4 Ekim 2025 Cumartesi

Hediyelikte Konya *

İlçeye yeni bir kaymakam gelmişti. Bir toplantıda, "İlçenizin tanınmış, yöresel bir şeyi var mı" diye sordu. Toplantıdakiler, etli ekmek, bulgur pilavı türünden örnekler verdi. “Etli ekmek Konya'nın tüm ilçelerinde zaten meşhur. Bulgur pilavı ise evlere mahsus. Kastettiğim şu: İlçenizden transit geçen biri 'Şu ilçeye gelmişken bu ilçenin şusu meşhur. Tadıp da gideyim ya da buradan hediyelik alayım veya ilçenizde marka olmuş şeyi almak için ilçenizde gelen var mı" dedi. "Öyleyse yok" dendi.

Ne diyor bu, kendinde mi diye düşündüğümüz kaymakam doğru söylüyordu. İlçeler, iller veya bazı yörelerin kendine özgü bir şeyleri olmalı ki oraya insanımızı çekebilsin.

Mesela Gaziantep dendi mi akla Antep fıstığı ve baklavası gelir. Hatta Gaziantep'ten gelecek birileri olursa, Antep fıstığı getir" denir şakasına. Bu siparişi duyan da Antep baklavası ve fıstığının kilo fiyatını yazar. Şakayı severim ama Antep fıstığının ve baklavasının yanına varılmaz. Lütfen isterken cebimi yakmayacak bir şey isteyin, biraz insaflı olun. Bu yüzden şimdiden söyleyeyim. İsteğinizi yerine getiremeyeceğim der ki kimse beklenti içine girmesin.

Kahramanmaraş dendi mi Maraş dondurmaları meşhur. Hatta Kahramanmaraş dışında her yerde Maraş dondurmaları satılır.

Kayseri dendi mi, sucuk ve pastırması meşhur. Yolu düşen tadımlık da olsa alır.

Aynı şekilde Bursa dendi mi havlusu ve kestanesi meşhur.

Afyon dendi mi Afyon kaymağı, Afyon lokumu ve Afyon sucuğu ile ön plana çıkar.

Şehirlerimize ait şehirlerimizle özdeşleşmiş, o yöreye özgü yiyecek ve ürünlere ait örnekleri çoğaltabilirim. Yalnız çok örnek vermeye niyetim yok.

Konya'ya getireceğim işi. Konya'nın da etli ekmek, fırın kebabı meşhur. Dışarıdan gelen mutlaka tadar.

İnsanlar gidip gezdikleri yörenin o yöreye özgü yiyeceklerini yer içer. Yalnız yiyip içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat derler Anadolu'da.

Ya giderken o yöreye özgü ne götürürler? Öyle ya dönüşte çam sakızı çoban armağanı hediyelik almak ister insanımız.

Pahalı-ucuz, tadımlık da olsa insanımız Gaziantep'ten ayrılırken Antep fıstığı alır. Bursa'dan ayrılırken havlu veya kestanesini alır. Afyon'dan ayrılan Afyon lokumu, çok ucuz demezse sucuğunu alır. Kayseri'den ayrılan pastırmasını alır.

Konya'yı gezip etli ekmeğini ve fırın kebabını yiyen biri giderken hediyelik ne götürür? Düşünüp taşınıyorum. Aklıma, Mevlana şekeri ve Konya sarması dışında bir şey gelmiyor. Konya sarması gördüğüm kadarıyla çoğu illerde var. Geriye, Konya'ya özgü bir Mevlana şekeri kalıyor.

Konya'dan ayrılan, giderken hediyelik olarak götürse götürse Mevlana şekeri götürür. Mevlana şekeri dediğimiz de bildiğimiz kaba şeker.

Konya'dan giden, tüm sülalesine yarım ya da birer kilo şeker alsa bütçesini sarsmaz. Çünkü çok ucuz.

Bildim bileli hediyelik olarak rafları süsleyen Mevlana şekerinin ne doğru dürüst şekli değişti ne de ambalajı. Yarım ya da birer kg'lık şeffaf naylon içinde müşteriye sunuluyor.

Konya esnafı ya da imalatçısı, Konya'ya özgü bu şekeri biraz farklı üretelim, içine fındık, fıstık koyalım, dışını süsleyelim ki albeni oluştursun demiyor. Sağ olsun, bu şekeri kim çıkardı, adını Mevlana şekeri diye kim koyduysa Konya imalatçısı orijinali bozmuyor. Koca şehirde bunu zamanında biri düşünüp piyasaya sürmeseydi, hediyelik eşya olarak Konya'nın satacağı bir ürün olmayacaktı. Tamam, orijinallik korunsun ama bu şekeri biraz cazip hale dönüştürmenin zamanı geldi geçiyor.

İnanın, şehir dışına çıkarken ne alayım, ne hediye götüreyim diye hediyelik eşya satan dükkanlara girerim. Hediyelik ne önerirsiniz diyorum. Gösterdikleri şeyler ya Konya'ya özgü değil ya da Mevlana şekerinden başka bir şey göstermiyorlar.

Yanı başımızdaki komşumuz Afyon bile hediyelikte Konya'yı solladı. Biz hâlâ yerimizde sayıyoruz. Ayak altındaki Afyon'a her uğrayan Konyalı, en azından Afyon lokumu alıp geliyor. O kadar meşhur ki müşteriler bu lokumdan almak için sıraya giriyor. Maalesef Konya, hediyelik eşya konusunda çok geride kaldı ve sınıfta kalmış görünüyor.

Sesimi duyun, Konyalı imalatçı ve üreticiler. Hediyelik eşya satan Konyalı esnaf sizin de mi derdiniz yok? Bari imalatçıya bir öneri götürün. En azından Konya'ya özgü hediyelik bir şeyler üretilsin. Hiçbir şey aklınıza gelmiyorsa, Mevlana şekerine bir ayar verilsin. Şekerimiz, gören müşteriye, albeni desin. Yahu bir şeyler deneyin. Denedik ama olmadı deyin.

*28.10.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Kaza Değil, Bir Cinayet *

Trafik kazası gördüm de 03.10.2025 Cuma günü öğle saatlerinde Konya Antalya çevre yolundaki trafik kazası gibisini görmedim.

Kazadan, oğlanın haber vermesiyle haberdar oldum.

Videoyu izleyince, oğlana, babam, trafik kazası değil, cinayet bu dedim.

Çünkü bildiğimiz trafik kazalarından biri değildi bu kaza.

Kurallara uygun bir şekilde kırmızı ışıkta duran bir sürücüye, arkadan süratli bir şekilde gelen araç, adeta öndeki aracı biçmiş.

Surat, aşırı surat falan çok masum kalır. Arkadaki canavar öyle bir hızla gelmiş ki o hızla öndeki araç un ufak olmuş.

Bu yolda bildiğim kadarıyla TEDES var ve hız sınırı da 70 olmalı. Ama bu aracın hızı ne 70 ne 80 ne 100 ne de 120 olmalı. Bu hızla değil bu yolda, otobanda bile gidilmez. Belli ki bu araç sürücüsü eğer cinnet geçirmediyse eğer sarhoş değilse eğer bir hastalık geçirmiyorsa eğer öndeki aracın sahibini taammüden öldürmeyi kafaya koymamışsa eğer aklı yerindeyse eğer intihara kalkışmadıysa, o yolda bu hızla gitmez. Bu hızla bir araca arkadan vurduğu takdirde bu kazadan kendisinin de sağ çıkamayacağını bilen biri olmalı. Belki intihara kalkıştı. Gerçi intihardan kişi kendine zarar verir. Burada ise başkasına zarar vermiş.

Hep belki ile konuşuyorum. Çünkü aracın hız sınırını bilmiyorum. Derdi neymiş de bu kadar hız yapıyormuş, bunu da bilmiyorum. Gördüğümü anlamaya çalışıyorum.

Kazaya daha doğrusu cinayete sebebiyet veren ise yaralı kurtulmuş. Ölmez de sağ kalırsa bu hızla derdinin ne olduğunu öğrenmiş olacağız.

Yalnız bir gerçek var ki bu anlamsız hız, birinin ölümüne sebebiyet verdi. 40 yaşında, iki çocuk babası bir öğretmen hayallerini geride bırakarak darı bekaya uçtu.

Cinayete sebebiyet verenin kim ve haletiruhiyesinin ne olduğunu bilemem. Belki de çok masum bir gerekçesi vardır. Yalnız ne kadar masum olursa olsun, bu hızın masumluğu olamaz. Eğer sağ kalır da mahkemeye çıkarsa, trafik kazasına sebebiyet vermekten değil, cinayetten yargılanmalı.

Çünkü bu ülkede adam öldürmekten ceza almamanın yolu, birini trafik kazasıyla ortadan kaldırmaktır. Üç beş ay yatar, ardından çıkar. O yüzden bu kişi taammüden cinayetle yargılanmalı. En ağır cezayı almalı ki hiç suçu olmayan bir masuma ve ailesine dünyayı dar ettiği gibi kendi hayatı da zindan olmalı. Müebbet almalı. Ölünceye kadar gün yüzü görmemeli.

Kinci ve intikamcı değilim. Ne ölen benim kardeşim ne de öldüren benim düşmanım. Her ikisini de tanımam. İsterim ki babasız kalan iki çocuğun baba acısı belki bu şekilde dinebilsin. Herkes işte şimdi adalet yerini buldu desin. Bundan sonra da kimsenin yaptığı yanına kâr kalmasın.

Arabaya binen, bir başkasının hayatını tehlikeye atacak ve başkasının hayatını yok edecek şekilde araba sürmesin. Kurallara uysun. Bu ülkede kurallara uyanın ve kırmızı ışıkta duranın, kurallara uyduğu için hayatı bu şekil heba olmasın. Kurallara uyumanın bedeli bu şekil ağır olmamalı. Kendi eliyle, bilinçli bir şekilde ölüme giden, ölüme giderken de peşine birini takanın yaptığı yanına kâr kalmasın, başkasının hayatını kaydıranın hayatı da kaysın, eden bulsun, eden çeksin.

*06.10.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Dürüstlük Temel Felsefemiz Olmalı

Konya’nın yakın bir ilçesinde 2005-2010 yılları arasında beş yıl görev yaptım. Konya’daki liseleri kazanamayan öğrenci ve veliler yakın diye ilçedeki okulu tercih ederlerdi. Okulun 200 öğrencisi varsa 150 tanesi Konya’dan gelirdi.

Hiç zorlama ve baskı altında kalmadan ilçe okulunu tercih eden velileri pek memnun etmek mümkün değildi. Kayıt için geldikleri zaman ahiret soruları gibi sorular sorarlardı:

“Okulunuzda öğle yemeği çıkıyor mu”,

“Okulunuzda dört yıllık fakülteyi kazanan kaç öğrenci var?”,

“Okulunuzda tıp fakültesini kazanan öğrenci var mı?”,

“Okulunuzun servisi var mı?”,

“Servis falan bölgeden geçiyor mu?”,

“Servis ücreti ne kadar?”,

“Siz olsanız, çocuğunuzu bu okula verir miydiniz?”,

“Öğretmenleriniz nasıl?”,

Türünden evde kalmış kız muamelesi görür, böyle sorulara muhatap olurdum.

Her bir veliye dilimin döndüğünce cevap verirdim.

Ben olsam çocuğumu bu okula vermezdim. Çünkü servis parasını göz önünde bulundururdum. Gider mahallemdeki okula verirdim. Bu okul ilçenin sınavla öğrenci alan okulu ise il merkezinin sınavsız öğrenci alan okulu gibidir. Okulu ve öğretmenleri nasıl diye soruyorsunuz ama çocuğum nasıl sorusunu sormuyorsunuz. Çocuğunuz çok iyi, Konya’daki okulu kazandı da buraya getirmiş değilsiniz. Talep olursa, öğle yemeği veririz. Daha önce öğle yemeği verdik. Zamanla talep düştüğü için yemek vermeyi bıraktık. Servisimiz var. Şu şu güzergahları takip ediyor. Fiyatı şu kadar. Dört yıllık fakülteyi kazanan şu kadar öğrencimiz var. Bu oran yüzde 60’a tekabül ediyor. Çocuğunuz iyi ise öğretmenlerimiz iyi bir terzi. Kumaşa göre elbise dikerler. İşte önümüzdeki masada hangi öğrenci nereyi kazanmış listesi var. Buradan bakabilirsiniz. Bugüne kadar bu okuldan mezun olup da tıp fakültesini kazanan bir öğrencim var. Bu da bir yıl bekledikten sonra kazandı. Niçin tıp fakültesi fazla çıkmıyor? Çünkü gelen öğrencilerin çoğu sözel ve Türkçe Matematik öğrencisi. Haliyle tıp kazanan fazla çıkmıyor. Bu arada çocuğunuz Meram Anadolu Lisesini kazanmış olsa, o okula gidip bana sorduğunuz soruları soracak mıydınız? İsterseniz kaydı yaptırın. Baktınız memnun kalmadınız. Konya’daki sınavsız okullara nakil alırsınız şeklinde izahlar getirirdim.

Okulumun fotoğrafını olduğu gibi yansıtırdım. Yansıtırken okulu olduğundan farklı göstermedim. Her veliye ben her şeyi söyleyeyim ki sonradan, hocam, okulunuz dediğiniz gibi çıkmadı diye bana gönül koymayın, şok da geçirmeyin derdim.

Tek tük kayıt yaptırmaktan vazgeçen veli olsa da büyük çoğunluk kaydını yaptırırdı. Hatta bir öğretim üyesi, hocam her şeyi açıkça söylediniz. Çok dürüst davrandınız. Çok teşekkür ediyorum. Buna rağmen ben çocuğumun kaydını yaptırıyorum diyen de oldu.

Öğretim üyesi sonraları okul aile birliği başkanı da oldu. Okula sıkça geldi gitti. Yine bir uğradığında masada bir önceki yıl fakülte kazanan öğrenci listesini görünce, eline alıp okudu. Listede tıp fakültesini kazanan öğrencinin bir önceki yıl mezun olduğu bilgisine açıklamada yer verdiğimi görünce, “Hocam, yanlış yapıyorsun. Bu kadar şeffaflık doğru değil. Ne diye bu öğrencinin karşısına mezun yazdın. Böyle yaparsan olmaz, hep kaybeden olursun. Okulun reklamını yapamazsın” dedi. Kendisine, ama işin doğrusu bu. Doğrunun bir kısmını söyleyip bir kısmını söylememezlik yapamam. Varsın reklamımız ve okul tanıtımımız eksik olsun. Benim doğruluk anlayışım bu. Çünkü doğrunun bir kısmını söyleyip bir kısmını söylememek ya da doğrunun bir kısmını gizlemek yalanın kardeşidir. Bu da yalandan başka bir şey değil. Ben bunda yokum dedim.

Sonraları okul hakkında “Bu okul iyi değil” diyen öğrencilerimle de karşılıklı konuşmuşluğum olurdu. Söyleyin bakalım, neyiniz var derdim. “Bu okul iyi bir okul değil derlerdi. Onlara, diyelim ki fen lisesi öğrencileri bu okulda bu öğretmenler önünde okusa, başarılı olurlar mıydı dediğimde, evet başarılı olurlar. Peki, sizler fen lisesinde okusanız, onlar gibi başarılı olur muydunuz derdim. Bu soruma da hayır, başarılı olamayız derlerdi. Durum bu. Yalnız sizler zeka yönünden fen lisesinde okuyan öğrencilerden farklı değilsiniz. Sizi buraya atan, bir program dahilinde düzgün çalışmadığınızdandır. Aynı şekilde bugün fen lisesinde okuyan çocuklar çok zeki olduğu için o okulda değiller. Planlı ve tertipli çalıştıkları için o okuldalar. Şayet bir plan dahilinde tertipli çalışırsanız, pekala aradaki açığı kapatabilirsiniz. Yeter ki kendinize güvenin derdim.

Daha önce 12 Anadolu Lisesi arasında hep 11.sırada yer bulmuş bu okulu bıraktığımda, okul, üniversite yerleşmesinde Konya’daki okullar arasında sözelde dördüncü, eşit ağırlıkta beşinci, sayısalda ise sekizinci ya da onuncu sıraya yükselmişti. Bu başarıda kendime hiç pay çıkarmadım. Çünkü başarı öğrenci ve öğretmenlerin başarısıydı. Özellikle öğrencilerin. Çünkü okulu okul yapan öğrencinin kendisiydi. Okul sadece yol gösterir ve disiplini sağlar.

Başımdan bu anekdota kısaca değinip sadede gelecektim. Gel gör ki anekdota bir girdim. Gördüğünüz gibi çıkamadım. Gelmek istediğimi anlatmak için bazen bu şekil anekdotlara yer veririm.

Buradan devlete gelmek diyorum. Devlet derken kastım hem devlet hem de devleti yönetenlerdir. Her ne kadar devlet ayrı, devleti yönetenler ayrı olsa da devleti yönetenler devlete hakim oldukları için devletle devleti yönetenlere ikisine birlikte devlet diyorum.

Sadede gelirsem, devleti yönetenlerin, devleti yönetmeye talip olanların vatandaşına doğru söyleme gibi bir görevleri vardır. Seçim meydanlarında konuşurlarken, bir şey vadederlerken olup biteni olduğu gibi aktarmalılar. Bir şeyi olduğundan farklı göstermemeliler. Seçim kazanacağız diye her şeyi mubah görmemeliler. Bir şeyin bir kısmını söylerlerken bir kısmını gizlememeliler. Doğruluktan hiç ayrılmamalılar. Doğru sözü seçim kaybetmeye yeğlemeliler. Kaybedeceksek, varsın böyle kaybedelim demeliler. Biraz daha açık yazarsam, bir şey yüzde yüz yerli değilken yüzde yüz yerli denmemeli. Bulduğumuz petrol ve doğal gazın bugünkü akıbeti belirtilmeli.

Kısaca dürüstlük siyasetin ve devlet yönetmenin temel felsefesi olmalı. Siyaset kurumu ve devleti yönetenler daima halkına güven vermeliler. Çünkü güvenin olmadığı ve güven kaybının olduğu yerde güvensizlik baş gösterir. Kimsenin kimseye güveni kalmaz. Buna da kimsenin hakkı yoktur.