7 Kasım 2025 Cuma

Evliya Çelebi Olduğum Yaz

1979-1980 öğretim yılında orta birinci sınıfa başladım. Yatılı olarak da Hacı Veyizzade Yurdunda kalıyorum.

Okullar kapanınca memleketin yolunu tutmuyoruz. Çünkü yurtta kalmanın tek şartı, her yıl yaz döneminde hafızlığı sağlamak.

Orta 1.sınıftan liseyi bitirince kadar kaldığım yurtta hafızlık sağlamaya devam ettim.

Görevli hocalara günde bir cüz okumak suretiyle sağlamayı bir ay içinde bitiriyordum.

Ardından yaz tatilini geçirmek üzere köyün yolunu tutuyordum. Geri kalan yaz tatilimde de okullar açılınca kadar inşaatlarda amelelik yapıyorum. Bunun tek istisnası, lise dörde geçtiğim yılın yaz dönemi ile liseden mezun olduğum yılın yaz dönemi idi.

Ortaokul ve lise hayatım boyunca ramazan ayı yaz aylarına denk geliyordu.

Teravihten sonra 23-24’e kadar çarşıyı turlar, yurda dönerdik. Sahura kadar yatmayıp sabahında hocalara dinleteceğimiz cüzümüzü yapardık.

Sabah sekizde ezberimizi dinlemek üzere üç dört hocamız gelir, bizler de mescitte yerimizi alırdık. Sırayla ya da aradan dersini vermek üzere öğrenci ismi okunurdu. Öğleye kadar devam ederdi bu.

Öğleden sonra ikindiye kadar uyur, ikindiden sonra iftara kadar aramızda futbol oynardık.

Lise dörde geçtiğim yıl, öğretmenimiz aynı zamanda kaldığımız yurdun bağlı olduğu Türk Anadolu Vakfında da görev yapan Bekir Doğanay hocamız, Uluırmak Nuraniye Kur’an Kursunun yanındaki camide, yaz dönemi için kayıt yaptıran öğrencilere Kur’an öğretmeyi teklif etti. Olur dedim. Ardından bir teklif daha yaptı. İkindiden sonra da Dumlupınar Mahallesindeki bir eve giderek üç öğrenciye Kur’an öğretecektim. Buna da tamam dedim.

Benim için bu yaz bir koşuşturma ile geçecekti. Çünkü uyku dışında tüm günüm doluydu. Sabahtan öğleye kadar Beşyol mevkiinde bulunan aynı zamanda yatılı kaldığım Hacıveyiszade Yurdunda hafızlık dersimi verecektim. Dersimi verdikten sonra Alaaddin’e kadar yürüyüp şimdilerde Kültür Park adı verilen, o zamanlarda Fuar olan mevkiden kalkan otobüslere binip Karaman Caddesinde bulunan, Altıyol diye bilinen yerde inip ikindiye kadar camide çocuk okutacaktım. İkindi ile birlikte tekrar otobüse binip Fuar’da inecektim. Oradan Aydınlık Evler otobüsüne binip Dumlupınar Mahallesindeki eve giderek üç kişiye Kur’an öğretecektim. Dönüşte tekrar Fuar’da inip kaldığım yurda geçecektim.

Yurda gelince dinlenmek yok. Akşam yemeği, akşam ve yatsı namazının ardından birkaç arkadaşla beraber Alaaddin ve çevresini biraz turlar. 23-24 gibi yurda dönerek sabahki cüzümü hazır ediyordum. Sahurun ardından sabah namazını kılarak ders verdiğimiz hocalar gelinceye kadar ne kadar uyuyabilirsem artık.

O zaman bildiğim kadarıyla sadece Konya Belediyesi vardı. Ayrıca merkez ilçeler yoktu. Bugün merkez ilçeleri düşünürsek, her gün Karatay, Meram, Selçuklu üçgeninde gidip gidip gelmişim. Evliya Çelebi gibi dünya turuna çıkmasam da adeta onun gibi dolaşmışım ya da Mevlevilerin sema gösterisi gibi aynı yerleri dönüp durmuşum.

Bu koşuşturma için ayda Türk Anadolu Vakfının verdiği maaşta bir 20 vardı ama 20 bin miydi yoksa 20 milyon muydu hatırlamıyorum.

Dumlupınar’daki evine giderek kendisinin ve komşularının çocuklarına verdiğim dersten dolayı lise birinci sınıfta matematik dersimize giren rahmetli Mehmet Singil hocamız, günlük dört vasıtaya binecek kadar otobüs bileti vermişti. Almamak için çok uğraşmıştım. Ama zorla vermişti.

Gençlik böyle bir şeymiş. Şimdi olsa vücudum bunu kaldırmazdı. Ah gençlik dediğim zaman, biz senin gençliğini de biliriz diyenlere duyurulur.

5 Kasım 2025 Çarşamba

Kız Arkadaşıyla Görüşecekmiş!

Yazır tarafında bir arkadaşı ziyaret ettim. Eve doğru yollanmak üzere tramvaya bindim.

Tramvay doluydu. Kapının önünde bir yere tutundum. Az sonra inen, binen olur, kendime uygun bir yer bulayım diye oturakların bulunduğu koridorda gördüğüm boşlukta dinelmek için önümdekinden müsaade isteyip geçtim.

Sağlı sollu oturaklarda oturan kız çocuklarından hiçbiri, buyur amca ya da dede otur deyip kalkmadı. Herkes elinde telefon, kendi halinde bir yerlere girip çıkıyor, mesaj yazıyor olmalı. Sevindirici bir durumdu bu benim için. Demek ki kızlarımız beni yaşlı görmedi dedim. İçin için sevindim. Öyle ya ihtiyarlığı kim ister. Evlere bile bastırmamak gerek.

Üniversite öğrencisi olmalı kızlarımız. Seviyeleri de hoşuma gitti. En azından Karaman Yolu tarafındaki bazı yolcular daha doğrusu bazı lise öğrencileri gibi değillerdi. Bir ara Karaman Yolu otobüslerinden birine binmiştim de lise erkek öğrencileri, “Dedeye yer verin dedeye” deyip durdu oturan kızlara. Dede denmesini kabullenemedim nedense. Daha torunlar doğru dürüst dede demiyorlar. Bu beni tanımayanlar ise ne de hevesliler bana dede demeye. Ne diyeyim, inşallah kendi dedelerine bana dedikleri gibi dede diyorlardır.

Bir ara pazardan domates ve patlıcan aldığım genç de bana dede dedi. Patlıcanı biri, domatesi de biri tartıp vermişti. Genç benden para beklerken, sen misin bana dede diyen. Parayı sana değil, babana vereceğim diyerek babasına uzatmıştım. Bu yaptığıma bekledim ki gülsünler. Nasıl gülsünler. Akşama kadar ayaktalar gariplerim. Belki ayakta zor duruyorlar.

Bu arada ha dede diyeceğinize, amca, dayı, beyefendi, bey amca deseniz ne olur? Yaptınız bir iyilik. Tam olsun. Belli ki gördüğümüz bu adam bu yaşında hâlâ dedeliği kabullenemiyor.

Geçeyim tekrar tramvaya. Otobüs ya da tramvay dolu olduğunda yer veren gençlere teşekkür ederim. Lütfen oturun, rahatsız olmayın derim. Oturmamakta direnenlere, bakmayın böyle göründüğüme. Ben sizden gencim diyerek kolay kolay oturmam.

Böyle diyorum da bu konuda ikilem yaşadığım bir gerçek. Yer veren olmazsa, zamane gençleri yer de vermez olmuş diyorum. Yer verdikleri zaman ise gençler benim yüzümden rahatsız oldular diye mahcup da olurum. Yerine oturduğum genç toplu taşımadan inmeden de oturduğum yerde rahat edemem. Ne zaman ki iner. İşte o zaman oh be dünya varmış derim.

Bir ara bir öğrencim yer vermişti de sonrasında bir daha otobüse binmedim. Arabayla gittim okula ya da öğrencilerin binmediği otobüse binmiştim.

Ayakta yolculuk benim için problem değil. Ayakta yolculuk yaptığım zaman beni üzen, ineceğim yere kadar yazı yazamamak olur. Çünkü oturursam, telefonumu elime alır, bloğumu açar, bir şeyler yazmaya başlarım. İneceğim yere ne zaman geldiğimi bilemem. O yüzden toplu taşıma yolculuğu bana sıkıcı gelmez. Hoş, sırtımı bir yere dayarsam, ayakta yazdığım da olur. Ah şu tramvay ve otobüsler durağa yaklaşırken sert fren yapmasalar daha iyi olur. Çünkü öne ve arkaya götürmede çok mahir bizim vatman ve şoförlerimiz. Gerçi ne yapsın gariplerim. Duraktan yolcuyu alır almaz, biraz basarlar, beş yüz metre sonra bir durak daha gelir.

Neyse ayakta yolculuğum uzun sürmedi. Bir kızımız inince bir koltuk boşaldı. Karşımdaki genç, buyurun oturun dedi. Lütfen siz buyurun dedim. İneceğim az sonra deyince oturdum. Giderken başlayıp yarım bıraktığım yazımı yazmaya devam ettim. Tam yazıyı bitirip yazım ve imla yanlışlarını düzeltip yayımla butonuna basacağımda, “Zafer” anonsuyla ineceğim yere geldiğimi anladım.

Duraktan inip evime doğru geçerken şu yazıyı yayımlayayım diye eski Camlı köşkün önüne gelince, hafif kenara geçip yazımı yayımladım. Telefonu cebime koymak için davrandığımda, biri gençten, diğeri, 45-50 yaşlarında olan iki kişi önüme geldi. Dişleri ve saçları dökülmüş, göbeği çıkmış yaşlı olanı, “Telefonunuzdan birini arayabilir miyiz” dedi. Olur diyerek telefonu uzatmaya kalkmıştım ki “WhatsApp’tan kız arkadaşımızı arayacağız da” deyince, vazgeçtim telefonu vermekten. Olmaz deyip yürüdüm. Onlar da ısrarcı olmadılar.

Onlar giderken arkalarından baktım. Genci anladım da yaşını başını almış, saçları dökülmüş, bencileyin tipi bile olmayan kişinin sararmış dişlerini gösterircesine sırıtarak “Kız arkadaşımızla görüşeceğiz de” demesi garibime gitti. Böyle bir isteğe, üstüme iyilik sağlık, böylesini de ilk defa duydum dedim. Basıp evime yürüdüm.

Yürüdüm ama her ne kadar adamı garipsesem de kız arkadaşımla görüşeceğim WhatsApp üzerinden demesine, hadsizlik mi diyeyim, öz güven mi, medeni cesaret mi, bilemedim. Şu var ki kendi kendime bu haliyle adamın kız arkadaşı var. Benim ne şimdi ne de gençliğimde hiç kız arkadaşım olmadı, ömrümü boşa harcamışım deyip hayıflandım.

İnsanın şarjı biter, birini araması gerekir, mecburen birinden telefon ister. Ama kız arkadaşıyla görüşmek, üstelik WhatsAppla görüşeceğim demez. Bir de boş bulunup verseydim, belki de görüntülü görüşecekti. Bir diğer dikkatimi çeken, aynı yaşıt olmamasına rağmen “Kız arkadaşımla değil de kız arkadaşımızla görüşeceğiz” demesi de bir garip. Görünen o ki biri genç, kendisi yaşlı bu iki kişinin kız arkadaşı da aynı kişi. Değilse, biri görüntülü görüştükten sonra genç olanı da abi, bir de ben görüşeyim derdi. O zaman onlar görüşür, ben de yanlarında ağaç olurdum.

Bir Çadlıya Çattım *

Ferritin değerinin düşmesi, diş tedavisi, endoskopi, ameliyat derken 4-5 sene kan bağışında bulunamamıştım.

5 Ağustos 2025 itibariyle nihayet kan verebildim. Üç ayı doldurur doldurmaz yine soluğu Kızılay kan merkezinde aldım.

Kan ve tansiyon kontrolünün ardından kan vermemde sakınca olup olmadığımı incelemesi için doktorun odasına gitmem söylendi. Doldurduğum evrakla birlikte kırmızı çizgiyi takip ederek doktorun odasına geçtim.

Doktoru görünce hafif bir şaşırdım. Çünkü doktor, bildiğimiz buğday benizli, beyaz tenli, sarışın, esmer değildi. Simsiyah biri idi. Belli ki yabancı bir doktordu.

Bakalım anlaşabilecek miydim?

Selam verdim. Selamımı aldı. Lütfen oturun dedi. Anladım ki kolay anlaşacağız. Çünkü doktor simsiyah olsa da düzgün bir şekilde Türkçe konuşuyor ve bizimkilerden farklı değildi.

Doldurduğum evrakı dikkatli bir şekilde inceledi. Evrakta evet dediğim kısımlara dair sorular sordu.

İncelemesi sonucunda ve sorduğu sorulara verdiğim cevaplardan kan vermemde bir sakınca olmadığına kanaat getirdi.

Doktorun söylediğine göre bu vereceğim kan ile birlikte Kızılay'a yaptığım kan bağışı sayısı 21 olmuş. Siz buna 41 kere deyin. Arkasını getirin. Bilin ki ölmezsiniz.

Eğer herhangi bir mani olmazsa 65'ine üç yıl kalmış. O zamana kadar ne kadar bağışta bulunabilirsem artık.

Test için kanımı alan ve tansiyonumu ölçenden, evrakımı titiz bir şekilde inceleyen doktora ve kanımı alan hemşireye varıncaya kadar Kızılay kan merkezinde görev yapan tüm görevlileri her zaman olduğu gibi yine çok ilgili gördüm. Hepsi içten, candan, güler yüzlü, pratik, ve işinin ehliydi.

Kan vermek için buyur ettikleri koltuğa uzandım. Daha çocuk diyebilecek yaştaki kızımız bir çırpıda kan verme işlemini başlattı. Kıza sordum. Doktor bey nereli diye. Çadlı. Güzel Türkçe konuşuyor değil mi? Liseden beri Türkiye'de imiş dedi. Tıp fakültesini nerede bitirmiş dedim. Kayseri dedi.

Kısaca bu son bağışımda bir Çadlıya çattım. Zamanla yabancı doktorlar görev yapacak dedikleri bu olsa gerek.

Gördüğüm kadarıyla işinin ehli biri. Dil problemi de yok. Rengi yabancı olduğunu ele vermese konuştuğu dilinden yabancı olduğu anlaşılamaz. Yani bizden biri. Üstelik her bağışçının ardından gideceği yere kadar da eşlik ederek hem değer verdiğini gösteriyor hem de koltuğa sabit olmadığını.

Görünen o ki Çadlı veya başka ülkeli doktor veya başka meslekten yabancı uyruklu insanları şimdilik tek tük görsek de bundan sonra bu tip yabancıları daha fazla göreceğiz. Ki ben bizzat gördüm, muayene oldum ve konuştum. Hasılı, siz göremediniz. Kan vermediğinize yanın artık.

Bu Çadlı doktorun dışında daha önce Meram Tıp Fakültesinde annemi göz hastalıklarına götürdüğüm zaman annemi muayene eden, göz hastalıkları bölümünde ihtisas yapan doktor da yabancı idi. Filistinli Muhammed diye daha önce yazı konusu edinmiştim. Uzmanlığını bitirip Devlet Hizmeti Yükümlülüğü (DHY) için başka bir şehrimizde görev yapıyordur. Annemi muayene eden doktorun Filistinli olduğunu yanımdaki biri söylemese; tipinden, renginden, davranışından ve konuşmasından yabancı olduğunu anlamak mümkün değil.

Belli ki hekim olarak çalışan bu yabancılar Türk vatandaşlığına geçmiş olmalılar.

Bu Çadlı doktora göre öyle zannediyorum, bu ülke Avrupa. Bizimkilerden fırsatını bulanlar da soluğu Avrupa'da alıyor. Öyle zannediyorum, bizimkilere göre de bu ülke bir Ortadoğu ülkesi. Bu iş biraz memnuniyet meselesi.

Yabancı doktor bize gelecek, bizimkiler de Avrupa'ya gitmenin yoluna bakacak. Gelen yabancı da işinin ehli olsun, bizden giden de.

Yalnız devlet, emek sarf edip masraf ettiği, işini uygulamalı gösterdiği hekimleri bu ülkede tutmanın yollarını arayıp bulsa daha iyi olacak.

Not: Bu yazıyı paylaşınca, okuyucumun bir tanesi, "Kızılay'ın doktora verdiği maaş düşük olunca, Türk hekimleri Kızılay'da çalışmayı bırakıp, iş yabancılara kalmış" bilgisini paylaştı.

*09.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.