1 Aralık 2025 Pazartesi

Avrupa Ahlakı

Cumartesi günü birkaç arkadaşla birlikte çarşıda oturup çay içtik. Oturduğum üç arkadaş da kısa süreliğine de olsa ziyaret ve gezi amaçlı Avrupa'da bulundu.

On gün kadar Avusturya'da kalan arkadaş gezip dolaştığı yerlerdeki gözlemlerini anlatmaya başladı.

Cebinden kredi kartı büyüklüğünde bir kağıt çıkardı. Kağıdı bana gösterdi. "Abi bu gördüğün bilet. Bu bileti aldım. Bu bilet 72 saat geçerli. Bu biletle 72 saat boyunca Viyana'da toplu ulaşım araçlarına bindim. Ne bir kontrol oldu ne bilet tutma. Cebimde durdu sadece. Pek kontrol de yapılmıyormuş. Şüphelendiği kişi hakkında veya bazen kontrol yapıldığında biletsiz binen yakalandığında, uygulanan para cezası ağırmış. Bundan dolayı kimse biletsiz binmeye cesaret etmiyormuş" dedi.

Yine bir başka gördüğünü anlattı: "Bir şehir kenarında tarlasından topladığı sebzeleri bir üretici, yol kenarında satışa sunmuş. Sebzeleri kasalar içine koymuş. Hangisinin kaç para olduğunu üzerine yazmış. Yanına bir terazi koymuş. Bir de para kutusu. Baktım ne satıcı var ne sağda solda kamera. Gelen alacağını seçip kendisi tartıyor. Tarttığı kaç parayı kutuya atıyor. Bu gördüğüme inanamadım" dedi.

Ardından "Eşimle birlikte gitmiştik. Eşim gitmeden önce orada yabancılık çekeceği endişesini taşıyordu. Oradaki düzen, tertip ve işleyişi görünce hayran kaldı" dedi.

Sonra "Adamlar ülkelerinde ahlakı ceza ile oturtmuşlar. Avrupa ahlakı benim çok hoşuma gitti. Biz niye böyle değiliz" diyerek serzenişini dile getirdi.

"Avusturya'da tek hoşuma gitmeyen, herkesin elinde bir köpek ve etrafta köpek pisliklerinin olması" dedi.

"İki gazete var. Her yerde ücretsiz. Bir zamanlar bizim Hürriyet ve Sabah gazetelerinin bedava dağıtıldığı gibi. Yalnız ilk dört sayfanın birinde mutlaka Türklerle ilgili olumsuz bir habere yer veriyorlar. Bu da Türk düşmanlığını körüklüyor. Irkçılık yükseliyor" dedi.

"Kiralık evler genelde bir + bir. Bizim çocuk da kirada oturuyor. Evlerin çoğu belediyenin. Belediyeden kiralıyor. Kiralar her yıl astronomik bir şekilde artmıyor. Evi tutarken evi boyayıp teslim ediyor. Boşaltırken görevli evi kontrol ediyor. Sağlam bir şekilde teslim edip etmediğini kayıt altına alıyor. Kırılıp dökülen varsa çıkandan tazmin ediyor" dedi.

Diğer iki arkadaş da gittikleri Avrupa ülkelerine dair izlenimlerinden bahsetti. Bu arkadaşın anlattıklarına hak verdiler.

Bir tanesi daha önce sebzeye benzer gazete ve bal satışının da aynı şekilde olduğunu, başında satıcının olmadığını söylemişti.

Yine bir başkası, "Bazı yerlerde pazar günleri marketler açık olmaz. Zaruri ihtiyacını almaları için marketler marketin önüne sebze ve meyve koyduklarını, uygulamanın aynı şekilde olduğunu” anlatmıştı.

Daha önce Avusturya’ya defalarca gidip gelen bir başka arkadaş, "Halaoğlumla arabaya binip bir yere gideceğiz. Arabaya bindik. Az ilerledik. Evde bir şeyi unuttuğumuzu hatırladık. Gidişli gelişli bir yoldu. Gelip geçen arabalara engel olmasın diye arabanın sağ tarafını kaldırıma çıkarıp istop etti. Hemen eve gidip unuttuğunu alıp gelecek. Fakat ne mümkün. İki yaşlı kadın arabaya vurdu. Çek arabanı dedi. Halaoğlu, özür dileyip hemen arabayı kaldırımdan indirdi. Burası şehir falan değil. Bildiğin köy. Adamlar köylerine kadar kuralları oturtmuşlar. Çekmeyip dirensen, hemen polisi arayıp ceza yazdıracaklar. Cezalar da ağır. Orada kül döksen dahi hemen ceza gelir. Her bir vatandaş polis gibi görev yapıyor. Aynı Avrupalı, ülkesinde kurallara uyarken bizim ülkeye geldiği zaman o da kurallara uymuyor" dedi.

Üçü konuştu. Zira konuşmak hakları. Çünkü Avrupa'yı görüp gelenler bunlar. Avrupa görmeyen bana ise ağzı açık onları dinlemek kaldı.

Üniversitede öğretim üyesi olan arkadaş ise "Avrupa'nın her ülkesi böyle değil. Özellikle İtalya ve İspanya'da hırsızlığın çok yaygın olduğunu" söyledi.

Üçü birden başka örneklere de yer verdiler. Bu kadarla yetiniyorum. Şu var ki Avusturya'dan yakın gelen arkadaş, verdiği örneklerden hareketle birkaç defa Avrupa ahlakı dedi durdu.

Ben de katkı olsun diye Avrupa ahlakının temelinde kanun var. Konan kanun uygulanıyor. Vatandaşı devlete güveniyor. Devlet ise vatandaşına güven vermiş. Konan kuralların kendi yararına olduğuna inandırmış. Kural takip ediliyor, uymayana yüklü ceza kesiliyor. Bu da beraberinde kurallara uymayı getiriyor. Bizde de her şeyin kanunu var. Ama uygulamada problem var. Bizde polisin yakalamasına bağlı. Bizde kanunun takibi ve sürekliliği yok. Kesilen cezalar caydırıcı değil. Bir de ceza veya başka kuralsızlıklara zaman zaman yapılandırma adı altında aflar geliyor. Çoğu zaman kurallara uyan vatandaş mağdur oluyor. Kanun konmuşsa uygulanması gerekir. Bizde bir kuralsızlıktan ya da suçtan dolayı vatandaş şikayet etse, şikayet edilen yana yakıla kendini şikayet edeni arar. Bir şekilde tespit eder. Ondan sonra gör olanları. Görünen o ki her Avrupa ülkesinde olmasa da çoğunda oturmuş ve tıkırında işleyen bir sistem var. Sistem kendi içinde denetim mekanizmalarını kurmuş, denetim ve ağır ceza ile sistemini sorunsuz devam ettiriyor ve kurallara uymak bir etik haline gelmiş. Kısaca Avrupa dediğin bu Avrupa ahlakını kanunla sağlamış. Geçmişte oturmuş işleyen bir sistem olmadığı zamanlarda, ülkeler, din ve ahlak ile insanları kurallara uymaları için çaba sarf etmiş. Biz ise işleyen ve her şeye hakim bir sistem kurmak yerine hâlâ din ve ahlak eğitimi vermek suretiyle mesafe almaya çalışıyoruz. Tamam, din ve ahlak eğitimi verilsin. Yalnız unutmayalım ki din ve ahlakın bir müeyyidesi ve yaptırımı olmadığı için sadece insanların vicdanlarına hitap ederek mesafe almak mümkün değil türünden bir şeyler söyledim.

Ardından dediğiniz sebze ve meyve satışı bizde olsa, başında kimse olmasa, biz kasa kasa sebze ve meyveleri götürürüz. Terazi ve para kutusu dahil hepsini iç ederiz dedim.

O kadar da değil demeyin. Cumhurbaşkanlığı seçiminde 15 gün ara ile iki defa görev aldım. İlkinde okulda çay vardı. İkincide ise çay yoktu. Sebebini sorduğumda şu cevabı aldım: "İlkinde okul müdürü, çay setini, şekerini, pet bardağını koymuş. Çayı demlemiş. Yanına bir kutu koymuş. Sabahtan sandık görevlilerini öğretmenler odasına çağırmış. Çayın beheri beş lira. Üyelerinize söyleyin. Kim kaç çay içmişse bu kutuya içtiği kadar bedelini kutuya atsın" demiş.

Gel gör ki o kadar çay içilmiş, alınan çay paketleri, pet bardaklar bitmiş. Ama kutuya atılan çay parası yapılan masrafı karşılamaktan çok uzak kalmış. Yani doğru dürüst para atılmamış. Müdür de 15 gün sonraki seçimde bu düzeni kurmamış. Herkes o gün ya çaysızlığa talim etti ya da üyelerden birinin evinden demlenmiş gelen çayla çay ihtiyacını giderdi.

Yazdığım bu yazıda verdiği örneklerden hareketle, "Avrupa hayranlığı yapıyorsun. Avrupa'nın ahlakı bir işe yaramaz. Kokmuş ve çürümüş. Avrupalı para ve kanun korkusundan böyle yapıyor. Avrupa'yı beğendiysen, orada yaşayabilirsin. Bizim İslam ahlakı bize yeter” diyebilirsiniz. Böyle derseniz, bilin ki bu kadar örnek anlaşılmamış demektir. Avrupa hayranlığım falan yok. Avrupa ahlakı İslam ahlakından üstün dediğim de yok. Dikkat çekmek istediğim nokta, Avrupa bunun yolunu kanun koymak ve koyduğu kanunun işleyişini takip etmekle çözmüş. Biz de işleyen bir devlet sistemini kurarak koyduğumuz kanunların uygulanabilirliğini takip ederek, denetleyerek ve gereğini yaparak pekala ahlakı sağlayabiliriz. Buna da İslam ahlakı, Anadolu ahlakı ya da Türkiye ahlakı deriz. Unutmayalım ki ahlak sorununu çözmeyen ülkelerin dünyaya örnekliği de olmaz, gelişmesi de olmaz.

29 Kasım 2025 Cumartesi

Boşa Gitmeyen Yatırım

Niyetim boy pos ve kaportayı göstermek değil, kot ve kazağı göstermek. Gördüğünüz gibi yepyeni.

Para var demek ki demeyin. İkinci el. Ama birinci el gibi. Ne eskimiş ne de yıpranmış. Götür mağazaya birinci el diye tezgaha koy.

Nereden, kimden derseniz, oğlandan hediye. Bu demektir ki çocuğuna yatırım yapmak boşa gitmez. Bir şekilde sana döner, nimetlerinden faydalanırsın. Benimki de o hesap.

Hediyenin oğlandan geldiğini duyunca gidip "Başkasının oğlu babasına urba almış. Senin daha hiçbir şeyini görmedik" diye oğlunuza çatmayın. Zira benim oğlan da almadı bunları.

Bu gördüklerinizi alması için zamanında ben sponsor olmuşum. Kartı vermişim. O da keyfine, zevkine ve bedenine göre almış. Bir müddet giyip hevesini almış. Sonra yenilerini almak suretiyle bu eskileri bir daha giymemek üzere gardırop arşivine atılmış.

Oğlan giymeyeceğine göre kayınpederin kızı, daha yepyeni olan bu eski urbaları, kime verelim sorusunu sormadan bana getirdi. "Şunları bir giy bakalım. Üzerine olacak mı" dedi. Giydim. Tam bana göre.

Bir sevinç bir sevinç. Bilin ki anlatılmaz yaşanır.
Küçüklüğümde iki bayramın ramazan ayında, tercih hakkı olmaksızın bayramda giymek üzere babamın pazardan aldığı gömlek/pantolon/ayakkabı gözümün önüne geldi. Üçünü birden almazdı mübarek. Eti budu neydi zaten. Yoktu ki hepsini alsın. Hangisine ihtiyacım varsa bir tanesini alırdı. Sevinçten uçardım. Ramazan bayramında giyer giymez, annem çıkartırdı. "Eskimesin. Kurban bayramında da giyersin" derdi. Alırken zevk, renk ve tam vücuduma göre olsun diye bir tercih hakkım olmazdı. Birkaç sene eskiyinceye kadar giysin diye uzun ve geniş olanı alınırdı. Al şunu giy bakalım denirdi. Esnafa ya da babaya "Şu rengi alsam olmaz mı" diye sormak olmazdı. Zevk, renk, boy pos her ne ise kabulümüzdü. Yeter ki bayramdan bayrama bir ihtiyacımız giderilsin. İki bayramdan biri haricinde sair günlerde elbise, kıyafet almak ne mümkündü. Ne bizim böyle bir talebimiz olurdu ne de bize böyle bir talep gelirdi. Her iki bayramın birinde bir bayramlık alınsa daha ne isterdik. Bazı yılların bayramlarını bile es geçerdik. Çünkü önceki bayramlarda büyükçe aldığımız daha eskimemişti. Eskirse yama yapılır. Yamalı elbise bayramda giyilmese de bayram harici giyilirdi.

Geçmiş zamanın ruhu ve geçer akçesi böyleydi.

Zamanın ruhu ise daha farklı. Bu zamanın ruhunda urba almak için bayramlar beklenmez. Adeta 7/24-365 gün alışveriş yapmak, tam vücuda göre almak, dolaplarımızda değişik renk ve desende giyecek bulundurmak, birkaç giyimle daha eskimeden hevesi almak, tek giyimlik elbise veya ayakkabı almak, kampanyaları takip etmek, modaya uymak, oturduğun yerden İnternet üzerinden almak zamanın ruhuna uygun alışveriş çılgınlığımızdan kesitlerdir.

Neyse ben geleyim annesinin bana verdiği kot pantolon ve kazağa. Giydim. Çıkarmaz oldum. Yok, hanım, bu genç işi ben yaşlıyım. Bunlar dar kesim. Hele bugüne kadar kot pantolon hiç giymedim. Eski köye yeni âdet getirme. Sonra ile karşı, el âlem ne der demedim. Kazak tam istediğim gibi geniş. Pantolonun paçası biraz uzun geldi. Terzime kestirdim. Kot pantolon giymek, gömlek yerine kazağı tercih etmek kayınpederin kızının da pek hoşuna gider. Yakıştı, güzel oldu. Tam sana göre dedi. Niye demesin. Böylesi ütü istemiyor nasılsa. Hakkını yemeyeyim. Zaman zaman kumaş pantolonu uzatır, takım giy der ama hiç oralı olmuyorum.

Ayağımda kot pantolonu gören biraderim, "Ağa, sen kot giymezdin. Nasıl oldu" diye sordu. Ağan kırkından sonra azdı dedim ise de birkaç yıldır giyiyorum. Nasılsa mahalle baskısı kalktı. Eskiden kot pantolon giymek, kısa kollu gömlek giymek, uzun kollu gömleğin kolunu namazda katlamak ne mümkündü.

Bunu da geçelim. Oğlandan bana tevarüs eden kot pantolon, tişört, kazak, eşofman altı sadece bu gördüğünüzden ibaret değil. Değişik değişik giymek için oğlanın dolabından benim dolaba geçti. Üstelik bir kuruş da vermedim. Sevincim bundan. Özellikle cepten paranın çıkmamasına. Daha ne isterim.

Bu demektir ki zamanında oğluna yapılan harcama daha doğrusu yatırım boşa gitmiyor. Dönüş dolaşıp sana geri geliyor.

Siz siz olun, geri dönüş için çocuğunuza yatırım yapın ki yüzünüzde gülücükler oluşsun. Keyfinize diyecek olmasın. Şekil A da olduğu gibi.

İşin garibi, oğlandan tevarüs eden bu kadar urba varken, hepsi dolabımda sırayla benim giymemi beklerken, kayınpederin kızı ise üzerine bir şey almıyorsun diye kızıyor. Sanırsın ki giyim kuşam firmalarının ortaklarından biri. Hakkını yemeyeyim, bana acıyor, aynı şeyleri giyiyorsun, al diyor. Çünkü ona göre bende para var. İyi de bunu ben niye bilmiyorum.

Neyse boş verin aile meselesini siz. Oğlandan tevarüs eden bu urba yakışmış mı? Siz ona bakın. Yakışmış deyin de sevincim kursağımda kalmasın.

Not: Oğlan kazak ve kot pantolona sevindiğimi görünce, montunu da verdi. Nasılsa babam giyer dedi. Bu arada montu da pek iyiymiş. Bugün giydim. İçim içime sığmadı. Oğlan ne giyecek demeyin. O kendisine geçen ay aldı. O aldıklarının parasını ödemekle meşgulüm. Bir iki seneye kadar bu aldıkları da bana dönerse hiç şaşırmayacağım. 

Bazılarının Adı Nemîm-e Olmalıydı *

Birinin ardından hoşuna gitmeyecek şeyleri gıyabında konuşmaya gıybet/dedikodu dendiğini biliyoruz.

Normal şartlarda kimsenin gıyabında konuşmamak hem dini hem ahlaki hem etik hem toplumsal bir vecibe olmasına rağmen belki de hem ruhen hem bedenen hem de zihnen boş olduğumuzdan olsa gerek, kişilerin arkasından ileri geri konuştuğumuz oluyor. Bu durum, "Ölmüş kardeşinin etini yemek" olarak kabul edilmesine rağmen maalesef zaman zaman gıybet yaptığımız olur.

Normal şartlarda hayatını dolu dolu yaşayan, hayatı planlı olan, çalışmak ve üretmek dışında bir meşgalesi olmayan, zihnini faydalı şeylerle dolduran insanların dedikodu yapması mümkün değil.

Buna rağmen bazen alınıp kırıldığımızda ya da bir kişide hoşlanmadığımız bir davranışı gördüğümüzde, o kişiler hakkında dedikodu yaptığımız olur. Aslında bir kişinin beğenmediğimiz bir hareketini "dost yüze söyler" deyip onunla birebir konuşmak gerekirken, alınıp kırılır düşüncesiyle veya medeni cesaretimizi toparlayıp bunu ona açmaya cesaret edemediğimizden dolayı içimizde tuttuğumuzu bir başkasıyla paylaşmak durumunda kalabiliyoruz. Sebep ve neden her ne olursa olsun, bir ortamda üçüncü şahıslar aleyhine konuşmayan kişileri burada antrparantez tebrik etmek isterim. Bu tipler kişiliği oturmuş kişilerdir. Ne yazık ki sayıları bir elin beş parmağını geçmez.

Ha bu demek değildir ki kimsenin gıybetini yapmayacağız. Toplum, amme ve kamuya mal olmuş kişilerin ardından konuşmada bir sakınca yok. Çünkü yapılanlar herkesin malumu.

Zararından başkasını korumak amacıyla üçüncü şahsın ardından konuşmada da sakınca yok. Mesela kişi borcuna sadık değilse, "Eli biraz ağır" demek gibi ya da laf taşıma özelliği varsa, "Yanında konuşurken dikkatli olmak gerek" gibi.

İlla olumsuz bir davranışı konuşmak istiyorsak, kişilerin ismine yer vermeden pekala bir konuyu konuşabiliriz. Burada da amaç bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olur. Ki bu verdiğim üç örnek gıybet kapsamına girmez.

Daha önce dedikodu üzerine, "Dedikodudan Kurtulmanın Yolu" başlığıyla bir yazı kaleme almıştım. Niyetim dedikodudan bahsetmek değildi. Sadece bir giriş yapıp laf taşımaya geçecektim. Girince çıkamadım gördüğünüz gibi. Gıybetini böyle bir yönü de var. Gıybet yapmaya başlayınca arkası geliyor zaten.

Laf taşıma, laf getirip götürme, koğuculuk, nemmamlık, adına ne dersek diyelim. Bu da gıybetin bir parçası. Daha doğrusu tamamlayıcısı. Dedikoduyu Arap saçına döndürmek, meseleyi problem haline dönüştürmekten ibarettir. Kırgınlıklara sebebiyet vermektir. İki kişi arasına kara kedilerin girmesi ya da girdirmek demektir.

Bir yerde dedikodu varsa ne kadar aramızda kalsın, duyulmasın desen de bir şekilde duyulur ya da duyurulur. Yerin kulağı vardır sözü gereği konuşulan nahoş şey bir şekilde üçüncü şahsın kulağına gidiyor. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Çünkü beraberinde kırgınlıklar ortaya çıkıyor. Bu durumda niçin dedikodu yaptım diye kendimizi sorgulayacağımıza, laf taşıyana gönül koyuyoruz.

Laf taşıyan illa birlikte gıybet yaptığın kişi olmayabilir. Normal şartlarda konuşulan, konuşulduğu yerde kalması gerekirken bu laf o şahsın kulağına gidecek şekilde bu lafı taşıyan ya sensin ya da yanındaki kişidir veya bir başkasına bahsedersin. O da gidip esas muhatabına söyler. Söylerken de benden duymuş olma da diye başlanır. Hatta aman duyulmasın, bu burada kalsın denir ama nedense kalmıyor. İçimizdeki laf taşıma hastalığı yemeyip içmeyip yetiştiriyor.

Aslında senin yanında birinin aleyhinde konuşan, başkasından laf getiren aynı zamanda senden de başkasına götürür. Çünkü bu bir meslektir. O kişi mesleğinin gereğini yapacaktır.

Taşınan laf olduğu gibi de aktarılmıyor. Ya kendi anladığı şekilde aktarılıyor ya da yanına doğru ya da yanlış ilaveler de yapılıyor.

Hasılı gıybet kötüdür, nemmamcılık ise daha kötüdür. Yapılan gıybet veya duyduğu gıybeti başkasına aktarmak kadar kötü bir şey yoktur. Çünkü kişinin her duyduğunu aktarması o kişiye günah olarak yeter de artar bile.

Bu laf taşıma aynı zamanda bir kişilik bozukluğudur. Zamanla edinilen bu huy kolay kolay çıkmaz. Ancak can çıkınca huy da çıkar. İşin garibi her laf taşıyan ölünce bu huy kendisiyle gitmiyor. Bu mesleği babadan tevarüs eden bir şey gibi bir başkasına bulaştırarak gidiyor. Bayrağı başkası devralıyor. Kısaca nemmamcılık ardından gelen tarafından devam ettiriliyor. Kimin laf taşıma huyu olduğu da pek bilinmiyor. Hiç ummadığın bu lafı taşıyabiliyor ya da ağzından kaçırıyor. En iyisi laf taşıyan nemmamcılara erkekse nemîm, kadınsa nemîme adını koymak gerekir. Böylece ismi nemîm ve nemîme olanların yanında insan kendine çekidüzen verir.

İşin latifesi bir tarafa. Ne gıybet yapalım ne laf taşıyalım ne ismimiz nemîm ve nemîme olsun. Bir mecliste yapılan konuşma meclis içinde kalsın. Söz dönüp dolaşıp meclis dışındakilere gelmesin. Tam nokta koyayım derken, "sözüm meclisten dışarı" deyimine takıldım. Acaba tüm dedikodu ve laf taşımanın kökeninde bu deyim yatıyor olabilir mi? Eğer böyleyse toplum olarak biz bu kötü huylara teşneyiz vesselam.

*02.12.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.