26 Ocak 2025 Pazar

Turşusu Kurulacak Çocuklarımız

Evliliği bitiren sebepler üzerinde durmak istiyordum ki aklıma turşu geldi. Ne alaka demeyin.

Turşuyu millet olarak çok severiz. Her sofrada mutlaka yerini alır. Millet o kadar güzelim yemeği yer. Ama yemek esnasında ve yemekten sonra konu yemeklerden ziyade turşu üzerine olur. "Bu seneki kurduğum turşu pek iyi olmadı ama bir bakın" der ev sahibi. Misafir de "Ellerine sağlık. Pek güzel olmuş. Nasıl yapmıştın. Şu tarihini ver de seneye ben de öyle yapayım" der. Konuşma bu minval üzere gider. "Bu sene turşum erken bitti. Şu kadar bidon kurmuştum. Herhalde erken kurdum. Seneye geç kuracağım" gibi.

Şimdi gelelim evliliği bitiren sebeplere. Her evlilik ve boşanma kişilere özel olsa da genelde benzer sebepler sayılabilir.

Yüksek beklentiler. Evlenecek gençler evlenmeden önce evlilik çıtasını çok yüksek tutuyor. Şöyle olacak, böyle olacak gibi. Evlendikten sonra bu beklentiler gerçekleşmeyince soğukluk meydana geliyor. Hatta hayal kırıklığı yaşanıyor. Ne umdum ne buldum deniyor. Şimdiki aklım olsa evlenmezdim. Evlensem de aday seçiminde daha titiz olurdum pişmanlığı duyuyor.

Çiftler birbirine baskın çıkmaya çalışıyor. Benim dediğim olacak, senin olacak atışması başlıyor. Hırgür eksik olmuyor. Birbirlerinin beğenmedikleri yönlerini düzeltmeye çalışıyorlar. Birbirlerini oldukları gibi kabul etmiyorlar.

Eşlerin birbirlerinin anne ve babalarını eleştirmeleri ve yarıştırmaları. Senin annen şunu yaptı, bunu yaptı. Baban şunu dedi. Düğünümüzde şu zorluğu çıkardı. Şuraya geldiler, buraya gittiler. Şu işimizi yapmadılar. Görgü yok. Oturduğu yeri bilmiyorlar gibi. Biri böyle der de öbürü durur mu? Şimdi böyle mi oldu. Ağzımı açtırma benim. Benim annem olmasaydı, şu olurdu. Babam bizim için neleri göğüsledi. Ona kalırsa, senin ailenden ne gördük gibi. Ben anne ve babama laf söyletmem. Onlar benim her şeyim. Değerlim. Ailemden bahsederken ağzını yıka gibi.

Anne ve babaların çiftlerin her şeyine karışması. Gençleri bir türlü kendi hallerine bırakmamaları.

Kız anne ve babalarının aşırı korumacı olması. Çiftlerin en ufak bir tartışmasında pireyi deve yapmaları. Kızım, kendini ezdirme. Arkandayız demeleri. Bununla da yetinmeyip, damat, kızımız bizim değerlimiz, biriciğimiz ve her şeyimiz. Biz onu yolda bulmadık. Sahipsiz sanma. Onu üzersen hayatı sana zindan ederiz türü tehditlere vardırmaları.

Düğünden sonra dünürlerin gidip gelmeyi, görüşüp konuşmayı kesmeleri. Birbirlerine yabancı gibi olmaları. Dünürler böyle olunca çiftlerin anlaşmazlıklarında da bir araya gelememeleri.

Çiftlerin birbirlerinin ailelerine eşit mesafede ve eşit uzaklıkta olmamaları. Bir tarafa yaklaşıp diğer tarafa uzak kalmaları. Ailelerin de oğlan elden gitti, kız elden gitti, çocuğumuzu bize soğuttular psikolojisine girmeleri.

Düğün öncesi ailelerin birbirlerine zorluk çıkartmaları. Olur olmaz her şeyi aldırmaları. Özellikle oğlan tarafının aşırı borca girmesi.

Çiftlerin sorunlarını diyalog yoluyla çözmemesi, bağırıp çağırmadan konuşamamaları, gerekirse şiddete başvurmaları, kızın en ufak bir şeyde ailesini çağırması, gelin beni götürün demesi ya da çekip gitmesi, ben ailemi terk edemem, vazgeçemem demesi. Ne olduğunu anlamadan kız ailesinin yangına körükle gitmesi. Her halükarda damadın suçlu görülmesi.

Çiftlerin kendi aralarında olup bitenlerden ailelerin haberdar olması.

Tartışma ve anlaşmazlıkların zamana bırakılmaması. Her şey bitti, artık istemiyorum gibi kesin ifadelerin kullanılması.

Dünürlerin veya çiftlerin ya da karşılıklı akrabaların bir anlaşmazlık durumunda soğukkanlılığı ve sağduyuyu kaybetmeleri. Bir daha birbirinin yüzüne bakamayacak sözleri söylemeleri.

Tarafların birbirine özellikle erkeğin şiddet uygulaması. (Kadınlar da şiddet uyguluyor ama bunu erkekler pek söylemez. İçine atar.)

Taraflar karşılıklı veya bir tanesinin eşini başkasıyla aldatması.

Eşinin şikayeti üzerine erkeğin uzaklaştırma cezası alması.

Çiftlerin ev tutarken veya herhangi bir şehre yerleşirken benim aileye yakın, senin aileye uzak olacağız yarışına girişmeleri.

Dünürlerin evliliğin devamından ziyade ayrılsınlar yarışına girmeleri...

Evliliği bitiren veya fitilini ateşleyen sebepler böyle uzar gider. Evlilikler de pamuk ipliğine bağlı ve kimsenin birbirine eyvallahı olmayınca haliyle evlilikler son bulabiliyor ta da kavga gürültü devam ediyor.

Başka sebepler de vardır ama çoğu evlilikleri bitiren sebeplerin başında, çiftlerin ailelerinin, çocuklarını kendi hallerine bırakmaması, anlayıp dinlemeden yangına körükle gitmesi, kız annelerinin aşırı korumacılığı, eskiden olduğu gibi duvağınla çıktın, kefeninle gelirsin denmemesi, kızın çıktığı evinin ardına kadar açık tutulması, kızım iyi düşün denmemesi, eşlerin sağlıklı düşünmemesi, bize ne oluyor dememesi, diyaloğun kesilmesi gibi sebepler sayılabilir.

Yazım uzadı farkındayım. Ama yazımın başında bahsettiğim turşu kurma ile bir bağlantı kurmam lazım.

Kızını verdikten sonra güya kızını koruyorum, damada ezdirmeyeceğim. Kızım arkandayız türünden aşırı korumacılık yapan kız anneleri, bilin ki aile kolay kurulmuyor. Sen de zamanında kolay aile kurmadın. Bu yaşa gelinceye kadar az zorluk yaşamadın. Tamam, kızını yolda bulmadın. Ama bu yaptığınla bir evliliği sonlandırıyorsun. Yani kızının ocağını söndürüyorsun. Bil ki baban seni zamanında everirken, gelinliğinle gidiyorsun, kefeninle döneceksin derken seni gözden çıkarmadı. Bunu derken, ev bark sahibi ol. Zorlukta vurup kapıyı gelme. Evliliğini kurtar. Aile ol aile demek istedi. Bugün sen de böyle de kızına. Yok diyemeyeceksen, kızının her işine burnunu sokacaksan, be kardeşim, niye evlendirdin kızını? Evde tutup turşusunu kursaydın. Anne kız mutlu bir hayat sürseydiniz de başkasının huzurunu bozmasaydınız.

Not: Yanlış anlaşılmasın. Boşanmalarda tüm suç kız annelerinde ve kızda demek istemiyorum. Bir defa bir yerde, bir ailede sorun varsa, suç tek taraflı olmaz. Suç hem erkekte hem kadında olur. Suçun sadece oranı değişiktir.

25 Ocak 2025 Cumartesi

Organize Kopyacılar

Yazılılar birbiri arkasına olacak şekilde planlanır. Sınav haftası gelip çatar.

Aynı sırada oturan iki liseli arkadaş, ne yapalım ne edelim derken, sınavda öğretmenin sorumlu tuttuğu kısmı aralarında paylaşmaya karar verirler.

Kitabın bir kısmından biri, diğer kısmından da öbürü kopyalık hazırlamaya karar verirler. Öyle ya her yerden kopyalığı hazırlamaya kim uğraşacak?

Sınav günü gelir çatar.

Öğretmen A ve B grubu olarak iki grup hazırlamış.

Aynı sırada oturdukları için biri A, diğeri de B grubu olurlar.

Bir tanesi sorulara hızlıca göz gezdirir. Tüh be der. Çünkü kendi hazırladığı yerden öğretmen hiç soru sormamış. O kısmın tamamını arkadaşı hazırlamıştı.

Arkadaşına, benim soruların kopyası sende, seninki de bende. Kopyalıkları değiştirmemiz gerekir. Al benimkini, ver seninkini der.

Karşılıklı kopyalıkları değişirler.

Soruların cevaplarını alan, kopyayı kendi hazırlamış gibi hemen cevapları yazmaya başlar.

Esas kopyalığı hazırlayan ise arkadaşının verdiği kopyalığı arar tarar. Bir tane sorunun cevabını dahi bulamaz. Çünkü yoktur.

Oyuna getirildiğini anlar ve hemen arkadaşını dürter. Ver şu kopyalığı der.

Hazır kopyalığı bulmuş, soruları bir bir yazan arkadaşı bu hazıra konmuşluğu bulmuşken verir mi kopyalığı hemen.

Sonrasını bilmiyorum. Kopyalığı ne zaman verdi? Verinceye kadar arkadaşını kaç defa dürttü ve kaç defa ver şu kopyalığı dedi?

Bildiğim bir şey varsa, kopya çektiğini öğrendiğim kişinin kopya çekeceğine hiç ihtimal vermeyişim. Kendisine de söyledim. Hiç beklemezdim senden dedim. O da kopya çekmeyen mi vardı abi dedi.

Hasılı benim yere bakan, yürek yakan, yoğurdu üfleyerek yiyen arkadaşım, meğerse profesyonel kopyacı imiş. Üstelik bu işi iki kişi birlikte yapıyorlarmış. Bir de acemi diye nam salmış arkadaşlarının arasında. Bugün bu tür kopyacılara organize kopyacı diyorlar.

Aynı ekipten bir başka arkadaşları da İngilizce sınavı için kopyalık hazırlamış. Arkadaşının dediğine göre hazırladığı kopyalık sınav kağıdından büyükmüş. Bunu duyunca şaşırdım. Sınav kağıdı A4 kağıdına hazırlandığına göre acaba bu arkadaş kopyalığı A3 kağıdına mı hazırladı?

Bunu da ilgili kişiyle karşılaşınca sorup merakımı gidereceğim.

Elinin Körü! *

Kıbrıs Harekatı zamanlarıydı sanırım. TV yoktu o zamanlarda. Varsa da lüks idi. Radyodan alınırdı haberler.

Biz küçükler Kıbrıs Harekatını anlayacak ve takip edecek yaşta değildik. Tuttuğumuz takımın maçlarını radyodan dinlemek için içine girecek gibi kulağımızı radyoya verirdik. Takımımız gol atarsa dünya bizim, cenneti de kazanmış gibi olurduk.

Biz maçı dinlerken dedem de Kıbrıs Barış Harekatının durumunu öğrenmek için saat başı yanımıza gelirdi. Bizim derdimiz, meşgalemiz, keyif ve heyecanımız maç iken dedeminki Kıbrıs idi.

Saat başı olunca, spiker haberleri vermeye başlardı. Biz maç kesildi diye üzülürken dedem susun, sesi biraz açın derdi.

Bazı saat başları haberleri, birkaç cümleden ibaret olurdu. "Kıbrıs Barış Harekatı devam ediyor. Kahraman ordumuz, şurayı aldı" derdi. Bazen hiç Kıbrıs Harekatına dair haber verilmezdi. Bunun yerine FB-GS maçından dakika ve skor verirdi: "FB-GS arasında oynanan maçın 65.dakikası. Durum, FB sıfır, GS sıfır". Ardından "haberleri dinlediniz" derdi.

İlerleyen saat başlarında da "FB ile GS arasında oynanan maçın sonucu, FB sıfır, GS sıfır. FB puanını şuna, GS de puanını buna çıkardı" derdi.
Yine sıfır sıfır devam eden maçlardan biriydi. Hiç Kıbrıs'a değinmeden maçtan dakika ve skor veren spiker, dedem, "Sıfır, sıfır. Elde var sıfır. Donnuz eliyin donnuz körü" diyerek kızıp ayrılırdı yanımızdan. Bunun ne anlama geldiğini biz bilmesek de bir şeylerin iyi gitmediğini anlardık. Sanırım donnuz derken domuzu, eliyin derken elinin demek isterdi. Bugün daha çok kullanılan "elinin körü" deyimini bu şekilde kısaltarak kullanırmış.

Bu deyimin sadece dedeme has olduğunu sanmıyorum. Burada donnuz kelimesini kullanırken bugün n harfi ile yazılan harf Osmanlıcada sağır nun diye bilinir. Bugün yazı dilinde olmayan, konuşma dilinde genizden getirilerek söylenen bu harf, Osmanlıcada 28.harf idi ve Arapça kef harfinin üzerine üç nokta (ڭ( konarak yazılırdı. Eskiler bu sağır nunu çıkarmayı iyi bilirdi. Şimdiki nesil ne sağır binunu bilir ne de çıkarmayı.

Neymiş bu deyimin anlamı. Bir de ona bakalım. "Bıktırıcı ve utandırıcı durum karşısında kullanılan azarlama sözü" demekmiş. "Özellikle karşı taraf herhangi bir konuyu fazla abartarak söylediği zaman, bu durum bıkkınlık yaratınca elinin körü" şeklinde kullanılırmış.

Etkili, yetkili ve de sorumlu makamların feci ölümle sonuçlanan herhangi bir nahoş olay sonrası, sorumluluğu üzerine almayıp ve gereğini yapmayıp boş ve gereksiz açıklama yaptıklarını görünce, rahmetli dedemi hatırladım. Bugün yaşasa mazeret üretenlere, suçu başkasına yıkmaya çalışanlara, kendisine toz kondurmayanlara. "elinin körü" derdi.

Böyle deyince de haksız olmazdı. Kitabın ortasından demiş olurdu. Çünkü deprem olur, sayısız bina çöker, altında insanımız kalır. Çoğu ölür, pek azı kurtulur. İlgili belediye başkanı veya yetkililer, "Yıkılan binalar 2000 öncesi yapılan binalar." açıklamasını yapar. Kastedilen şu: "Bu binaların yıkılmasında biz suçlu değiliz. Tüm suç, bizden öncekilerde".

Deprem dışında bir bina yıkılır. Aynı gerekçeler...

Orta yerde cesetler yanmış. Yanan cesetler ortada. "Vay efendim, biz görevimizi yaptık. Tüm suç şunlarda. Çünkü yetki ve sorumluluk onlarda" açıklamaları yapılıyor. Az sonra karşı saldırı başlar. "Biz bize düşeni yaptık. Esas sorumluluk şunlarda" açıklaması gelir.

Ardından tarafların gazete, TV ve yazarları ve de bunların tarafları kendi taraflarını temize çıkaracak, karşı tarafa suçu yıkacak yazı, belge ve görsellere yer verir.

Tüm bunları ben, ceset üzerinden siyaset yapma, mevzi kazanma ve üste çıkma olarak görüyorum. Cesedin üzerine çıkıp tepinme diyorum. Milletin aklıyla dalga geçen bu tür yazı, çizi, beyanat ve konuşmalara dedemin diliyle, elinizin körü, donnuz elinizin donnuz körü diyorum.

*29.01.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.