5 Kasım 2025 Çarşamba

Bir Çadlıya Çattım

Ferritin değerinin düşmesi, diş tedavisi, endoskopi, ameliyat derken 4-5 sene kan bağışında bulunamamıştım.

5 Ağustos 2025 itibariyle nihayet kan verebildim. Üç ayı doldurur doldurmaz yine soluğu Kızılay kan merkezinde aldım.

Kan ve tansiyon kontrolünün ardından kan vermemde sakınca olup olmadığımı incelemesi için doktorun odasına gitmem söylendi. Doldurduğum evrakla birlikte kırmızı çizgiyi takip ederek doktorun odasına geçtim.

Doktoru görünce hafif bir şaşırdım. Çünkü doktor, bildiğimiz buğday benizli, beyaz tenli, sarışın, esmer değildi. Simsiyah biri idi. Belli ki yabancı bir doktordu.

Bakalım anlaşabilecek miydim?

Selam verdim. Selamımı aldı. Lütfen oturun dedi. Anladım ki kolay anlaşacağız. Çünkü doktor simsiyah olsa da düzgün bir şekilde Türkçe konuşuyor ve bizimkilerden farklı değildi.

Doldurduğum evrakı dikkatli bir şekilde inceledi. Evrakta evet dediğim kısımlara dair sorular sordu.

İncelemesi sonucunda ve sorduğu sorulara verdiğim cevaplardan kan vermemde bir sakınca olmadığına kanaat getirdi.

Doktorun söylediğine göre bu vereceğim kan ile birlikte Kızılay'a yaptığım kan bağışı sayısı 21 olmuş. Siz buna 41 kere deyin. Arkasını getirin. Bilin ki ölmezsiniz.

Eğer herhangi bir mani olmazsa 65'ine üç yıl kalmış. O zamana kadar ne kadar bağışta bulunabilirsem artık.

Test için kanımı alan ve tansiyonumu ölçenden, evrakımı titiz bir şekilde inceleyen doktora ve kanımı alan hemşireye varıncaya kadar Kızılay kan merkezinde görev yapan tüm görevlileri her zaman olduğu gibi yine çok ilgili gördüm. Hepsi içten, candan, güler yüzlü, pratik, ve işinin ehliydi.

Kan vermek için buyur ettikleri koltuğa uzandım. Daha çocuk diyebilecek yaştaki kızımız bir çırpıda kan verme işlemini başlattı. Kıza sordum. Doktor bey nereli diye. Çadlı. Güzel Türkçe konuşuyor değil mi? Liseden beri Türkiye'de imiş dedi. Tıp fakültesini nerede bitirmiş dedim. Kayseri dedi.

Kısaca bu son bağışımda bir Çadlıya çattım. Zamanla yabancı doktorlar görev yapacak dedikleri bu olsa gerek.

Gördüğüm kadarıyla işinin ehli biri. Dil problemi de yok. Rengi yabancı olduğunu ele vermese konuştuğu dilinden yabancı olduğu anlaşılamaz. Yani bizden biri. Üstelik her bağışçının ardından gideceği yere kadar da eşlik ederek hem değer verdiğini gösteriyor hem de koltuğa sabit olmadığını.

Görünen o ki Çadlı veya başka ülkeli doktor veya başka meslekten yabancı uyruklu insanları şimdilik tek tük görsek de bundan sonra bu tip yabancıları daha fazla göreceğiz. Ki ben bizzat gördüm, muayene oldum ve konuştum. Hasılı, siz göremediniz. Kan vermediğinize yanın artık.

Bu Çadlı doktorun dışında daha önce Meram Tıp Fakültesinde annemi göz hastalıklarına götürdüğüm zaman annemi muayene eden, göz hastalıkları bölümünde ihtisas yapan doktor da yabancı idi. Filistinli Muhammed diye daha önce yazı konusu edinmiştim. Uzmanlığını bitirip Devlet Hizmeti Yükümlülüğü (DHY) için başka bir şehrimizde görev yapıyordur. Annemi muayene eden doktorun Filistinli olduğunu yanımdaki biri söylemese; tipinden, renginden, davranışından ve konuşmasından yabancı olduğunu anlamak mümkün değil.

Belli ki hekim olarak çalışan bu yabancılar Türk vatandaşlığına geçmiş olmalılar.

Bu Çadlı doktora göre öyle zannediyorum, bu ülke Avrupa. Bizimkilerden fırsatını bulanlar da soluğu Avrupa'da alıyor. Öyle zannediyorum, bizimkilere göre de bu ülke bir Ortadoğu ülkesi. Bu iş biraz memnuniyet meselesi.

Yabancı doktor bize gelecek, bizimkiler de Avrupa'ya gitmenin yoluna bakacak. Gelen yabancı da işinin ehli olsun, bizden giden de.

Yalnız devlet, emek sarf edip masraf ettiği, işini uygulamalı gösterdiği hekimleri bu ülkede tutmanın yollarını arayıp bulsa daha iyi olacak.

Not: Bu yazıyı paylaşınca, okuyucumun bir tanesi, "Kızılay'ın doktora verdiği maaş düşük olunca, Türk hekimleri Kızılay'da çalışmayı bırakıp, iş yabancılara kalmış" bilgisini paylaştı. 

4 Kasım 2025 Salı

Alakaya Maydanoz

Eşiyle birlikte ülkemize gelen Almanya Başbakanı’nın arabanın bagajından aldığı valiz ve diğer eşyalarını iki eline alarak taşıdığı görüntüleri hakkında çok yazılıp çizildi.

İki ülke temsilcisinin hangi konuları konuştuğu, ne karar aldıkları, hangi konularda anlaştıkları üzerine de pek konuşulmadı. Çünkü valiz taşıma hepsinin önüne geçti.

Her konuda olduğu gibi valiz taşımada da ikiye bölündük. Mealen yazayım. Bir kesim, “Dünyanın 4. ekonomisine sahip, bütçesi 250 milyar avro fazla veren bir ülkenin başbakanındaki tevazua bakın, bir de bizimkilere. Alman kendisi taşırken, bizimkiler çalışanına taşıtır. Alman istese buraya görevli yığar” demek suretiyle iki ülkeyi kıyaslarken, diğer kesim, “Bu başbakan başka yerde kendi valizini kendi taşımamış. Sadece bizim ülkede bunu yapmış. PR çalışması yapıyor. Aklı sıra bize insanlık ve ahlak dersi veriyor. Alman Başbakan bunu yapacağına Gazze kan ağlarken İsrail’e verdiği desteğe baksın. İsrail’in yanında yer almaktansa valizimi başkasına taşıtmayı yeğlerim. Üstelik bizim ülkenin düşmanları çok. Almanya gibi değiliz. Elbette bizde koruma, görevli vs. olacak, valiz vs. şeyleri başkası taşıyacak” türünden şeyler yazılıp çiziliyor.

Ahmet Hakan Coşkun da bu kervana katılanlardan. Bakın neler yazmış neler... Bazılarını buraya alıyorum:

“Kalbi katillerden yana atan bir başbakandansa... Valizini yanındakilere taşıtan bir başbakanı tercih ederim.

Katledilen çocukları görmezden gelen bir başbakandansa... Altın varaklı koltuklarda oturan bir başbakanı tercih ederim.

Çocuk katilleriyle aynı safta yer alan bir başbakandansa... Konvoyu upuzun olan bir başbakanı tercih ederim. Çünkü insan olmak, valiz taşımaktan bin kat daha önemlidir”.

Yazısından anladığım kadarıyla Ahmet Hakan Coşkun, İsrail’e verdiği destekten dolayı Alman Başbakanı’na insanlık dersi vermiş. Gerekirse lüks içinde yaşanmasını tercih ederim ama Almanya gibi olmayı hiç istemem demiş adeta.

Herkesin görüşü kendisine elbette. Herkes olayları değerlendirirken kendi penceresinden bakar. Yalnız Ahmet Hakan’ın bu noktaya gelmesini ya da evirilmesini garipsediğimi söylemeliyim. Bir zamanların Kanal 7’sinde objektif haber veren Hakan bu noktaya gelmemeliydi dedim. Böyle yazmasında ne sakıncası var diyebiliriz. Bir defa Sayın Coşkun sapla samanı karıştırmış. PR veya rol bile olsa bir güzel bir hareketi perdelemek için başka yollara sapmış. Böyle deneceğine, “Almanya, Gazze konusunda iyi sınav vermedi ama şu valiz taşıma olayı herkese, özellikle bizimkilere örnek olmalı” denebilirdi. Çünkü kötü birinin rol bile olsa iyi hareketi, iyi birinin de kötü hareketi olabilir.

Efendim, Almanya Başbakanı kendini olduğundan farklı gösteriyor. Normalde böyle değil denebilir. Velev ki rol olsun. Hareket güzel mi, değil mi, örnek bir hareket mi, değil mi, ona bakmak gerek. Ki Müslümanlar Safa ile Merve arasında sa’y yaparken hervele yapıldığını iyi bilirler. Kabe’yi ziyaret esnasında Mekkelilerin, ‘Medine’nin havası yaramamış. Müslümanlar bir deri bir kemik kalmış’ söylentisini kırmak için Hz Muhammed’in, ‘Mekkelilerin sizi göreceği şu mevkie gelince kendinizi güçlü göstermek için şöyle yürüyün’ dediğini hepimiz iyi biliyoruz. Bugün böyle bir durum olmamasına rağmen sa’y yapan müminlerin sembolik olarak hervele yaptığı yine hepimizin malumu.

Yazımı çok uzatmadan bu konuya gidecek bir fıkrayı buraya alıyorum. Bu fıkra da başta Ahmet Hakan olmak üzere gerekçe üreten, bahane bulan ve suç bastıran kişilere gelsin.

“ABD’li yetkililer Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) bir ziyaret yapar. Rus yetkililer, misafirlerine gelişmişliklerini göstermek için yaptıkları metroyu gezdirmeye karar verir. “Efendim, metromuz şu kadar saniyeden fazla gecikmez. Zamanında durağına gelir” açıklaması yapar. ABD’li yetkililer metronun gelmesini bekler. Nedense belirtilen süre içinde metro gelmez. ABD’li yetkili, “Efendim, şu kadar saniye gecikti” deyince, Rus yetkili bunun altında kalır mı? “Ama efendim, siz de ülkenizdeki Kızılderilileri öldürdünüz” deyiverir.

Fıkra, tipik bir savunma psikolojisi. Halbuki konu metronun gecikip gecikmemesi. Konuyu Kızılderililere getirmenin ne alemi var değil mi?

Hülasa, doğru bir hareketi yapan düşmanımız da olsa hakkını vermek, yanlış bir hareketi sevip saydığımız dostumuz bile yapsa buna da tepki göstermek erdemlice bir harekettir. Birilerini savunacağım diye sapla samanı karıştırmamak gerek. Çünkü gerçekleri örten, savunma psikolojisinden başka bir şey değildir. Unutmayalım ki bir hareketi tasvip etmek o kişinin her yaptığını meşru ve mubah görmek anlamına gelmez. Aynı şekilde sevdiklerimizin bir hareketini eleştirmek ondan nefret ettiğimiz anlamına gelmez. Kısaca, kişileri değil, hareketleri örnek alalım ve tasvip edelim.

2 Kasım 2025 Pazar

Kriterimiz Var mı Bizim?

Almanya Başbakanı Türkiye'ye geldi. Görüşmelerin ardından iki lider ortak basın toplantısı yaptı. Açıklamalara yer vermeyeceğim ama Almanya Başbakanı'nın, "Türkiye'yi ABD'de görmek istiyoruz. Bunun için Türkiye'nin Kopenhag kriterlerini yerine getirmesi gerekli" açıklamasına, Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın, "Bizim Ankara kriterlerimiz var. Biz bu kriterlere göre hareket ediyoruz" şeklinde cevap vermesi, kulağa hoş gelse de göğsümüzü kabartsa da bana manidar geldi. Hiç inandırıcı gelmedi. 

Meğer bizim Ankara kriterlerimiz varmış, biz neymişiz de haberim yokmuş dedim içimden.

Bildiğim kadarıyla AB’ye girmek isteyen ülkelerin AB'ye kabulü için üyeliğe başvuran ülkelerin, yerine getirmesi gereken ev ödevleri var. Bir ülke bu şart ve kriterleri yerine getirdiği takdirde AB ailesine kabul edilir.

AB serüvenimiz 1960'lara kadar gitse de 1999 yılında tam üyelik için resmen aday kabul edildik. Tam üyelik müzakereleri ise 2005 yılında başlatılmıştır.

İlk yıllarda Kopenhag kriterlerini yerine getirmek için çok çabaladık. Uyum yasalarını bir bir çıkardık. Hatta "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.” diyerek Anayasamıza ekledik.

Kısaca biz AB'ye girmek için çok uğraştık. AB ise bizi almamak için uğraştı. Sonunda müzakereler yapılmaz oldu. Ne onlar gelin diyor ne de biz bizi alın diyoruz. Kısaca ev ödevlerimiz yarım kaldı.

AB bizden çok sonra müracaat edenleri aldı. Onlar doğru ya da yanlış veya eksik, yazıp kayda aldıkları Kopenhag kriterlerine göre yoluna devam ederken öğrendik ki bizim de Ankara kriterlerimiz varmış.

Düşünüp taşındım. Aklıma bir kriter gelmedi. Hatta arama motoruna "Ankara kriterleri" yazıp arattım. Eme yarar yazılı bir kriter önüme çıkmadı.

Biliyorsunuz kriter demek, ölçüt, kıstas demektir. Bizim olsa olsa kritersizliğimiz olur diye düşünüyorum. Çünkü ne uluslararası ilişkilerde ne ekonomide ne adalet ne yönetim vs.de oturmuş bir kriterimiz yok.

Eğer kriterden ya da Ankara kriterleri sözüyle kastedilen,

Bize özgü bir yönetim tarzı ise,

Slogan ve hamaset ise,

Günübirlik yaşamak ise,

Adalet, kişilere ayar vermek ve had bildirmek ise,

Yargıya müdahale etmek ise,

Algı oluşturmak ise,

Şok üzerine şok geçirmek ve milleti şaşırtmak ise...

Bu kriterler bizde fazlaca var.

Yalnız bildiğim kadarıyla bunlar kriter değil, kritersizliktir. Lütfen birbirimizi kandırmayalım ve gözümüzün içine baka baka dalga geçmeyelim. Çünkü dalganın sırası değil.

Ha bunlar benim gözlemlerim ve değerlendirmelerim. Eğer gerçekten kriterlerimiz varsa buna şapka çıkarır ve gurur duyarım.

İstemez miyim ülkemizde her alanda bir kültür oluşmasını.

İstemez miyim kişilere bağlı olmayan kendi kendine işleyen bir devlet sistemimizin olmasını...

Bir de madem ki bizim Ankara kriterlerimiz vardı. O halde bir zamanlar Kopenhag kriterlerini yerine getirmek için niye uğraştık? Deseydik ya bizim kriterler sizin kriterlerden daha iyi deyip AB'ye tam üyelik için kapı kapı dolaşmasaydık.

Vah ki vah! Ne zaman, gerçeklerin üstünü örtmeye ve hamaset yapmaktan vazgeçip kendimizle yüzleşeceğiz?