2 Kasım 2025 Pazar

Kriterimiz Var mı Bizim?

Almanya Başbakanı Türkiye'ye geldi. Görüşmelerin ardından iki lider ortak basın toplantısı yaptı. Açıklamalara yer vermeyeceğim ama Almanya Başbakanı'nın, "Türkiye'yi ABD'de görmek istiyoruz. Bunun için Türkiye'nin Kopenhag kriterlerini yerine getirmesi gerekli" açıklamasına, Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın, "Bizim Ankara kriterlerimiz var. Biz bu kriterlere göre hareket ediyoruz" şeklinde cevap vermesi, kulağa hoş gelse de göğsümüzü kabartsa da bana manidar geldi. Hiç inandırıcı gelmedi. 

Meğer bizim Ankara kriterlerimiz varmış, biz neymişiz de haberim yokmuş dedim içimden.

Bildiğim kadarıyla AB’ye girmek isteyen ülkelerin AB'ye kabulü için üyeliğe başvuran ülkelerin, yerine getirmesi gereken ev ödevleri var. Bir ülke bu şart ve kriterleri yerine getirdiği takdirde AB ailesine kabul edilir.

AB serüvenimiz 1960'lara kadar gitse de 1999 yılında tam üyelik için resmen aday kabul edildik. Tam üyelik müzakereleri ise 2005 yılında başlatılmıştır.

İlk yıllarda Kopenhag kriterlerini yerine getirmek için çok çabaladık. Uyum yasalarını bir bir çıkardık. Hatta "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.” diyerek Anayasamıza ekledik.

Kısaca biz AB'ye girmek için çok uğraştık. AB ise bizi almamak için uğraştı. Sonunda müzakereler yapılmaz oldu. Ne onlar gelin diyor ne de biz bizi alın diyoruz. Kısaca ev ödevlerimiz yarım kaldı.

AB bizden çok sonra müracaat edenleri aldı. Onlar doğru ya da yanlış veya eksik, yazıp kayda aldıkları Kopenhag kriterlerine göre yoluna devam ederken öğrendik ki bizim de Ankara kriterlerimiz varmış.

Düşünüp taşındım. Aklıma bir kriter gelmedi. Hatta arama motoruna "Ankara kriterleri" yazıp arattım. Eme yarar yazılı bir kriter önüme çıkmadı.

Biliyorsunuz kriter demek, ölçüt, kıstas demektir. Bizim olsa olsa kritersizliğimiz olur diye düşünüyorum. Çünkü ne uluslararası ilişkilerde ne ekonomide ne adalet ne yönetim vs.de oturmuş bir kriterimiz yok.

Eğer kriterden ya da Ankara kriterleri sözüyle kastedilen,

Bize özgü bir yönetim tarzı ise,

Slogan ve hamaset ise,

Günübirlik yaşamak ise,

Adalet, kişilere ayar vermek ve had bildirmek ise,

Yargıya müdahale etmek ise,

Algı oluşturmak ise,

Şok üzerine şok geçirmek ve milleti şaşırtmak ise...

Bu kriterler bizde fazlaca var.

Yalnız bildiğim kadarıyla bunlar kriter değil, kritersizliktir. Lütfen birbirimizi kandırmayalım ve gözümüzün içine baka baka dalga geçmeyelim. Çünkü dalganın sırası değil.

Ha bunlar benim gözlemlerim ve değerlendirmelerim. Eğer gerçekten kriterlerimiz varsa buna şapka çıkarır ve gurur duyarım.

İstemez miyim ülkemizde her alanda bir kültür oluşmasını.

İstemez miyim kişilere bağlı olmayan kendi kendine işleyen bir devlet sistemimizin olmasını...

Bir de madem ki bizim Ankara kriterlerimiz vardı. O halde bir zamanlar Kopenhag kriterlerini yerine getirmek için niye uğraştık? Deseydik ya bizim kriterler sizin kriterlerden daha iyi deyip AB'ye tam üyelik için kapı kapı dolaşmasaydık.

Vah ki vah! Ne zaman, gerçeklerin üstünü örtmeye ve hamaset yapmaktan vazgeçip kendimizle yüzleşeceğiz?

Toplumsal Hayatta Mizah ve Hicvin Yeri

Yaşadığımız hayata bakarak sanki insanoğlu bu dünyaya sıkıntı çekmek için gelmiş sanır. Çünkü hayat ağırlıklı olarak dert, sıkıntı ve stres içinde geçiyor. O yüzden yüzü gülen, mutluluk pozları veren insanların çokluğu bizi aldatmasın. Kısaca hayat fotoğraf çekinilirken verilen poz gibi değildir.

Hayat ne kadar sıkıntı ve dert olsa da 7/24, 365 gün dert içinde yaşamak hayatı çekilmez kılar. Burada mizah ve espri devreye girer. O yüzden mizahın hayatımızda ayrı bir yeri vardır. Mizaha, yemeğe lezzet veren baharat ya da tuz dense yeridir. Bir yemeği yemek yapan ve lezzet katan baharatı ve tuzudur. Yeter ki aşırıya kaçmadan kıvamında kullanılsın. Mizah da yerinde, zamanında ve kıvamında yapıldığı takdirde anlık da olsa dertleri unutturur. Yeter ki mizah anlaşılsın. Şayet mizah anlaşılmazsa, espri yapan kişiye yol, su ve elektrik olarak geriye döner. Çünkü adeta soğuk duş etkisi yapar.

Anlatmak istediğim espri, mizah, şaka, nükte adına ne dersek diyelim, esprisiz hayat olmaz, çekilmez. Çünkü hep ciddiyet ifade eden bu hayat kişileri somurtmaktan başka işe yaramaz. Tam tadında ve kıvamında taşı gediğine koyan yerli yerince yapılan espriler bir nevi hayat öpücüğüdür. Muhabbeti koyulaştırır. Kişiyi dert ve sıkıntılarından bir müddet uzak tutar. Yeter ki esprinin yapıldığı ortam ve ortam sakinleri mizaha meyilli olsun.

Het insan espri yapabilir mi? Zor. Yapmaya kalkarsa yaptığı espriden ziyade kendisi gülünç duruma düşer. O yüzden espri bir zeka işidir. Bunu herkes yapamaz. Aynı zamanda esprinin muhatapları da espriden anlayan tipler olmalı. Çünkü espriden anlamak, esprideki inceliği kavramak da bir zeka işidir. Diyorum ki espriyi zeki insanlar yapar, espriden de zeki insanlar anlar. Yalnız kastettiğim espriler zeka kokan espri olmalı. Belden aşağı yapılan esprileri kastetmiyorum. Çünkü bu tür espriyi anlamak için zekaya ihtiyaç yok.

Nükteden anlamayan sayısı bu ülkede epey çok. Adam zekidir ama düz kontak ise espriden pek anlamaz. Her söyleneni üzerine çekecek seviyede alıngan ise bu tipler de espriden pek anlamaz. Hazırında ortamı gerer. Yapılan espri sevdiklerine ince bir dokundurma ise bu espri de savunmacı tipler için ok gibi saplanır. Çünkü en incitici sözler gerçek olan sözlermiş. Bu tür hazirun da savunacağım diye esprinin içine eder. Espriden anlamayan bir başka tip de vücudu ortamda, kafası başka yerde olan dalgın ve dinlemeyen tipler. Bu tipler de dikkatini ortama vermeyince esprideki inceliği kavrayamaz.

Espri ve mizahın gerekli olduğu ve kullanıldığı yerlerden biri de Aziz Nesin'e atfedilen "İzahı olmayan şeyin mizahı olur" sözünde ifade edildiği gibi "Aklın ve mantığın kabul etmediği şeylere karşı verilebilecek en makul tepki olmasıdır. Espriyle birlikte tiye almada kullanılır. Bu yönüyle iyi ki hayatta mizaha yer var. En azından insanlar hoşnut olmadığı durumları kuş dili diyebileceğimiz mizahla ifade eder.

Hiciv ve ironi mizahın bir türü müdür bilmem ama öyle zannediyorum, mizahın içinde yeri var diye düşünüyorum.

Yazılarımda sıkça mizah, hiciv ve ironiye yer veririm. Çünkü yaşadığımız hayatta izahı mümkün olmayan şeyler çokça cereyan etmekte Ben de bunlara dokundurma için hicvi sıkça kullanıyorum. Yazılarımı takip eden çoğu okuyucu da bu hakkı teslim eder. Mizahi yönüm dolayısıyla teşbihte hata olmasın, kimi yaşayan Nasrettin Hoca'ya benzetir. İroni içerikli yazılarımdan dolayı kimi de hicvin üstadı Nef'i'ye benzetir. Bu benzetmeler gururumu okşasa da Nasrettin Hoca'nın da Nef'i'nin de eline su dökemem.

Bu yazıyı ele almamdaki sebep son günler ve aylarda yazdığım baştan sona hiciv içerikli çoğu yazılarım okuyucularım tarafından pek anlaşılamadı. Kendi başımdan geçmiş gibi anlattığım bazı hususlar sanki başkasını değil de beni anlatıyor şeklinde anlaşıldı. Sosyal medyada paylaştığım yazıların altına yapılan yorumlardan anlıyorum bunu. Sonunda yazım yüksek ironi içermektedir notu düşmek zorunda kalıyorum.

Eskiden leb demeden leblebiyi anlayan okuyucularıma ne oldu? Onlar mı nazara geldi yoksa ben mi? Acaba ben hiciv ve ironi yapmayı mı unuttum? Dikkat çekmesin, tepki görmeyeyim diye çok mu kapalı yazmaya başladım? Okuyucularım da benim gibi gündemi pek takip etmez mi oldu? Gündem takip edilmezse ironi içerikli yazılarım pek anlaşılamaz. Zaman zaman aynı durumu ben de yaşıyor, ironi ya da mizaha Fransız kalabiliyorum. Yoksa ciddi ciddi cevap vererek okuyucularım tecahülüarif sanatını mı icra ediyorlar? Umarım böyledir. Ya da sıkıntı ve dertler o kadar arttı da bünyeleri hicvi kaldırmaz mı oldu?

Neyse ne? Yalnız bu meselenin bir vuzuha kavuşmasında kendi adıma fayda mülahaza ediyorum. Umarım yorum yazan okuyucularım beni bu konuda çok merakta bırakmaz.

Sahi, sorun sizde mi, bende mi ya da başkasında mı?

İtirafçıların Beyanı *

Kadının beyanı esastır" ilkesi gereği, uzaklaştırma alan erkek sayısı az değil. Yeter ki kadın, kolluk kuvvetlerine ya da savcılığa giderek "Eşim bana şiddet uyguladı" desin. Erkeğin, eşine şiddet uygulamadığını ispat edinceye kadar çok uğraşması gerekir.

Aynı şekilde bir kız çocuğu veya kadının, "Falan beni taciz etti" demesi erkeğin sorgusuz, sualsiz derdest edilerek polis nezaretinde cezaevine konması hiçten bile değil.

Her ne kadar 6284 sayılı kanunda, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın şiddet ve tacize maruz kalan herkesin beyanı esas dense de şiddete maruz kalmış bir erkeğin polis veya savcılığa giderek böyle bir beyanda bulunması çok zor. İçine atar, yine de gidip şikayette bulunmaz. Çünkü işin ucunda karizmayı çizdirme durumu söz konusu.

Hanımından şikayetçi olan erkek pek nadir bulunur. Bir tanıdığım erkek, hanımından şiddete maruz kalmış. İleride delil olarak kullanırım düşüncesiyle hastaneye gidip üç günlük darp raporu almış. Alıp cebine koymuş. Fakat polis eve gelip ifade vermesi için savcılığa gideceğiz deyince, tanıdığım ne yapacağını şaşırmış. Beni aradı. Savcılığa git, şikayetçi olmadığını söyle dedim. Bu konu böylece kapandı.

Beyan esastır ilkesi, genelde kadın lehine işleyen bir ilke. Çünkü erkekler şiddet konusunda potansiyel suçlu. Adı çıkmış bir kere.

Bu durum sadece günümüzde değil, belki de eskiden beri böyle. Nitekim Yusuf peygamber de aynı evde kaldıkları azizin hanımının iftirasına maruz kalmış. Suçsuz olduğu bilinmesine rağmen yıllarını hapishanede geçirmiştir.

Şiddete maruz kaldım diye beyanda bulunup da eşine uzaklaştırma verilen evliliklerin ne kadarı devam eder, bu aşamadan sonra evlilik ne derece sağlıklı yürür bilmiyorum. Ama basına düşen haberlerden anlaşıldığına göre iş cinayete kadar gidebiliyor.

Buradan gizli tanık ve itirafçı konusuna gelmek istiyorum. Çünkü son yıllarda Ergenekon ve FETÖ soruşturmalarında, belediyelerle ilgili yolsuzluk operasyonlarında gizli tanık ve itirafçıların verdiği bilgilerle, soruşturmaların gerekli gereksiz ya da ilgili ilgisiz kişilere uzandığı ve soruşturmaların sulandırıldığı da bir vakıa.

Haydi gizli tanığı anladım. Bir konuyu aydınlatmak için bildiğini aktaracak ama güvenliği açısından kimliği gizli kalacak. Ya itirafçıların beyanına ne demeli? Her itirafçı adı üzerinde suçlu. Bunlara dişe dokunur bilgi ver ve bu işin içinde kimler var, bunları söyle. Şayet söylersen cezadan kurtulursun ya da çok az ceza yersin deniyor. Bundan sonrası jurnalcinin ya da itirafçının maharet ve insafına kalıyor. Üzerine atılı suçtan yırtmak için çenesi açılıyor. Olur olmaz iddialarda bulunabiliyor. Suçlu veya değil, isimler veriyor. Verilen bu isimler ifade vermek suretiyle yargı tutuklama verebiliyor. İsmi verilen suçlu ise eyvallah. Ya suçsuz ise. İşte o zaman nezarete atılabiliyor ve hakkında iddianame hazırlanınca kadar suçsuz yere içeride yatabiliyor.

Burada, yargının, gizli tanık ve jurnalcinin verdiği bilgi ve isimleri, ilgili kişinin bilgisi olmadan ciddi bir şekilde araştırması gerekir. Böyle olduğuna inanmak istiyorum. Yoksa sadece gizli tanığın ve itirafçının beyanıyla kişileri derdest edip içeriye tıkmak çok adilane olmaz.

Hasılı kadın ve çocuğun, gizli tanık ve jurnalcinin salt beyanıyla insanları mağdur etmemek gerek. Zira her beyanda yalan, yanlışlık ve iftira olabilir. O yüzden her beyan ispata muhtaçtır. Unutmayalım ki beyan ve itirafla adalet sağlanmaz.

*14.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.