2 Şubat 2025 Pazar

Nihayet Bana İş Çıktı (3)

F bloğa doğru giderken kemerimi de bir taraftan belime geçirdim. Tam 10.32'de öyle dakik değil, böyle dakik olunur dercesine duruşmanın yapıldığı salonun önüne geldim.

Diğer şahit oradaydı. Maşallah benden dakik. Erkenden gelmiş oraya. Ne de hevesliymiş şahitliğe. Sayesinde, duruşma salonunun hangi blokta, kaçıncı katta ve hangi numaralı salonda olduğunu gelmeden öğrenmiştim. Elimle koyduğum gibi buldum. O olmasaydı, epey bir arayıp soracaktım.

Duruşma salonunun önünde bizden başka birkaç kişi daha vardı. Tanımıyorduk onları. Şahitliğine geldiğimiz kişiler de yoktu. Belki de onları önceki duruşmalara çağırdılar. O zaman ifade verdiler. Bir de şahitleri dinleyelim demiş olmalı hakim.

Avukatlar girip çıkıyordu bol bol salona. Kiminin avukat elbisesi elinde dürülü kimi ise üzerine giymişti. Genelde erkekler giymiş, kadın avukatlar ise ellerinde dürülü girip çıkıyorlar. Bu arada kadın avukatların ökçeli ayakkabılarının altında çakılı olan nal ta ileriden ben geliyorum diyordu. Gözle görülmeyen bir yerden, önce nal sesini duyuyorduk ve az sonra kadın avukat geliyordu. Belli ki kendileri rahatsız olmuyorlar, başkasını rahatsız ediyoruz diye de düşünmüyorlar. Bence rahatsız edici bu tür ayakkabı özellikle avukatlara yasak olmalı.

Diğer şahit, kimler geldi diye ara ara çıkan mübaşire benim de geldiğimi söyleyerek ismimin karşısına artı koydurdu. Ne zaman çağırırsınız diye sordu. Az sonra dedi.

10.33 olan duruşmadaki şahitlik 11.00'de mübaşirin ismimi okumasıyla başladı.

Mübaşir önde ben arkada girdik duruşma salonuna. Kapının girişinde mübaşir geç dedi. İyi de nereye geçecektim. Kapının solunda iki kişinin oturacağı bir yer vardı. Sağda bir avukat oturuyordu. Ortada, önünde bilgisayar olan biri vardı. Galiba zabıt katibi olmalı. Onun önünde iki kişilik bir oturma yeri var. Yukarıda hakim, biraz mesafeli sağında savcı vardı. Olsa olsa şuraya geçmeliyim diye zabıt katibinin önündeki boşluğa yöneldim.

Hayır oraya değil, buraya dedi hakim. Zabıt katibi ile avukatın arasından bir kişinin geçebileceği bir yer varmış. Oradan geçip hakime biraz daha yakınlaştım. Nihayet yerimi buldum.

Ne bilirdim yerimin burası olduğunu? Çünkü ilk şahitliğim.

Hakimi, savcısı, zabıt katibi, avukatı oturuyor. Bense ayaktayım. Zanlı veya sanık olsam gam yemeyeceğim ayakta durmaya. Kendimi sakıncalı piyade gibi gördüm. Halbuki şahidim.

Daha önce mübaşir tarafından alınan kimliğimle kimlik kontrolü yapıldı.

Hakim söylediklerimi tekrarla dedi. "Gördüklerimi doğru söyleyeceğime, namusum ve vicdanım üzerine yemin ederim" cümlesini söyledi. Ben de tekrarladım.

Namusu anladım da vicdan ne? Ne zamandan beri vicdan üzerine de yemin edilir oldu? Sonra bana niye yemin ettiriliyor? Niye yalan söyleyeyim sonra? Şahitlik yapacak var dendi de ben gönüllü mü oldum?

Ardından kavganın oluşunu, niçin bu olayda bulunduğumuz, kavgada ilk yumruğu atanın kim olduğunu sordu. Öbürü de vurdu mu? Orada bulunan falan falan isimli kişiler de kavgaya karıştı mı? Birbirlerine hakaret ve tehdit yaptılar mı türünden sorular sordu. Bildiklerimi aktardım. Söylediklerimi tekrarlayarak zabıt katibine yazdırdı. "Avukat bey, soracağınız var mı” dedi. O da ”yok” dedi.” Çıkabilirsin” dedi.

Benden sonra diğer şahidi çağırdı. Onun çıkmasını bekledim. O da bir beş dakika kadar içeride durdu. Şahitliğimiz bittikten sonra çıkışa kadar beraber geldik. O yoluna gitti, ben de yoluma.

İlk şahitliğim de olsa artık şahitlikte tecrübe kazandım. Bu tecrübemi de yabana atmayın. En azından duruşma salonunda nerede duracağımı ve nasıl yemin edeceğimi biliyorum. Sizin de şahide ihtiyacınız olursa bilin ki size bir telefon kadar yakınım.

Şahitliğim erken bitti. Dışarı çıktım. Hava da güzeldi. Adliye yakınındaki bir okula giderek müdür ziyareti yaptım. Sonra ver elini çarşı merkezi.

Çarşıda biraz oyalanıp evime geldim.

Az dinlendikten sonra akşam oturması için evden çıktım. Dedim yine yürüyeyim.

Şahitlik işim kısa sürünce kendimi verdim yürümeye.

23 bin adım atmışım o gün.

Nihayet Bana İş Çıktı (2)

Bu şahitlik nereden çıktı?
Fi tarihinde küçük bir trafik kazası olduktan sonra kaza mahalline gelmiştim. Biri öndeki aracın çamurluğuna hafifçe tıklamış. Bu küçük kaza için kaportacıya gitmeye ve tutanak tutmaya bile gerek yok.
Kaza mahalline vardığımda, ortam sessiz olmasına rağmen soğuk bir ortam vardı. Taraflardaki gerginlik yüzlerinden okunuyordu. Sanırım biz gelmeden önce biraz hırgür yapılmış. Bunun için hırgüre gerek var mı? Yok ama onu gel sen bizim insanımıza anlat. Pireyi deve yapmada üstümüze yok. Bir de kendimize iş çıkaracağız.
Biz vardıktan sonra gerginlik kavgaya döndü. Birbirlerine vurdular da vurdular. Araladık, tekrar girdiler.
Beraberinde hakaretler yapıldı, tehditler savruldu.
Biri ambulansla hastaneye kaldırıldı. Hafif tıklanan araba da öyle tıklanmaz böyle tıklanır dercesine kavgadan nasibini aldı. Arabanın ne farları kaldı ne de aynaları. Ortam adeta savaş alanına döndü.
Bu kaza ve kavganın ardından belki de iki yıldan fazla zaman geçti.
Şikayetçi olmuşlar. Arabulucu da aralarını bulamamış olmalı ki beni ve kaza mahallinde olan diğer arkadaşı şahit yazdırmışlar.
Duruşma günü geldi çattı. Duruşma saati de 10.33 idi. Niçin 10.30 ya da 11.00 değildi? Bu da merakımı celp etti. Sanırım mahkeme çok dakik, dakikası gelir gelmez bizi duruşma salonuna alacaklar dedim.
9.30'da evden çıkıp Anıt'a kadar yürüdüm. Oradan Adliye'ye giden bir otobüse bindim.
10.25'de C kapısından giriş yaptım. Ama içeri girmem ne mümkün. Ne kadar emniyet tedbiri varsa abartılı bir şekilde vardı: X-ray cihazı, eşyaların kontrolden geçtiği cihaz, sayamadığım görevliler. Öyle zannediyorum, kamera da vardır.
X-ray cihazından geçmeden önce ceplerimde ne varsa bir kaba boşalttım. Belimdeki kemeri dahi çıkarıp kaba koydum. Kap cihazın içine gönderilince ben de X-ray cihazından geçtim.
Cihazdan geçtikten sonra cebimden çıkarıp koyduğum eşyalarım da geçti. Alelacele cebime doldurdum. Bu arada ceplerde de yok yokmuş maşallah. Ne bulmuşsam atmışım.
Adliyeye girişteki bu güvenlik tedbirleri, adliyede işi olanlar için sıkıntı mı sıkıntı. Çünkü her girişlerinde tepeden tırnağa kontrolden geçmek gerek. Bu kadar güvenlik tedbiri abartı olsa da gerekli. Yalnız bu güvenlik kontrolü niçin sadece adliyede var da diğer kurumlara girerken yok. Mesela okullarda öğretmen ve idareciler, hastanelerde başta doktorlar olmak üzere sağlık çalışanları zaman zaman şiddete hatta cinayete kurban gidebiliyor. Buralara cebinde silah ve bıçak ile girilebiliyor. Çünkü girişlerde kontrol yok. Hastanelerin bazı girişlerinde X-ray cihazı olsa da bu cihazdan geçmeden geçip gidenler de olabiliyor. Özel güvenlik de bir şey demiyor. Hasılı adliyedekilerin güvenliği önemli de diğer kurumların güvenliği önemli değil mi? (Devam edecek) 

31 Ocak 2025 Cuma

Nihayet Bana İş Çıktı (1)

Bugünlerde pek bir işim yok. Hoş, hiçbir zaman dopdolu geçen bir hayatım ve işim olmadı. Hep bir işim olsun arayışı içinde geçirdim ömrümü desem yeridir.
Nihayet bir iş çıktı. Şahit olduğum bir kavga adliyelik olmuş. Taraflardan biri de beni şahit olarak yazdırmış. Sağ olsun, var olsun.
Mahkemenin tebligatını görünce haliyle bir sevindim bir sevindim. Çünkü nihayet bir iş çıkmış, beklediğime değmişti.
Ne de olsa şahit olarak ilk defa hakim karşısına çıkacaktım. Hakim, savcı, avukat, adliye katibini görecektim. Adalet dağıtan mekanizmanın işleyişini görecektim.
Dört gözle mahkeme gününü iple çekmeye başladım. Derken efendim, tebligatın altındaki ihtar başlığıyla yazılan yazı dikkatimi çekti. Daha mahkemeye gitmeden ihtarı yiyince haliyle üzüldüm. Çünkü ihtar aba altında sopa
gösteriyordu: Belli gün ve saatte duruşma yerinde hazır olmadığınız ve mazerette bildirmediğiniz takdirde CMK 44 maddesi gereğince zorla getirileceğiniz ayrıca gelmediğinizden dolayı sebep olduğunuz mahkeme masraflarının kamu alacaklarının tahsili usulüne göre tarafınıza ödettirileceği ihtar olunur". Bu uyarının yazım ve imla yanlışlarını bir tarafa bırakıyorum. Belli ki bu ihtarı yazan kimsenin virgülle arası pek yok. Daha doğrusu hiç yok.
İhtarı yiyince üzüldüğümü ifade etmek isterim. Çünkü ne zamandır işsizlikten sıkılmış biri iken, hazır bir iş çıkmışken, koşa koşa gideceğim bir iş olduğu halde böyle bir ihtar inanın zoruna gitti.
Neymiş de gitmezsem, zorla götürülecekmişim ve mahkeme masraflarını ödeyecekmişim. Olacak şey değil. Gören de kavgayı yapan sanki benim. Hakareti yapan sanki benim. Yaralayan sanki benim. Tehdit eden sanki benim. Mahkemeyi işgal eden de sanki benim.
Halbuki kavgayı yapan başkası, tehdit ve hakaret eden başkası, yaralayan da başkası. Daha mahkemeye gitmeden ihtar da bana. Tek suçum tüm bu ortama şahitlik yapmak. Gel de kaderim kaderim deme.
Bunu böyle diyecekleri yerde, "Adaletin doğru tesisi ve tarafların mağdur olmaması bakımından şahitliğinize ihtiyaç duyulmuştur. Gelmediğiniz takdirde yanlış karar verilme ihtimalinden dolayı vicdan azabı çekmemeniz için belirtilen gün ve saatte mahkeme salonuna gelmenizi rica ediyoruz", dense daha iyi ve daha şık olmaz mıydı. Öyle ya rica gibi şık bir kelimemiz varken ihtar neyimize. Ayrıca üstün ricası emirdir zaten.
Yoktan yediğim bu ihtar moralimi bozdu, canım sıkıldı. Acaba gitmesem mi bile diyemedim. Çünkü işin ucunda şahitliğe gitmediğim takdirde iki polis nezaretinde evimden elime kelepçe takılıp götürülmek de var.
Komşular elimde kelepçe ile evden götürülüşümü görünce, tüh sana, yine ne yaptı memur bey, belliydi bunun böyle yapacağı diyecekler. Sanki daha önce bir şey yapmışım gibi.
Şahitliğe gelmedi teyze dediklerinde, demek yurttaşlık görevini yapmaktan kaçındı ha tüh sana tüh sana! Ne biçim vatandaşsın derlerse, bir daha komşuların yüzüne nasıl bakacaktım? Bir de polisler evimi gündüz gözüyle değil de sabah 06.00 sularında kuşatırsa, site sakinleri, sitemizde bir terörist mi besliyormuşuz da diyebilir.
Böyle bir durumda bu sitede kalma durumum da olmazdı. Mecburen evi satılığa çıkarıp mahalleyi terk etmem gerekecekti. Bir şahitlik yoktan başıma iş açacaktı.
Bereket, bunların hiçbirine ihtiyaç kalmadan, komşuların haberi olmadan, eve polis gelmeden belirtilen gün ve saatte şahitliğe gitmek için evden çıktım.
Yaptığım şahitliğe ve mahkeme ortamına da bir başka yazımda değinmek isterim.