25 Ekim 2025 Cumartesi

Defin Sonrası Yapılan Telkin *

Bu yazımda telkin konusunu masaya yatıracağım. Önce ne anlama geliyor bir bakalım.

Telkin, "Bir duyguyu, bir düşünceyi birinin belleğine sokma, ona aşılama"ya denir.

Bir diğer anlamı da şu: "Ölü gömüldükten sonra mezarın başında imam tarafından söylenen dini sözler".

Din biliminde ise buna talkın deniyor.

TDK sözlüğünde telkin kelimesinin anlamına bakarken hafifçe gülümsedim ve rahmetli babamı hatırladım. Babam, telkin yerine talkın derdi. Baba, talkın değil, telkin derdim. O ise hayır, talkın talkın derdi.

Babam, ilk defa duyduğu bazı isimler için "Hocadan duydum. Bunun talkını verilmezmiş” derdi. Mesela Kezban isminin talkını olmaz derdi. Dudu isminin talkınının verilip verilmeyeceğini de yanlış hatırlamıyorsam hocaya sormuş. ”Talkını verilirmiş” demişti.

Babamdan duyduğum talkın kelimesine din biliminde talkın dendiğini TDK sözlükten öğrenince, babam bu kelimeyi doğru kullanıyormuş. Vay be! Helal olsun dedim.

Dini telkinden bahsedeceğim. Doğrusu talkın ise de telkin demeye devam edeceğim. Gelelim meseleye.

Cenaze defnedildikten sonra cenaze yakınlarının, kabrin başında mevtanın yüzüne karşı eller bağlı bir şekilde ayakta durup, imam veya bilen birinin nezaretinde, ölüye hitaben iman esaslarının hatırlatılmasına telkin deniyor. Her definden sonra mutlaka yapılan bu tür telkin, Din İşleri Yüksek Kurulunun 12.07.2017 tarihli fetvasına göre bazı alimlerce meşru kabul edilmezken bunun yapılabileceğini söyleyen bazı alimlerin olduğunu belirtir. (bk. İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, 2/104-105; el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/157)

Alimlerin bu konuda iki farklı görüş ortaya koyması, defin sonrası kabir başında telkin diye bir uygulamanın İslam’da olmadığı anlamına gelir. Yani dinde bu tür bir telkine yer yok. Öyle anlaşılıyor ki kültürümüze giren bu uygulama dini olmaktan ziyade kültürel bir merasimdir. Bir cenazenin telkininin verilmesinde veya verilmemesinde bir sakınca yok.

Defin sonrası bu şekil bir telkin gelenek haline geldiği için İslam'da bu tür bir telkin yok" deyip bu uygulamayı yapmamak dikkat ve tepki çeker. Defin eksik oldu veya telkini verilmedi şeklinde dedikodu alır, başını gider.

Defin sonrası kabir başında verilen bu tür tekine bir virgül koyup İslam’da tavsiye edilen esas telkine değinelim. Bu konuda Din İşleri Yüksek Kurulu şöyle açıklama yapmakta:

"Telkin, ölmek üzere olan kişiye kelime-i tevhidi; definden sonra ise kabri başında ölüye iman esaslarını hatırlatmaya denir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ölmek üzere olanlara ‘lâ ilahe illallah’ demeyi telkin ediniz.” (Müslim, Cenâiz, 1, 2 [916, 917]) buyurmuştur. Ölüm döşeğindeki kişilerin sağ tarafı üzerine çevrilerek yüzü kıbleye gelecek şekilde yatırılması müstahaptır. Aklî melekeleri yerinde olup konuşma yeteneğini kaybetmemiş kişiye kelime-i tevhid telkin edilir. Telkinin amacı hastanın hayata veda ederken tevhit inancını hatırlamasına yardımcı olmaktır. Telkin sırasında “kelime-i tevhit” ve “kelime-i şehadet” söylemekle yetinilmeli; kişi, söylemeye zorlanmamalıdır. Hz. Peygamber, ölmek üzere olan kişinin yanında Yasin süresini okumayı da teşvik etmiştir. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 24).

Bu demektir ki esas telkin, ölmek üzere olan (zekerat hali) birine yanındakinin hastanın duyacağı şekilde ona baskı yapmadan kelimeyi tevhidi söylemesidir. Esas telkin bu ise de defin sonrası telkin ön plana çıkmış ve yaygınlaşmıştır.

Yaşadığımız yüzyılda zekerat halinde hastanın başında beklemek ve ona kelimeyi tevhidi telkin etmek, düşük ihtimal ya da pek az kişiye nasip olur. Çünkü hastalarımızın çoğu ya bir başına ya da hastanelerin yoğun bakımında hayata veda ediyor. Bu yönüyle esas telkinin pek uygulandığı söylenemez.

Tekrar döneyim defin sonrası kabir başında yapılan telkin konusuna.

Burada yapılan telkin metnine yer vermeyeceğim. Sadece şu kadarını söyleyeyim. Ölüye kısaca, "Ey Hatice oğlu Ramazan! Sorgu melekleri sana Rabbim kim diye sorarsa, Allah de. Dinin ne diye sorarsa, İslam de. Peygamberin kim derse Hz Muhammed de" şeklinde Arapça yardımcı olunur. Teşbihte hata olmazsa, mevtaya kopya veriliyor ya da sınav öncesi sınava girecek adaya, çıkacak sorular cevaplarıyla birlikte hatırlatılarak onun belleğine yerleştirilmeye çalışılıyor. Yani ders tekrarı diyelim buna.

Mevtanın sınavda başarılı olması adına bu tür yardıma eyvallah diyelim. Yalnız ölen Türk. Fakat telkin Arapça veriliyor. Yani mevta Arapçaya Fransız. Madem ölene yardımcı olma niyetimiz var. Niye onun anlayacağı dilden Türkçe kopya vermiyoruz? Bu, İngilizce bilmeyen birine sınav esnasında İngilizce kopya vermek gibi bir şey. Madem bir iyilik yapacağız. Bunu Türkçe yapalım. Yoksa sorgu melekleri dediğimiz Münker ve Nekir Türkçe bilmez mi ya da ömrü hayatında iki yüz, bilemedin üç yüz Türkçe kelimeyle meramını anlatan Türk kardeşimiz, ölür ölmez Türkçeye veda edip Arapça mı konuşmaya başlayacak diye düşünüyoruz. Şayet cennetin dili Arapça. Sorgu Arapça olarak yapılacak. Bu yüzden telkinler Arapça veriliyor derseniz, bilin ki cennetin dili Arapça olacak şeklinde rivayet edilen hadisin aslı astarı yoktur. Bu arada sorgu meleklerinin adlarına münker ve nekir denmesi de ayrı bir konu.

Ölüye Arapça telkinden geçtim. Telkin veren kişinin yanında saf tutmuş yakınları bari hocanın ne dediğini bilsin. Telkin vermek mubah bir eylem olduğuna göre telkinlerin Türkçe yapılmasını daha uygun bulduğumu ifade ediyorum.

Bir diğer husus, ölen kimseye, telkin örneği verirken bahsettiğim gibi niçin annesinin adıyla hitap ediliyor? Ölenin hem annesi hem de babası zikredilse ne sakıncası olur ya da babasının ismiyle anılsa, telkin yerine gelmez mi diye düşünülüyor. Eğer "Çocuk kimin döşeğinde doğmuş ise ona aittir" gereği telkin böyle verilir denirse, bu kadar şüphecilik fazla değil mi? Bir vehim ya da paranoya durumu söz konusu burada. Yani bu çocuğu bu kadın doğurdu. Anası belli. Ama bu çocuğun babası herkesin bildiği babası olmayabilir. Kısaca kadın kocasını bir başkasıyla aldatmış olabilir anlamı ortaya çıkar ki bu düşünce sağlıklı bir düşünce değildir. En azından zandır. Zannın çoğundan da sakınmak gerek. Yok, bu tedbir amaçlı denirse, bu kadar tedbir fazla değil mi?

Sonuç olarak, bu yazdıklarım benim kendi görüşüm. Sizler katılmayabilirsiniz. Saygı duyarım. Aynı saygıyı ben de bekliyorum.

*12.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Tasarruf Tedbirlerini Uygulamada Çelişki

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'e ait yurdun değişik okullarında çekilmiş kısa videolar önüme düştüğünü, videolara dair izlenimimin hem Bakan'ın hem de öğrencilerin doğal olduğu, görüşmelerin sıcak bir atmosferde gerçekleştiğini https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2025/10/okul-ziyaretlerinden-dogal-goruntuler.html bu yazımda değinmiştim. 

Bu yazımda ise doğal olmayan bir video görüntüsüne yer verip bu konuda ilave değerlendirmede bulunmak istiyorum. 

Şöyle ki: Bir lise ziyaretinde Sayın Bakan'ın, "Benden istediğiniz bir şey var mı?" sorusuna, bir kız öğrencinin, "Fizik, kimya, biyoloji (FKB) labarotuvarı istiyoruz" talebine, Bakan'ın öğrencinin numarasını alarak "İki ay sonra seninle görüntülü görüşeceğiz. Labarotuvarların yapılıp yapılmadığını göreceğiz" demesi, daha önce öğretmen tarafından bu talebin ayarlandığına bir örnek. Çünkü bunu istese istese FKB öğretmenleri ister. Bakan'ın el koymasıyla o okula bu laboratuvarlar yapılır. Ama büyük ihtimalle bu laboratuvarlar atıl durumda kalacak. Çok kullanılmayacak. Çünkü süreç odaklı değil de sınav odaklı bir eğitim sisteminde bu tür laboratuvarlara pek ihtiyaç yok. Belki senede bir iki defa soğan zarını mikroskoptan görmek için laboratuvara girilir. Hepsi bu. 

Bakan'ın aynı sınıfta başka istediğiniz var mı sorusuna, bir öğrencinin voleybol sahası isteği bana ayarlanmış bir istek gelmedi. "Buraya tribünü de olan bir spor salonunu da vali yapsın" dedi. 

Burada bu iki isteğin neyi var? Olan ve yapılan şeyin zararı olmaz denilebilir. Böyle bir soruya önce eyvallah, yapılan şeyin zararı olmaz diyeyim. 

Ancak, bir laboratuvar kolaylıkla kurulmaz. Yüksek maliyet ister. İçinin donatım, masa ve sandalyesi hakeza. 

Spor salonu da öyle. 

Yalnız laboratuvar ve spor salonu sadece Bakan'ın ziyareti ya da birilerinin aracılığıyla yapılmamalı. Madem ihtiyaç ise her okula yapılmalı. Her öğrenci bu imkanlardan yararlanmalı. Özellikle spor salonu öğrenciler için olmazsa olmaz. 

Her okulumuzda laboratuvar ve spor salonunun olmadığı da bir gerçek. 

Bir diğer husus, malumunuz, enflasyonla mücadele için hükümet tasarruf üzerine tasarruf yapıyor. Birçok yatırım bu tasarruf tedbirlerine takıldı. Olması gereken de bu. Yalnız bu tasarruf herkesi ve her yeri bağlamalı. 

Ne demek istediğimi örnekle açıklayayım. Malumunuz okullarımız, hazır malzeme ve materyal diyebileceğimiz, dünyayı sınıfa getiren etkileşimli tahtalarla donatıldı. Büyük masraf ve meşakkat olan bu projeyi devlet yıllar yılı masraftan kaçınmadan uyguladı. 

İki okul tanırım. Her iki okulun da etkileşimli tahtaları diğer okullara oranla geç takıldı. Yalnız bir tanesinde İnternet yok. Diğerinde ise etkileşimli tahtaların prizi yapılmadı. İki senedir, sınıfların akıllı tahtası var ama prizi ve İnterneti yok. Niye yok derseniz, tasarruf tedbirlerine takılmış. Yani devlet bir okula yüklü miktarda para harcayarak akıllı tahtayı döşüyor ama iş prize gelince tasarruf genelgesi gereği priz ve kablo döşenmiyor. Bu ne demektir biliyor musunuz? Bir kişi masraftan kaçınmadan güzel bir ev yapıyor. Ama evin prizini taktırmıyor. Bildiğim iki okul da bu durumda. 

Devlet dese ki bu iki okula. "Biz akıllı tahtayı yaptık. Kablo ve prizi kaldı. Bunu da siz yerel imkanlarla yapın, dese bu iki okul da kablo, priz işini şu ana kadar kaç defa yapmış olurdu. 

Peki, akıllı tahtası olan bu iki okuldan biri ne yapıyor? Öğretmenler tahtayı kullanıyor. Nasıl derseniz? Kapının yanındaki prize uzanacak şekilde 5-6 metrelik seyyar üçlü yaptılar. Derse giden öğretmen bu üçlülerden birini alıp sınıfa gidiyor. Kabloyu yere seriyor. Prize takıp tahtayı açıyor. Ders bitimi getirdiği üçlüyü toplayarak öğretmenler odasına götürüyor. Ardından soluğu lavaboya gitmede buluyor. Çünkü yere konmuş kabloyu toplarken eller simsiyah oluyor. 

Kablo ve priz tasarruf tedbirlerine takıladursun. Tanıdığım bu okul bu sene bir yeniliğe daha imza attı. Çünkü öğretmenin sınıftan sınıfa kablo taşıma işi olmayacaktı. Bir de aradığın her zaman bu tür üçlü bulmak da mümkün değildi. Okul bu çözümü akıllı tahtanın altına bir makara yapmada buldu. Gelen öğretmen akıllı tahtayı kullanacaksa makaradan kabloyu çıkarıp kapının yanındaki prize kadar kabloyu uzatıyor. Ders bitimi kabloyu toplayarak makaraya sardırıyor. Bunun bir yıl öncesinden farkı, öğretmen sınıftan sınıfa kablo taşımıyor. İnternet mi? Yine yok. 

Bu okula ait bu anekdotu anlatmamın sebebi, aynı tasarruf tedbirlerinin uygulandığı, çoğu yatırımların durduğu bir dönemde, Bakan bir okulda FKB laboratuvarı ve spor salonu yapma sözü verirken bu okul ise tasarruf tedbirlerine takılarak taşıma su ile akıllı tahtayı işler hale getirmeye çalışıyor. 

İsterim ki Milli Eğitim Bakanı Sayın Tekin, bu seyyar kablo ile akıllı tahtayı çalıştıran bu okulu da ziyaret etsin. Kendi gözüyle görsün. Bunlar da ne desin. Hemen bir emirle bu okul standartlara uygun kablo, priz ve İnternete kavuşsun. 

Okul Ziyaretlerinden Doğal Görüntüler

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e ait yurdun değişik okullarında çekilmiş kısa videolar önüme düştü.

Belli ki Bakan dolaşıyor. Gittiği yerlerde mutlaka okul ziyaretleri yapıyor. Çoğu okullarda bayrak ve çiçekle karşılama görüntüleri, ziyaretlerin çat kapı olmadığını gösteriyor. Bazı karelerde açılış yaptığı da görülüyor.

Sayın Bakan’ın sınıf ziyaretleri, öğrencilerle hasbihali görülmeye değer. Çünkü hem öğrencileri hem de Sayın Tekin’i, diyaloglarında doğal gördüm. İşin içinde rol yoksa, doğallık varsa bu tür diyalog ve görüşmelere şapka çıkarırım.

Önüme düşen videolardan edindiğim izlenim, Bakan’ı kırk yıllık okullu gibi gördüm. Öğrencileri de akşam sabah Bakan’la oturup kalkan kişiler gibi gördüm.

Bu arada öğrencilerdeki özgüven görülmeye değer.

Bir öğrencinin “Evde ders, okulda ders. Bıktık” demesi güldürürken düşündüren türden. Öyle ya ders ders. Nereye kadar. Gerçi öğrencinin bu bıkkınlığına sınıf katılmadı.

Bir başka öğrenci, “Beni tanıdın mı” diyor Bakan’a. “Çıkaramadım. Nereden tanımam lazım” diyor Bakan. “Konferansta karşılaştık diyor” öğrenci. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Şu var ki konferansta karşılaştığı öğrenciyi tanıyamaması Bakan için eksi puan. Öyle ya Bakan da olsa insan konferansta karşılaştığı öğrenciyi tanımaz mı?

Tekin’in ziyaret ettiği sınıflardan biri de Bakan’la mektup yazan ya da MEBİM (Milli Eğitim Bakanlığı İletişim Merkezi) aracılığıyla, Bakan’dan sınıfını ziyaret etmesi isteği. Bakan bu kız çocuğunun sınıfını da ziyaret ediyor. “Beni davet eden şu isimli öğrenci kimdi” diyor. Kız, “Benim” dedi. “İşte geldim. Var mı isteğin” dedi. Kız, “Üniversiteye hazırlanmak için Bakanlığın hazırladığı soruları dijital ortamda çözmek yerine yazarak çözmek istiyoruz. Böyle daha iyi öğreniriz” dedi. “Okul çıktısını alıp size versin” deyip isteği sıcağı sıcağına giderdi Bakan.

Bir başka öğrenci Bakan’a mektup yazmış. Kızın mektubuyla geldi sınıfa Bakan. Kız mektubunu almak istedi. Bakan, “Hatıra olarak bu bende kalacak” deyip mektubu geri vermedi.

Bir başka öğrencinin, “Sınavlar test olsa” isteğine, Bakan, “Atacaksın değil mi? Böyle daha iyi” diyerek her isteğe de evet demedi.

Bakan’a ait okul ziyaretlerinden birine bakınca, arka arkaya Bakan’la ilgili videolar gelmeye devam ediyor. Her birini buraya almam mümkün değil. Yalnız şu var ki her bir çekim kısa kısa mesajlar içeriyor.

Verilmek istenen mesajlar önemli olmakla beraber çekimlerde rötuşun olmaması imajı benim için daha dikkate değer.

Videolardaki pozitif görüntüsüyle Bakan’ın, öğrencilere önem ve değer atfettiği gözlerden kaçmıyor. Gelen mektupları bile göz ardı etmiyor.

Yine Bakan’ın her öğretmenler gününde her öğretmenin ismine hitaben, kaç yerde toplam kaç yıl çalıştığına dair kişiye özel bilginin ardından öğretmenler gününü kutlaması da hanesine artı yazan yönü.

Bir videoda istekte bulunan bir öğrencinin öğretmeni ya da idarecisi tarafından ayarlanmış imajı gözümden kaçmadı. Bu konuya eleştirel yaklaşarak değerlendireceğim. Sayfam bitti. Bunu da bir başka yazımda ele alayım.