyede niçin tutulur? Bu ne cesaret. Pekala daha güvenli ve yüksek tedbirlerin alındığı yerlerde muhafaza edilebilirdi.

Ne işe yaradı şimdi? En emniyetli yer olması gereken adliye; altın, gümüş ve silahla karizmayı çizdirdi.

Merak ediyorum, yurt dışı oylar Türkiye'ye getirildiği zaman oy sandıkları çalınmasın, oylar değiştirilmesin diye güvenli bir yere konur, buraya gitmek için tüm sandık görevlilerinde bir anahtar olur, anahtarın biri eksik olursa burası açılmaz. Oyların güvenliği için alınan bu tedbir niçin mücevherat için alınmaz? Bu demektir ki oy mücevherattan daha önemli. Nasılsa, bu altın ve gümüş vatandaşın. Yargılama sonucunda ya vatandaşa verilecek ya da devlete kalacak. Çalındığına göre geri gelmezse nasılsa devlete fatura edilir. Tüm 86 milyon bunu öderiz.

Abartılı tedbir alınmadığına göre belli ki adliyedeki işler de tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi güven esasına göre yürüyor. Nasılsa adliyeye; temizlik görevlisi, zabıt katibi, mübaşir vb. olarak girmek için en az lise mezunu, KPSS puanı, mülakata çağırılacak beş katı adayın içerisine girme, mülakat ve uygulamadan geçme, referans ve güvenlik soruşturması gibi yollar takip ediliyor. Mevcut çalışanların hepsi referansla alındığı için adliyeye girenler karıncayı bile incitmez şeklinde değerlendiriliyor olmalı.

Öyle zannediyorum, temizlik görevlisi de mülakat ve referansla alındı. Kendisine o kadar güvenilmiş ki adeta Karun hazineleri teslim edilmiş. Çevresinde tanıyanlara göre ilgili kişi çok güvenilir biri. Üstelik namazında ve niyazında. Oruç da tutuyor. "Bir şey istese neyim varsa veririm" diyen de hırsızı tanıyan biri.

Bizler güvenle tedbiri karıştırıyoruz nedense. Kişi güvenilirse tedbir almaya gerek yok diyoruz. Halbuki esas bizi yarı yolda bırakacak ve şaşkına çevirecek kişiler tedbir alınmaya ihtiyaç duyulmayan güvenilir kişilerdir.

Ne demek istiyorum. Nazarımda altınları alıp kaçan temizlik görevlisi dahil herkes güvenilirdir. Kişilerin güvenilirliği deneninceye kadardır. Çünkü her güvenilir kişinin aynı zamanda zaaf/ları vardır. Buna satın alınabilir tarafı da diyebiliriz. Hz Adem bile "Bu ağacın meyvesinden yersen ölümsüz olacaksın" sözüne zaaf göstermiş ve meyveden yemiştir. Öyle ya insanın en büyük zaafı ölüm korkusudur. Kim ölümsüz olmak istemez şu fani dünyada. Temizlik görevlisi de bencileyin dört gram altını yan yana görmemiş biri olmalı. Siz bu adamın iştahını kabartacak şekilde, geri kalan ömrünü hiç dünya gailesi çekmeden yaşamasına imkan verecek 25 kilo altın ve 50 kilo gümüşü alabileceği bir ortam oluşturursanız, bu insanı zaafı ile baş başa bırakmış olursunuz. Ve dört yıllık görevli bu zaafına yenik düşüyor. Dürüstlük ve güvenilirliği de buraya kadardır. Maalesef bu dürüstlük sınavını geçememiştir. Siz ne derseniz deyin, bu büyük hırsızlık olayında, ben gençten ziyade gence bu ortamı hazırlayanları sorumlu tutarım. Kısaca adliyenin tedbirleri zaafları barındırıyor. Bu hırsızlık vakasında hırsıza gelinceye kadar hırsıza al kaçır ortamı oluşturan üst sorumlular birinci derece sorumlu. Hırsızın hiç suçu yok mu demeyin. Lütfen başa dönmeyelim.

Sonuç olarak sunu söyleyeyim. Her türlü hırsızlık, alavere, dalavere bu toplumda vakayiadiyeden oldu. Toplum olarak her gün şok geçirmekten şok geçire geçire şok geçirmez olduk. Öyle görünüyor ki şeytan, bunlar beni geçti. Bunlar birbirlerine yeter, bana ihtiyaç yok deyip bu ülkeyi terk edeli çok olmuş. Tuz kokmuş tuz. Bu kokuşmuş halimizle, nerede hata yaptık, bu badireden nasıl kurtuluruz üzerine kafa yoracağımıza, suçluları dışarıya çıkaracak kısmi affı konuşuyoruz. Bari, suçsuzları içeri alalım da suçlular dışarıda gezip dolaşsın.

Not: 1.Yazılıp çizildiğine göre altınları iç edip İngiltere’ye giden zanlı, çalıştığı arkadaşlarına, “Altınları sattım. Çarşınız pazar olsun” mesajı gönderdiyse bu kişi bu hırsızlıkta yalnız değil. Büyük ihtimalle altınları üleşecek suç ortakları var.

2.Bir serzeniş de oğluma. Dört yıllık adliye tecrübesiyle bu kadar altının sahibi olan ve zenginler kulübüne giren bu genci görünce, 2011’den beri adliyede çalışmasına rağmen daha bana zırnık altın koklatmayan oğluma, ben gönül koymayayım da kim gönül koysun. (!)

*07.12.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

5 Aralık 2025 Cuma

Bürokrata Kıyak

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edilen teklife göre kamuda görev yapan 30 bin küsur üst düzey bürokrata 30 bin seyyanen zam verilecek.

Talih kuşu konan üst düzey bürokratların kapsamı baya geniş. Bu teklif yasalaşırsa YÖK, TBMM, SGK, Diyanet, AFAD, TÜİK, TRT ve ÖSYM, merkez teşkilatlarında görev yapan başmüfettiş, müfettiş, baş denetçi ve uzman gibi kurumların yöneticileri bu seyyanen zamdan yararlanacak. Bu tekliften taşra teşkilatlarında görev yapanlar yararlanamayacak.

Seyyanen yapılacak bu zammın gerekçesi de “Bu görevlerde görev yapan kişilerin sayılarının az olması, haydi denince bu görevi yapacak kişilerin pek olmaması, mevcutların da bu görevlerde durmak istememesi” gösteriliyor.

Teşbihte hata olmazsa bu gerekçeden benim anladığım, seyyanen zam verilecek kişilerin her yerde bulunmayan ‘nadir element’ mesabesinde olması. Yani bulunmaz ‘Hint kumaşı’ olmaları.

Anlaşılan o ki devlet, işinin uzmanı üst düzey bürokrat bulmada zorlanıyor.

Madem böyle kalite bürokrat sıkıntısı çekiliyor. Devletin görevi alternatifi olacak şekilde buralara yönetici yetiştirmektir. Bunu da vatandaş yapacak değil.

Ki devletin üst düzey görev yapacak bürokrat bulmada sıkıntı yaşadığını düşünmüyorum. Bir elin parmaklarını geçmeyecek şekilde, atandıkları görevi zoraki kabul eden dışında, çoğunluğun bu görevlere atanmak ve atandıkları yerde kalıcı olmak için göz kırptığını düşünüyorum.

Belki TÜİK Başkanını hariç tutmak lazım. Çünkü mevcut TÜİK Başkanı’na gelinceye kadar bu kuruma başkan dayanmadı. Mevcut, işinin ehli olmalı ki kaç aydır görevinin başında. Hatta otuz bin bile yetmez bu başkana. Daha fazla maaş verilmeli. Çünkü bu başkanın çıkardığı sonucu matematiğin babası ve üstadı diyebileceğimiz ne Harezmi ne de Ali Kuşcu bulur. Emsalleri bu sonucu bulamayacağına göre seyyanen zam anasının ak sütü gibi helaldir TÜİK Başkanı’na. Yalnız SGK Başkanı’nın da aynı seyyanen zamdan faydalanacak olması olacak şey değil. Çünkü onun yaptığı başkanlığı ben de yaparım. 55’ini deviren her emekliye, ‘Ölmüyorsunuz kardeşim’ demek için bu işin erbabı olmaya gerek yok.

Bir de üst düzey bürokratların merkez teşkilatını dahil edip taşra teşkilatını hariç tutmak pek adilane olmamış. Madem gerekçe kurumda bu tür kalite insanları tutamamak ise aynı haktan tıp fakültelerinde kendini ispatlamış uzman hekimlere de bu hak verilmeli. Çünkü özel hastaneler yüklü miktar maaş vererek işinin erbabı doktorları kendi bünyelerine katıyor. Haliyle tıp fakülteleri bu doktorları kaybediyor. Vatandaş da muayene ve ameliyat olacağı zaman eli mahkum, özel hastaneye gitmek zorunda kalıyor.

Üst düzey kurumlara başkan, yardımcı, daire başkanı bulmakta zorlanılıyorsa bunun yolu seyyanen zam değil. Ayrıca teklif verip kanun çıkarmaya gerek yok. Bu tür görevlere gelecek kişilerle maaş ve özlük hakları birebir görüşülür. Belli şartlarda anlaşılır. Bu şekil yönetici çalıştırmanın kanunen yolu açılır. “Şu görevlerde çalışacak kişilerin maaşları karşılıklı görüşme ve sözleşme ile belirlenir. Bu kişilerin maaş ve özlük hakları memur zammından ayrı değerlendirilir” denebilir.

Burada yanlış anlaşılmasın, kimsenin özellikle üst düzey uzman yöneticinin aldığı maaş ve verilecek seyyanen zamda değil gözüm. Bulundukları makam ve üstlendikleri sorumluluk çerçevesinde kendileri yüksek maaşlar alsın. Yalnız bu işi yaparken alt seviye maaş alanla, üst derece maaş alan arasında bu kadar uçurum olmamalı. Bu ülkede en büyük sorun, çalışanlar ya da bordro mahkumları arasındaki maaş uçurumudur. Maaş uçurumundan geçtim. Bu ülkede en öncelikli konu yani mesele, işi ve statüsü ne olursa olsun, çalışan insanların ek işe ve kimseye muhtaç olmadan onlara geçinebilecekleri alt seviye bir maaş belirlemektir. Üst düzey yöneticilere düşünülen seyyanen zam neredeyse en düşük emekli maaşı alan emeklilerin bir aylık maaşının iki katı. Esas en düşük emekli ve asgari ücretle çalışan insanların durumlarını iyileştirmek gerekir. Sonra üst düzey devlet memurlarına ekstre ücret verilsin.

Burada alt seviye işi herkes yapar, bunların alternatifi çok. Halbuki üst düzey bürokrat bulmak zor denebilir. Unutmayalım ki üst düzey bürokratlar silah zoruyla o koltukta oturmuyor. İstifa ederlerse o görevleri yapacak bol miktarda alternatifleri vardır. Evet, üst düzeye iyileştirme yapılsın ama önce alt seviye, karnını doyurabileceği bir maaşa kavuşturulmalı. Çünkü özellikle bu ülkede en düşük maaş alan emeklilerle, asgari ücretle çalışan işçinin hali içler acısı. Bu iki kesimin durumu düzelmedikçe ve maaşları iyileştirilmedikçe diğer maaş alanları hiç konuşmamak lazım. Çünkü üst düzeye iyileştirme sünnet ise alt seviyeye iyileştirme farzı ayındır.

Diyelim ki alttan üste çalışanlar arasında yapılacak bir iyileştirmenin altından ülke olarak kalkılamaz. Bu durumda en alt seviyeden en üste az veya çok bir iyileştirme düşünülebilir. Mesela emekliye ve asgari ücretliye seyyanen beş-on bin, üst düzeye de otuz bin verilebilir. İnanın otuz bin kişiyi kapsayacak seyyanen bu zammı, alt düzey çalışan unutmaz. Nitekim daha önce emeklilere verilmeyen 8 bin seyyanen zammı emekliler hiç unutmamıştır.

Yazıma son verirken otuz bin seyyanen zammı duyar duymaz aklıma gelen bir fıkrayı burada paylaşmak istiyorum. Hem teşbihte hata olmasın hem de kendilerine seyyanen zam verilecek üst düzey yöneticileri tenzih ediyorum. Belki de aynı şey değil, batıl kıyas diyeceksiniz. Ne edersiniz ki hafif gülümsemek, gülümserken düşündürmek de bu işin cilvesi.

Fî tarihinde belki de Osmanlı zamanında, Konya Valisi olarak görev yapan bir zat, Valilikte işi olan herkesten rüşvet alırmış. Rüşvetsiz iş yapmazmış. Vatandaş rüşvet vermekten bıkıp usanmış. Nihayet birkaç Konyalı ileri gelen valiyi rüşvet alıyor diye şikayet etmiş. Vali bir taraftan soruşturma geçirirken diğer taraftan da şikayetçileri tespit edip huzuruna getirtmiş. Onlara demiş ki “Bakın şu gördüğünüz sandık sizden aldığım rüşvetler. Bu sandığın dolmasına az kaldı. Bu sandık dolar dolmaz bir daha rüşvet almayacağım. Şayet şikayetinizi geri çekmezseniz, rüşvet aldığımdan dolayı beni valilikten alacaklar. Yalnız şunu unutmayın. Yeni gelen valinin sandığı boş. O sıfırdan rüşvet almaya başlayacak. Aklınızı başınıza alın” diyerek aba altından sopa göstermiş. Sonunda şikayetçiler beterin beteri var, en azından bu sandığın dolmasına az kaldı deyip şikâyetlerinden vazgeçmişler.

Fıkra buraya pek gitmedi biliyorum. Şu var ki insanın gözünü ancak kara toprak doyurur. Hiçbir insan paraya doymaz. Biliyorum 30 bin seyyanen zam alacak bürokratın da gözü bu zamla doymayacak. Oldu olacak önce üst seviye bürokratın gözünü doyurmaya çalışalım. Alttakilerin canı çıkarsa çıksın. Sanırım yapılmak istenen de bu.