26 Ekim 2025 Pazar

Dost Bildiklerim

Altının para etmediği, para ediyorsa da pek cep yakmadığı dönemlerde, üç tane düğün yaptım. Düğün yapılır da düğüne; eş, dost, tanıdık ve ahbap davet edilmez mi? Çünkü sevinç ve üzüntülü anlar diyebileceğimiz düğün ve cenaze işleri bunlarla olur. Sevinç ve üzüntü birlikte paylaşılır.

Düğüne gelinir de düğün hediyesiz olur mu? Sağ olsun, eş, dost ve tanıdıklar hediyelerle beraber geldiler. Hediye getiren de sağ olsun getirmeyen de. Çam sakızı çoban armağanı deyip gönül alan da sağ olsun, değerli hediye getiren de. 

Niyetim, kimin ne getirdiğini saymak değilse de kabataslak şöyle söyleyeyim. Kimi borcam kimi çanak çömlek getirdi. Kimi cebime para sıkıştırdı kimi zarf içerisinde para verdi kimi zarflarda isim yazılmış kimisinde yazılmamış. Kimi de çeyrek, gram getirdi.

Gelen kap kacakları izbeye koyduk. 

Bir zaman geldi. Hepsini arabanın arkasına koyarak bir tanıdığıma götürdüm. Kullanacağını kullan. İhtiyaç fazlasını muhtaç birilerine ver dedim. 

Para verenlerin kimi dolgun kimi de alt limit rayiç neyse o kadar para vermiş. Gelen paraları cebime koyup ihtiyacıma harcadım.

Çeyrek ve gram getirenlere sağ olsunlar, sevip sayıp getirmişler. Demek ki yanlarında bir değerim varmış. Dostmuş bunlar dost dedim.

Bir taraftan ve düğünleri yaparken bir taraftan da eş dost düğününe davet etti. Özel durum hariç, davet edildiğim tüm düğünlere hemen hemen icabet ettim. 

Düğüne giderken her ne kadar düğüne götürüp getirilen hediyeler için bir karşılık beklenmese de yine de adı konmamış bir şekilde karşılık ilkesinin şu ya da bu şekil gözetildiğini söylemeliyim. Zamanında hediye olarak kap kacak ve para getirenlere zamanın ruhuna uygun güncelleme yaparak zarf içerisinde para, çeyrek ve gram getirenlere de altın götürdüm. 

Düğün, dernek ve hediye işleri bu şekil devam ederken karşılık ilkesi gereği götürdüğüm hediyeler cebimi yakmadı, canımı da acıtmadı. 

Para, pul, kap kacak getirenler neyse de altın getirenler bir türlü düğünlerini zamanında yapıvermediler. Neymiş de çocukları küçükmüş. 

Gel zaman git zaman öyle bir zaman geldi ki altın getirenlerin aklına çocuklarını evermek geldi. Hele ki şükür. Yalnız şu var ki altın uçtu da uçtu. Yakalayabilene aşk olsun. Cesaretin ve gücün varsa al da göreyim. 

Ne vakit altın getiren biri düğün yapmaya kalksa içim cız eder. Beni bir üzüntü kaplar. Moralim bozulur. Yemeden, içmeden kesilirim. 

Şimdi düşünüyorum da zamanında ben bu altın getirenleri, bana değer verdiler, bunlar benim dostummuş dediğime hayıflanıyorum. Bunları dost bilmişim. Alacakları olsun diyeceğim ama alacakları var. Şu var ki benim gerçek dostlarım, başta borcam olmak üzere kap kacak ve para getirenlermiş. 

Altın getirenler ise al altını. Sevin sevineceğin kadar. Bil ki bu sevincin uzun sürmeyecek. Zira göreceksin gününü. İşte o zaman biz sevineceğiz diye altın getirmişler. 

Sorarım size. Ne kötülüğümü gördünüz de bana bu kötülüğü yaptınız?

Hasılı, her konuda olduğu gibi dost konusunda da yine yanıldım yine yanıldım. Yanarım yanarım da zamanında borcam getirenlere dudak büktüğüme yanarım. Allah beni affetsin. 

Salataya Ayrı Tarife

İl dışından, yıllardır görüşmediğim bir misafirim geldi. Misafirime etli ekmek ikram edeyim istedim.

Yanıma aile fertlerimi de alarak evime yakın etli ekmek ile ünlenmiş, şubeleri olan bir lokantaya gittik.

Lokanta çalışanlarının ilgisi o biçim. Bu ilgi bezdiren türden. Biri geldi biri gitti. 

O kadar gelip giden var. Önümüze menü koyan yok. Ne istersiniz diyen de yok. "Şu şu çorbalarımız var. Önden bir bamya çorbası getireyim" dedi biri. Çorba istemiyoruz. Etli ekmek yiyeceğiz. Önümüze dört tane karışık alalım dedim. "Ayran alır mısınız" dedi. Hayır dedim. Lokantacıların en sevmediği müşteri tipi yemeğin yanında ayran almaması. Yanında çanakta yoğurt ister misiniz teklifine olur dedim. Ardından "salata ister misiniz" dedi. Olur dedim. Dedim ama salata garip geldi bana. Niye soruyor, anlamadım. Çünkü salata dediğin yardımcı yemek. Her sofrada olmazsa olmaz. Adeta sofranın demirbaş. Hele  domatesin ucuz olduğu bu mevsimde. Arkasından, ardından şöyle bir tatlı alır mısınız dedi. İstemiyoruz dedim. Tabi, tüm bu cevapları misafirimin talebi çerçevesinde verdim.

Karışık, bir tahtanın üzerinde getirildi. İki kase yoğurt, bir ezme, bir salata, küçük bir tabakta yeşillik desem değil, salata desem değil. İk, üç çatallık marula benzer bir şey. Yine küçük bir tabakta 5-6 turp. Kişi başı dörde bölünmüş birer limon.

Ortada tahta üzerinde ana menü olunca yanında getirilen şeyleri masaya koymak mesele. Çünkü tahta neredeyse tüm masayı kaplıyor. Masada karşımızda iki kişi olacak şekilde dört kişiyiz. Etli ekmek, bıçak arası ve karışık dışında diğer getirilenler tahtanın ne tarafına konursa karşıdakinin onlara uzanması mümkün değil.

İçi domatesle dolu, içinde biber ve salatalık göremediğim salatayı iki tabağa böler misiniz dedim. Bölüp getirdiler. Salatanın bir tabağını karşımızdakilerin önüne koyduk. 

Daha yeni yemeye başlamışken ilave yaptıralım mı diye biri geldi. Bir yiyelim. Sonuna doğru duruma göre isteyebiliriz dedim. Daha önümüzdekileri bitirmeden teklifi yinelediler. Şunu ister misiniz, bunu ister misiniz dedi durdu yine biri. Çay alalım dedim.

Çayı içtikten sonra çayın devamını evde içelim dedim. Kalkarken oturduğum masa hizasındaki masada sipariş fişi gözüme ilişti. Fişin yanında da üç adet 0,5 milimlik pet şişe konmuş. Fişi elime alıp kasaya yöneldim. Giderken önümüze koymadıkları üç suyu da işaretlemişler. Tek tabakta gelen salataya da iki salata yazmışlar. Kasadakine tek salata geldi dedim. Büyük tabakta ise iki adettir dedi. Ödemeyi yapıp çıktım. 

İki yoğurt, iki salataya ödediğim miktara 1,5 etli ekmek daha yenir. Yoğurdu anlarım ama salatanın ayrıca işaretlenmesi gerçekten garip. İlla bedava versin, parasını almasın demiyorum. Ana menüye fiyat biçerken fiyata salata masrafı da ilave edilebilirdi. 

Çok lokanta kültürüm yok. Ancak eş, dost, misafir dolayısıyla buralara zaman zaman yolum düşer. Her Konya lokantası böyle mi yoksa bu zincir lokanta mı böyle? Şu var ki bazıları  ana menü dışında masaya konan mezeleri abartsa da çoğu lokantalarda yeşillik, meze, salata vs. şeyleri görmek mümkün değil. Ne istersen onu getirirler. 

Komşu il Adana'nın lokanta kültürü ise Konya'nın tam tersi. Bir dürüm yiyecek bile olsan, adamlar masayı yeşillikle donatıyor. 

Neyse ki biz Konyalıyız. Çevremizden hiçbir şey almaya bugüne kadar niyet etmedik, şu şeytanın bacağını kıralım düşüncemiz de yok. Kapalı havza gibi kendi kendimize yaşayıp gidiyoruz. 

Yine Konya dışında her semt pazarında sebze, meyve seçilirken biz yine seçtirmemeye devam ediyoruz. Bazı istisnalar var. Onlar da Konya'nın yüz karası. 

Hasılı tüm Türkiye yanlış yolda ise Konya ne yapsın? Ya tüm Türkiye bize uyacak ya da bu diyardan gidecek. Bir de semt pazarlarını savaştan çıkmış gibi kirli ve pis bırakmaya devam edelim. Çünkü nasılsa işgaliye veriyoruz. Belediye temizlesin. İşi ne? 

Emekliler, Ne Olur Ölün!

Birilerinin emeklilerle başı dertte. Hele biri var ki yatıyor, kalkıyor, emeklilere veryansın ediyor. Açıklama üstüne açıklama yapıyor. Her bir cümlesi problem, pot, gaf ve adeta “Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler” misali. Bir şeyi itiraf etmek için ya da tespitte bulunmak için kırıp döküyor. Her bir cümlesi ok gibi saplanıyor. Kısaca “Al sana bir Kaya. Nereye dayarsan daya” diyor.

Konuştukça batıyor. Ama battığının farkında değil. Birileri, Allah rızası için buna, konuşma demeli. Bunu kim diyecek? Otur oturduğun yerde. Haddini bil haddini demeli.

Eveleyip gevelemeyi bırakayım da beyefendinin mübarek ağzından dökülen incilere bir bakalım:

Türkiye’de prim ödeme süresi ve emeklilik yaşı AB ortalamalarına göre geride. SGK’ye ödenen primlerin ortalama süresi bizde 20 yıl. Almanya’da bu süre 45 yıl. AB ortalaması ise 40 yıl”.

“Bizde yirmi yıl prim ödedikten sonra EYT ile birlikte insanlar 48 yaşında emekli oldu. Eskiden ‘mezarda emeklilik’ deniyordu. Çünkü 50-55 yaşında ölüyorduk. Bugün 78 yıl ortalamaya gelmişiz”.

“Türkiye’de sağlık sisteminin belli bir düzeye erişmesi ve refah düzeyinin artması nedeniyle ölüm yaşı Avrupa düzeyine erişti. Ortalama yaşam süresi Batılı ülkelerde 80-82 yıl, Türkiye’de ise erkeklerde 78 yıl, kadınlarda 79 yıl". 

“EYT ile birlikte 2023 yılından beri emekli sayımız 3 milyon arttı”.

Sayın SGK Genel Müdürü gördüğünüz gibi dersine çok iyi çalışmış. Ya bu çalışkanlığından ya da kırıp dökmesinden dolayı gündemden hiç düşmüyor. Belki de daha da şöhret olayım diye çabalıyor. Ama çabası fayda verdi. Çünkü kaç gündür herkes ondan konuşuyor. Reklamın kötüsü olmaz diye ben buna derim. İnanın, para verse bu derece reklamını yapamazdı.

Şu var ki kızsak da genel müdür dertli. Derdinden olmalı ki ne dediğini bilmiyor. Bu yüzden kendisini kendisinden başkası da anlamıyor.

Erken emeklilikten, 48 yaşında emekli olmaktan, yirmi yıllık primle emekliliğin emekli sayısını artırdığını an dem vuruyor. Genel müdürün haberi vardır ama yine de hatırlatayım. 9000 prim sonrası emekliliği hak eden Bağkur’luları da 7200 prim gününe indirmek suretiyle emekli edecek bir çalışmanın olduğundan umarım haberi vardır. Yani turpun büyüğü heybede.

Genel müdür kısaca, SGK çöktü çöküyor diyor. Bu çöküntünün sebebi de ölmeyen emekliler. 50-55 yaşında ölmek varken 78-79 yaşına kadar beklemekte ne. Bu yaşa kadar bu kadar emekliyi beslemeye dağ bile dayanmaz. Tıpkı hazıra dağ dayanmadığı gibi. Öyle ya SGK bütçesinin 2/3’ü maaş ödemesine gidiyorsa, bu SGK ne yesin ne içsin.

Ne olur, emekliler! Muasır medeniyet seviyesini yakalayacağız diye uzun yaşamayın. İçinizde, değil 78 yıl, 90’ını devirenler bile var. Mübarekler, dünyaya kazık mı çakacaksınız. Ölün artık ölün de SGK rahat bir nefes alsın.

Kızsam da Genel Müdürün verdiği bilgilere güvenim tam. Yalnız kadınların ortalama ölüm yaşının erkeklerden bir fazla olduğu bilgisi bana doğru gibi gelmedi. Çünkü çoğu kadınların, kocalarını gönderdikten sonra daha uzun yıllar yaşadığına şahidim. Siz söyleyin. Gördüğüme mi inanayım, Genel Müdürün verdiği bilgiye mi?

Burada Sayın Kaya’ya bir not. Bu dediklerinin muhatabı ve sorumlusu emekliler değil. Bunu bil, başka da bir şey demem. Bir de hayır konuşmayacaksan, sus.

Son söz, 48’inde emekli olup da 70-80’ine merdiven dayamış emekli büyüklerim, size bundan sonra nice yıllara temennisinde bulunmayacağım. Allah uzun ömür versin demeyeceğim. Doğum günümüzü kutlamadığım gibi karşılaşınca, daha yaşan mı? Utan utan diyeceğim. Ne alaka demeyin. Çünkü sizin gönlünüz olsun diye koskoca Genel Müdürü karşıma alamam. Lütfen ölün. Yok, ölmeyip direneceğiz derseniz, sanırım Genel Müdürü anlamadınız. Kötü günler bizi bekliyor. Hepimizi öldüreceksin diyor kısaca. Belki de az dediğiniz bu maaşı bile veremeyeceğiz demek istiyor. Biz çalışanlar da sizden fedakarlık bekliyoruz. Ölün ki hem SGK rahat etsin hem de biz. Böyle bir zamanda siz de yardımcı olmayacaksanız, kim olsun. Ne olur, 55'i geçer geçmez ölün. Yine direnecekseniz, lütfen emekli maaşlarınızı 55'i devirir devirmez, almayacağız deyin ve SGK'ye gönderin.

Son söz dedim ama Genel Müdüre bir soru da benden olsun. Sayın Genel Müdürüm, 63 yaşındayım. Hâlâ çalışıyorum. Çalışmama rağmen 55'i doldurduğuma göre şimdiden ölmemi ister misiniz? Başka sorum yok. Cevaplandırırsanız sevinirim. Teşekkür ediyorum şimdiden.